VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Kasım 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Duygusal ve biyolojik bir strateji
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Duygusal ve biyolojik bir strateji

Kitabın benim için en dikkat çekici yönlerinden bir diğeri de migrenin tarihçesine geniş bir yer vermiş olması... 2 bin yıllık tarihi olan bir hastalık için bu da çok önemli.

Ata Bozoklar

Kitabı elir almaz şu soru aklıma geldi; “Migren isimli bir kitap kimin dikkatini çeker?” Kendinizi kitapçıda dolaşırken hayal edin. Kitap raflarının arasında o keyifli gezintinizi yapıp, içinde bulunduğunuz ruh haline en uygun olanı ararken “Migren” başlıklı bir kitabın önünde durmak için iyi bir nedeniniz olmalı... Ya migren tanısı konmuş ya da zaman zaman hissettiğiniz şiddetli baş ağrılarınız için henüz bir isim bulamamış olmalısınız. Evet, ilk bakışta böyle bir kitaba ilgi duymak için daha mantıklı bir neden olamaz gibi görünüyor. Ama kazara kitabın arkasını çevirip yazılanları şöyle bir okursanız sayfalarını karıştırmaktan kendinizi alamadağınızı görecek ve giderek daha çok içine gireceksiniz.

MİGRENDEN KORKMAK MI, ONA HAYRAN OLMAK MI?
Kitabın yazarı Oliver Sacks, bir tıp doktoru ve bu noktadan baktığınızda kitabın bilimsel yönünün son derece zengin olduğunu tahmin etmek zor değil. Nitekim migren, bir hastalık olarak tüm yönleriyle incelenmiş ama ilerledikçe kitabın bundan ibaret olmadığı ve 50 yıllık tutkusal bir birikimin sentezi olduğu belirgin bir biçimde ortaya çıkıyor. Bu birikimi tutkusal olarak adlandırmakta hiçbir mahsur görmüyorum çünkü kanımca yazarın migrene bakışı herhangi bir migren uzmanından çok öteye geçmiş. Bu araştırma süreci içinde düşünceleri o kadar yoğunlaşmış ki olaya sadece hastanın değil, migrenin tarafından da bakabildiğini hayretle görüyorsunuz. Migrenden “korkmak mı”, yoksa “hayran olmak mı” gerek, ayırt edebilmek gerçekten çok zor.

Migren için pek çok tanımın kullanıldığı kitabın önsözünden bir alıntı yaparsam ne demek istediğimi daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum. Yazar migreni burada “herhangi bir duygusal ya da biyolojik amaç için görevlendirilen bir strateji” olarak tanımlamış. Gerçekten çok ilgi çekici... Bu cümleyi defalarca okuduğumu itiraf etmeliyim. Burada migrenin salt bir hastalık değil, aynı zamanda bir strateji olarak değerlendirildiği açıkça görülüyor... Peki, kimin stratejisi ve bu strateji kime karşı kullanılacak?

Sayfalar geçtikçe düşman zannettiğiniz bir olguya böylesine alışılmadık bir çerçeveden bakabilmenin, sizi başlı başına değişik bir farkındalık düzeyine taşıdığına tanık oluyorsunuz. Migreni, kendiniz adına bir “ceza” olarak görmekten çıkıp, onu bir “haberci” olarak algılayabilmek ve onunla savaşmak yerine, söylemek istediğini anlamaya çalışmak çok daha mantıklı bir hale geliyor.

Kitabın benim için en dikkat çekici yönlerinden bir diğeri de migrenin tarihçesine geniş bir yer vermiş olması... 2 bin yıllık tarihi olan bir hastalık için bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum... Böylelikle hastalığı çok daha derinlemesine algılayabilmek mümkün oluyor. Gelişen teknolojinin pek çok bilgi üzerinde yaptığı tahribat hepimizin malumu... Bir şeyleri yenilerken bir şeyleri de kaybettiğimiz çok açık. Kitapta sunulan bu zengin tarihçe okuyucuya bu konuda da geniş bir bakış açısı sunuyor ve migrenle ilgili kaybolan bilgi hazinesi biraz daha görünür hâle geliyor.
Bununla da bitmiyor, kitabın sonuna doğru karşınıza bambaşka bir kapı daha açılıyor. Migren atakları sırasında yapılan resimlerde, hastaların adeta kendi sinir sistemlerinin ya da düşünce mekanizmalarının haritalarını çıkardıklarına şahit oluyorsunuz. Bu ataklar sırasında bir otoanaliz süreci yaşıyor gibiler... Kendi derinliklerine doğru zorunlu ve bir o kadar da ıstıraplı bir yolculuk yapıyorlar. Hastaların bu noktada kendilerini izole edişleri, ses, ışık ve her türlü uyarandan uzaklaşmalarının bizzat kendi içlerindeki kalabalıktan kaynaklanabileceğini görüyor ve bu kargaşanın anlam zenginliğine hayranlık duyuyorsunuz.

KAOS YAPISI VE SİNİR DOKULARI
Yazarın bu aşamaların kaotik yapısını vurgularken kaos teoremine gönderme yapması da diğer ilginç bir nokta... Sinir dokusu, vücuttaki sinir ağı, ve beyin hücreleri öyle farklı bir dille anlatılmış ki içlerinde yıldız kümelerini, galaksileri, geometrik zenginlikleri ve evrensel karmaşayı bulmak mümkün... Bu göndermeleri gerek ebedi gerekse de bilimsel manada ustaca bulduğumu ifade etmeliyim. Dikkat edilmediğinde oldukça yavan kaçabilecek bu tip anlatımlar, yazarın bir bilim insanı olmasının da etkisiyle son derece yerli yerine oturmuş. Haddini aşan ya da olayı metafiziğe dönüştüren bir öğeye asla rastlanmıyor. Tersine, pek çok hekimin bile konuya bakışını ve migrenle ilgili düşünce ufkunu genişletebileceğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Kitapla ilgili söyleyebileceğim yegane olumsuz şey tıbbi boyutun oldukça geniş olarak ele alınmış olması. Özellikle migren hastaları için bunun önemini bilmeme rağmen okuyucu adına asıl sürükleyici kısmın migrenin gizemli tarafı olacağını kabul etmek lazım. Bence sadece migrenden muzdarip olanların değil herkesin kendisiyle ilgili çok şey öğrenebileceği bir kitap... Hangimiz baş ağrısı çekmiyoruz ki?.. Ve migrenimiz olmasa da basit bir baş ağrısının bile bütün bedenimiz adına sırlar taşıyabileceğini görmek hayli ilginç.

Migren hastası olarak tanı almış olanlara ise özellikle tavsiye ederim. Kimse de olmayan bazı ayrıcalıklarını fark ederlerken, karşılarındakinin bir düşmandan çok bir haberci olabileceğini görecekler. Üstelik bu haberci onlara kendileri ile ilgili kimsenin bilemeyeceği bilgiler getiriyor olabilir. Yeter ki söyledikleri doğru anlaşılabilsin...

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam