VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Şubat 2011 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > DÜZLÜĞE, MONOTONLUĞA, GELENEĞE KAFA TUTAN BİR ADAM
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

DÜZLÜĞE, MONOTONLUĞA, GELENEĞE KAFA TUTAN BİR ADAM

Murakami’nin harikalar diyarı 1949 yılında doğan Japon yazar Murakami, 1985 yılında yazdığı ""Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu"" ile bizleri yine farklı bir dünyanın içine çekmeyi başarmış.



Japonya, geleneğe kafa tutan ve dünya çapında ün kazanmış bu “cool” yazarı ile ne kadar övünse az: Murakami’nin edebiyat alanında kazanmadığı ödül neredeyse kalmamış durumda, yazdıkları birçok dile çevrildi, çok okundu ve aynı ölçüde de sevildi, seviliyor. “Sahilde Kafka”sı, yani Kafka Tamura’nın öyküsü günümüzün Oedipus’u olarak adlandırıldı, dillere destan bir roman oldu.
“Yaban Koyununun İzinde” ile bizleri ilginç bir dedektif öyküsünün içine taşıdı Murakami. Hâlâ “Zemberekkuşu’nun Güncesi”ni okumadıysanız Murakami’yi henüz keşfetmemişsiniz demektir. Bu satırların yazarı onu ilk önce öyküleriyle tanıdı. Bunda çoğumuza ayna tutan Tony Takitani’nin etkisi elbette var! Hatırlayacağınız gibi Jun Ichikawa’nın aynı adlı eserden beyazperdeye uyarladığı ve Tony adlı bir Japon’un tuhaf yaşamını anlatan film ödülleri kazanmaya başlayınca öykünün yazarı Murakami’nin adı da dünyaya yayılmıştı.
Geleneğin çağdaş yaşamla kurduğu dengeyi ya da dengesizliğini anlatan son dönem Japon yazarlarının en önemlerinden birisi olan Haruki Murakami “Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu”nda bizlere yalnızlığımızı bir kez daha hatırlatan uzun soluklu, katmanlı bir öykü aktarmış. Bunu kitaba adını veren o iki başlığın çizdiği yolu takip ederek gerçekleştirmiş. Tek sayılı bölümler “Dünyanın Sonu”na ait, çift olanlarsa “Haşlanmış Harikalar Diyarı”na.
Kitabı aktarmaya çalışırken “ideal hayat yoktur” mantığından yola çıkarak bir şeyler gevelemek isterim. Aşikâr ki kitaba genelgeçer düşüncenin oluşturduğu zaman, mekan ve düşünce, kısacası kalıplaşmış bir yaşam dizgesi ile bakmak haksızlık olur. Zamanında İlhan Berk’in pek güzel ifade ettiği “Eğri çizgi” adlı şiirinde dediği ya da günümüzün en ünlü düşünürlerinden Zizek’in altını çizdiği gibi yamuk bir bakış açısıyla bakmak, bu tarzda bakmaya çalışarak anlamayı denemek en “doğrusu.” Düzlüğe, monotonluğa, kalıplara kafa tutan eğriyi görebilmek için şart olan bu! Kısaca Murakami’nin bütün yapıtlarında okurları cezbeden en temel yan. Ötesi derin ama kendini pek ele vermeyen çağımıza özgü bir hüzün ve yalnızlık duygusu...

BU KİTABIN OKURU OLMAK GERÇEKTEN ZOR İŞ

Bu soruların eşliğinde okumaya başlıyorsunuz kitabı. “Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu” kafataslarından eski rüyaları okuyan, gölgesinden ayrılmış, ona ne olduğunu tam olarak çözememiş bir adamın öyküsü. Diğer taraftaysa 35yaşında tipik bir Tokyolu adamın da öyküsü. Aralarında dağlar kadar fark var ama zaman zaman geçişken tek bir öyküye bile dönüşebiliyorlar birlikte. Sonra belleğin akışkanlığını, rüyaların gücünü, yüreğin sahipsiz kaldığında düştüğü hükümsüzlüğü seyrediyorsunuz. Dil bir seyir dili, zira. Bu seyirde adsız şişman kızlar, kütüphaneler, kütüphanelere bırakılmış kütüphaneci kızlar, tek boynuzlular, belleğin zifiri karanlığına yolculuk yapan uzmanlar, kafatasları, kafataslarından süzülen ışıklar, ışıkların anlattığı rüyalar, şifreler, sağ beyin, sol beyin, bir orman, sesler, ve sessizlik, hatta evrim, evrim bile sizi bekliyor. Bir de garip bir şehir!
Bellek yoksunu bir şehir. Kimi kez adı Tokyo olan, kimi kez adsızlaşan, kendini unutan, unutturan bir şehir...
Bu kitabın okuru olmak zor iş. Eğlenceli, macera dolu, gizemli olduğu kadar zor da. Sınırları itibariyle nerede birbiriyle kesişip, nerede birbirinden ayrıldığını, analitik olarak bakmaya çalıştığınızda göremediğiniz bu iki dünyadan hangisini seçerdiniz sorusuna ancak sözünü ettiğim o “yamuk bakış”la cevap bulabileceğiniz ortada. Gölgenin sahibine seslenişinde gizli olan bir sır bu. Ama söylendiğine göre besbelli ki onun da sırrı, sınırı çatlamış:
“Bu şehri yaratan şeyi sen ortaya çıkardın. Surları, ırmakları, ormanı, kütüphaneyi, kapıyı, kışı, her şeyi, ama her şeyi. Bu birikintiyi de, bu karı da. O kadarını ben de anlayabiliyorum.” Çağımızda bilinçaltının işleyiş sorunsalına ya da kendine nasıl yol bulamadığına dair bir güzelleme “Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu”. Tam da burada asıl yitirdiğimiz ne sorusuna Murakami’nin kitaptaki kahramanının gölgesinin nasıl cevap verdiğine bakalım:
“Sen kendini yitiriyor değilsin. Yalnızca belleğin ustaca gizlenmiş durumda. O yüzden o karmaşa içersine düşüyorsun. Fakat kesinlikle yanlış olan sen değilsin. Belleğini yitirmiş bile olsan, yürek gitmesi gereken yöne doğru ilerler. Yüreğin kendisinin de hareket prensipleri vardır. İşte bu insanın kendiliğidir. Kendi gücüne inan.”
Ama bu cevaptan önce şunu da bilmemizi istiyor yazar: Gölgemiz ölünce biz de sonsuza değin yüreğimizi yitirmiş olacağız...
Ne tuhaf, kitabın sonunda gölgesini gerçekten yitirerek dünyanın sonuna geldiğini gören kahramanın hatırladıklarına eşlik eden de buna benzer bir duygu oluyor. Bu sayede ya da tam da bu yüzden dünyanın sonuna vardığını anlıyor.
O zaman sormak elzem oluyor: Gölge nedir?
Besbelli ki gölge, kimliğimizin bir parçası, bizi biz yapanlardan biri. Onu yitirdiğimiz zaman kaybettiğimiz yürek, bu yürekle birlikte belleğimiz, belleğimizin eşliğinde gördüğümüz rüyalar da değil mi? O rüyalarla birlikte yitirdiğimiz geçmiş? Hatıralarımızın dört bir yana saçılması ve bir daha geri gelmeyişi değil mi o yitirdiğimiz geçmiş? O yitirilen dünde rüyalarımızı başkalarının zihinde yakalamaya çalışışımız ya da rüyalarımız aracılığıyla başkalarının yaşamlarını kuruyor, kurguluyor oluşumuz?
Bu soruların yanıtlarının hepsi yok kitapta. İyi ki de yok.


Paylaş