VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Şubat 2011 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > “Ebeveynin Ölümü”, kaybeden için bir son mu yoksa yeni bir başlangıç mı?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

“Ebeveynin Ölümü”, kaybeden için bir son mu yoksa yeni bir başlangıç mı?

Teksas Üniversitesi Sosyoloji Bölümü başkanı Debra Umberson’ın, “Ebeveynin Ölümü” adlı kitabı anne babalarını kaybeden insanlarla yapılan söyleşilerden oluşuyor.

Ata Bozoklar

İnsanın farkındalığı arttıkça kendi tabularına yaklaşımı da değişiyor. Eskiden
düşünmeye cesaret edemediğimiz ya da aklımıza geldikçe korkup gözlerimizi kapadığımız kavramlarla artık yüzleşmek durumunda kalabiliyoruz. Bu ilk bakışta
hoş olmayan insanı mutsuzluğa götüren bir duygu gibi görünse de hepimiz biliyoruz
ki, bir tarafa koyup kurtulduğumuzu zannettiğimiz duygular aslında yok olmayıp
bütün benliğimizi kaplayabiliyor. Mutsuzluk ve acı korkusuyla yaşanan kaçışlar,
çok daha etkin ve tehlikeli yakalanışlara gebe olabiliyor. Böylece de kaderimizi
istemedeğimiz bir noktaya bizzat kendimiz götürebiliyoruz.
“Ebeveynin Ölümü” bu anlamda çok ciddi bir başlık olmuş. “Ölüm” başlı başına
dokunulmaz tabulardan birisi. Ama daha kötüsü “ebeveynin ölümü”... Bir anlamda
en kıymetli şeyin, yokluğa dönüşmesi... Eski tabirle, tam da “ağzından yel alsın”
diyeceğimiz ifadelerden birisini, bir adım öteye geçip kitap adı olarak kullanmak,
bilincimiz açısından olumlu bir ilerleme diye düşünüyorum. Sadece yazan değil,
okuyan ve hatta kitabın kapağına şöyle bir bakanlar için bile aynı şeyleri söylemek
mümkün. Çok derinlerdeki bir şeyin bir anda yüzeye çıkışına şahit oluyorsunuz.
Ruhunuzun en bildik ama bir o
kadar da bilinmedik bir tarafıyla
yüzleşiveriyorsunuz.
Debra Umberson, kitabı olgular üzerinden tek tek ele alarak geliştirmiş. Kitap
ebeveyinlerini kaybeden insanlarla yapılan söyleşilerden oluşuyor. Genel geçer
kurallar koymak açısından çok zor bir konu olduğundan insanları dinlemek daha
huzurlu bir okuma sağlıyor. Hiçbir noktasında umutsuzluğa kapılmıyor, tersine
oldukça ağır durumları kabullenmekte bile zorlanmıyorsunuz. Bu haliyle bana kadim
bir Hint hikayesini hatırlattığını söyleyebilirim.

ÖLÜM KARŞISINDA AYNI İNSAN OLARAK KALMAK MÜMKÜN MÜ?

“Çok sevdiği birini kaybeden ve üstesinden gelmekte zorlanan bir adam, bilge bir
kişiden yardım ister. Bilge, adama bir torba verir ve ölüm acısı yaşamamış bir evden
alacağı bir avuç pirinci bu torbanın içine koyup kendisine geri getirmesini ister. Bu
pirinçten yapacağı bir ilaçla acısını dindirecektir... Acılı kişi aylarca dolaşır. Çalmadık
kapı, girilmedik ev bırakmaz ama pek tabiidir ki, ne böyle bir ev, ne de böyle bir
aileye rastlayabilir. Yine de bıkmadan arayışını sürdürür... Bir gün bir anda elindeki
torbaya bakar, gülümser ve onu katlayıp kaldırır. Artık bilgeye geri dönmeye ihtiyacı
kalmamıştır.”
Malum budist koanlarda ve hikâyelerde sonuç ve yorum olmaz. Hikâye olduğu
haliyledir. Anlamlar birer sırdır ve sadece onu anlayanlar bilir ama anlatamazlar.
Kitapta, tıpkı hikâyedeki gibi yakınını kaybetmiş o kadar çok ve değişik insanın
deneyimlerini paylaşıyorsunuz ki, ister istemez duygu ve düşünceleriniz farklılaşıyor.
Önceleri ölüm ve kayıp anlarındaki acıya yönelik konsantrasyonunuz daha etkinken,
ilerledikçe kaybın sonrasında yaşanan dönüşümlere odaklanıyorsunuz... Kayıptan
sonra, insanın aynı insan olarak kalmasının mümkün olamayacağını görüyorsunuz.
Çoğumuz bunun farkında bile değiliz belki ama ne kadar az etkilendiğimizi
düşünürsek düşünelim, başka bir insana dönüştüğümüz aslında gün gibi aşikar.
Farkında olarak ya da olmayarak... Ama bunu illaki de olumsuz manada almamak
gerek. Yazar, bu değişimi kitabın bir bölümünde “ergenlikten yetişkinliğe geçiş”
olarak tanımlamış. Yani, kaç yaşında olursak olalım ebeveyinlerimiz hayatta iken
onlarla geçirdiğimiz süreyi bir cins ergenlik dönemi gibi değerlendirmiş.
Böyle bakınca, ebeveyinlerle geçirilen kayıp öncesi süre, yani doğumdan kayıp
anına kadar geçen zaman da farklı bir boyut kazanıyor elbette. Kişisel gelişimimizde, biyolojik olarak yaşadığımız ergenlik döneminin önemini çoğumuz gayet iyi biliriz.
Ama ruhsal dönüşümler, biyolojik olaylar kadar kolay ve belirgin olmayabilir.
Herkesin yaşam algısı, yaşından bağımsız olarak nasıl farklıysa ve kaç yaşında ölürse
ölsün bazılarımız yaşamını bir çocuk olarak tamamlamayı nasıl beceriyorsa, “onlu
yaşlarını” bitiren herkesi de ergenliğe geçti olarak değerlendirmek mümkün değil...
Siz de okurken, tıpkı biyolojik dönüşümler gibi ruhsal dönüşümler için de bazı kritik
olaylar olabileceğini ve bunun en belirgin olanlarından birisinin ebeveynin ölümü
ve sonrası olduğunu fark ediyorsunuz. Günlük yaşamda sıklıkla kullandığımız “Bir
yaşıma daha girdim” sözü sanki bu an için söylenmişçesine farklı bir anlam
kazanıyor. Evet, artık siz, o eski siz değilsiniz. Farkında olsanız da olmasanız da...

KADINLAR VE ERKEKLER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Ebeveynini kaybeden bazı kadınların kayıp sonrasında sürdürdükleri evlilikleri
bitirebilmek için buldukları cesaretin nereden kaynaklanabileceği, kimlerin alkole
eğiliminin artıp kimlerin azalacağı, anne ve baba kayıplarındaki ruhsal durum farkları
ve bunların erkek ve kadın üzerindeki değişik etkileri ve daha pek çok şeyi bu
kitapta bulmak mümkün. Oldukça da inandırıcı, çünkü insanlar konuşmuş ve bizzat
yaşanan olaylar değerlendirilmiş. Kitabın sonuna da çalışmanın metodolojisi ile ilgili
teknik bilgiler eklenerek olabildiğince bilimsel bir çalışma çıkarılmış. Ebeveyinlerle
birlikte yaşanan sürece bir tür ergenlikmiş gibi bakınca, bu süreçte yaşanan pek
çok şeyin etkilerinin, hem ölüm anını kabullenmekte hem de sonraki değişimlerin
şekillenmesindeki önemi de daha bir belirgin hale geliyor. Eksik kalmış ilişkilerin,
bir daha üstesinden gelinemeyen zorlukları bir bir karşınızda sergileniyor. Geçirilmiş
onlarca yıllık birliktelik içinde bir türlü gerçekleşmeyen on dakikalık bir konuşmanın
eksikliğini, bunun tersi durumlarda ölüm öncesi küçücük bir itirafın insan üzerindeki
etkisini görünce daha iyi anlıyorsunuz.
Tüm bunların ötesinde her ölümde insanın bir ölçüde kendi ölümü ile yüzleşmesi ve
aile ağacındaki sırada öne geçtiğini fark etmesi de gerçeğin diğer bir acı yüzü olarak
çıkıyor karşınıza... Yaşamla daha iyi başadebilmek için kendimizce oluşturduğumuz
dayanaklar ve onlara sıkı sıkıya sarılmak, ilk bakışta işe yarıyor gibi görünse de
bu dayanakların çatlama noktasına gelindiğinde daha kalıcı ve büyük yıkımların
oluşabileceğini bizzat yaşayanların ağzından dinlemek etkileyici. Hele kırklı yaşlarını
almış ve ebeveyin kaybını yaşamış olanlar için şaşırtıcı olduğu kadar, hatırlatıcı
bir etkiyle karşılaşmak da kaçınılmaz. Muhtemelen kaybetmiş olduğunuz bir
ebeveyninizle ilgili hatıralarınızı yeniden deneyimliyor ve yorumluyorsunuz.
Bence insanın hem kendisinin hem de çocuğunun okuması gereken bir kitap...
Üzücü değil... Ölümden çok ebeveyin ilişkisini, zorluklarını ve insan olarak en
sevdiğimizden gördüğümüz ve ancak en çok sevdiklerimize verebileceğimiz zararları
çarpıcı bir biçimde ortaya koyan bir eser olmuş. Bu yönleriyle ebeveynin ölümü,
ölüm ve kayıp anının çok öncesinde birlikte geçirilen uzun yılları onarabilecek
derinlikte bir mahiyet kazanmış. Henüz önünde zaman olanlar için bu onarım
çalışmasının önemini anlamak ve de yollarını keşfetmek açısından yol gösterici...
İlk paragrafta da dediğim gibi, sayfaları çevirdikçe en çok bildiğinizi zannettiğiniz
ve de en çok korktuğunuz bir şeyin arkasında farklı ve beklenmedik bir derinliği ve
bilinmezliği keşfetmek gerçekten de
keyifli...

***
Ebeveynini kaybedenler anlatıyor: Onun ölümüyle birlikte her şey değişti

Kim, tatil yemeklerinde geniş ailesinin yetmiş üyesinden mümkün olabildiğince
çok kişinin katıldığını ve ebeveynlerinin bu buluşmalarda başlıca sorumluluğu
üstlendiğini sevgiyle hatırlıyor. Şimdilerde sadece ebeveynlerini değil, birbirine bağlı
geniş ailesinin de kaybını yaşıyor:
“Bayramlarda yemekler bizim evde yenirdi. Annem ve babam akşam yemeklerine hep
ev sahipliği yapardı. Öldükleri zaman her şey neredeyse dağıldı ve organizasyonlar
sona erdi. Annem herkesi bayramlardan önce çağırırdı, şunu yiyeceğiz ve şu saatte
akşam yemeğine başlayacağız derdi. Herkes gelirdi. (Artık) bizi bir arada tutacak bir
odak noktamız yok.”
Jen de benzer bir şekilde annesinin ölümünden sonra ailenin nasıl çözülüp dağıldığını
anlatıyor: “Kız kardeşimle yakın olmadığımız ve çok da büyük bir aile olmadığımız
için köklerimi kaybetmiş gibi hissediyorum. Tüm bayram planları (annemin) evinde
gerçekleşir(di) ve ailedeki herkes gerekli organizasyonları yapmasını ondan beklerdi.”
Ailenin sosyal, psikolojik ve hatta fiziksel duygusu, ebeveynin kaybıyla değişir ve
ailenin ya da aile evinin yok olması önemli bir sembol ve somut, elle tutulur bir
kayıptır. 41 yaşındaki Michael aile evini aile emniyeti, güveni ve sevginin bir simgesi
olarak görmüş: “1 yaşımdan beri duvarda asılı duran şeyleri kaldırmak... Her bir
çekmeceyi açıp bir başka resim kutusu bulmak... Tüm bunlar yas döneminin bir
parçasıydı. Tüm bunları elden geçirmek ve annemin yaşamını söküp almak... Tüm
hayatım olan bu evi boşaltmak çok korkunçtu. 2321 Kerbey Sokağı’nda oturuyorlardı,
orada iyiydik, güvendeydik.”
Kaybı “aile” ile ilişkilendiren yetişkinler, çoğunlukla eski aile düzenini ve ruhunu
yeniden yaratmanın yollarını arar. Bu çoğu kez geniş ailede yeni roller üstlenmek
anlamına gelir. Bazı durumlarda ebeveynin ölümü, kardeşler arasındaki yakınlığın
artmasına ve yeni bir kadın ve erkek aile reisinin ortaya çıkmasıyla ailenin yeniden
yapılanmasına yol açabilir. Lynn annelerinin beş ay önceki ölümü sonrasında tüm
kardeşlerin birbirlerine yakınlaşmaya başlamasından dolayı şaşkın ve mutlu. Bu
olumlu değişimde onun da rolü var, çünkü annesinin ailedeki odak noktası rolünü o
üstlenmiş:
“Erkek kardeşim ve kız kardeşim için bir tür sorumluluk hissediyorum. Birinin aileyi
bir arada tutması ve annemin eskiden yaptığı şeyleri yapması gerekiyor. Bizimle
sürekli iletişim kurar, diğer kardeşlerimizin neler yaptığı hakkında bilgi verirdi ve
şimdi birbirimizle iletişim kurmamız gerektiğini düşünüyorum.”
Yetişkinin istenen aile bağlarını kuramadığı ya da yeniden yapılandırılmadığı
durumlarda, kayıp duygusu özellikle şiddetli olabilir. 31 yaşındaki Jeannie annesiyle
son derece yakın bir ilişkiye sahipmiş. Annesi kanserden ölmeden önceki dönemde
Jeannie ve babası, annesine bakmışlar. Jeannie şimdi ailesinin dağıldığını düşünüyor;
kız kardeşiyle araları açılmış ve babası kısa bir süre önce Pazar günü ziyaretlerine bir
son vermesini, çünkü biriyle çıkmaya başladığını söylemiş:
“Anneler Günü zordu ve Anneler Günü değilmiş gibi yapmaya çalıştım. Kiliseye
gitmedim. Sonra 4 Temmuz kutlamalarında herkes pikniğe ve aile toplantılarına gitti
ve ben bir ailem olmadığı hissine kapıldım. Babam neredeyse sürekli şehir dışındaydı.
Şu diğer hanımla görüşmeye başladı ve artık ailem yokmuş gibi hissettim. Babam
yoktu, gitmişti. Anneler günü için gitmişti.”

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam