VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Mayıs 2011 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > EDEBİ VE EBEDİ BİR RÖPORTAJ TÜRK ROMANININ ULU ÇINARI YAŞAR KEMAL SORUYOR, HİKAYECİLİĞİN BÜYÜK KALEMİ SAİT FAİK YANITLIYOR
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

EDEBİ VE EBEDİ BİR RÖPORTAJ TÜRK ROMANININ ULU ÇINARI YAŞAR KEMAL SORUYOR, HİKAYECİLİĞİN BÜYÜK KALEMİ SAİT FAİK YANITLIYOR

Yaşar Kemal sadece büyük bir romancı değil büyük bir röportajcıdır da. Zaten kendisi de “İnce Memed neyse röportajlarım odur” der. Şimdi bu röportajlardan on ikisi “Röportaj Yazarlığından 60 Yıl” adı altında kitaplaştı. Yazarın, Sait Faik ile yaptığı röportaj ise unutulmaz bir metin. Röportaj türünün sadece soru sorup yanıtları yazmakla sınırlı olmadığını, konuşturulan kişinin sözcüklere dökülmeyen dilini de aktarabilme sanatı olduğunu en iyi anlatan örneklerden. Zira bu röportaj birkaç soru ve cevaptan oluşsa da Sait Faik’i derdiyle tasasıyla bir çırpıda anlatır.

Akşamüstleri Tünel’den Taksim’e doğru sol kaldırımdan yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli, ama müthiş kederli yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştır, pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Bu adamın, bu Beyoğlu kalabalığı içinde bir hali vardır ki (daha doğrusu her hali) size bu koskocaman şehirde yalnız, yapyalnız olduğunu söyler. Bu neden böyledir? Orasını kimse de bilmez... Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık... Bu adamın üstünden başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama, Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız.
Bu adam hikâyeci Sait Faik’tir.
Bir gün, aklımda kaldığına göre bir pırıl pırıl, cam gibi parlayan sonbahar sabahıydı, ona Kadıköy iskelesinin kanepelerinde rastladım.
“Ne var ne yok Sait?” dedim. “Hikâye yazıyor musun?”
“Yok,” dedi, “yaşıyorum.”
Hüzünlü, ılık, insan sevgisi dolu hikayelerini Sait yazmaz, yaşar.
Sait bir dertli, kötülüklerden, aşağılıklardan, dünyadaki cümle bayağılıklardan, kirden iğrenen bir ademoğludur. O daima iyiliği söylemiştir. Dünyaca ün almış Mark Twain derneğinin fahri üyeliğini aldığını duyunca, bu iş için Sait’in ne diyeceğini öğrenmek için aradım. O gün öğleden sonra İstiklal Caddesi’ndeki kaldırımdan gittim geldim. Sonra Kadıköy iskelesine uğradım, orada da yoktu. Sait anacığı ile birlikte Burgaz adasında oturur, bindim vapura ikinci gün oraya gittim. Anası Sait’in aynı gün İstanbul’a indiğini söyledi. İstanbul’da, tarif ettiğim kaldırımda, ona rastladım. Gene dalgın, sinirliydi. Yüzünden düşen bin parça olur derler ya, öyleydi.
“Bu iş için ne dersin?” diyecektim, korktum.
“Merhaba,” dedim.
“Merhaba, eyvallah,” dedi.
“Ne var, ne yok?” dedim.
“İyilik,” dedi.
“Mark Twain...” dedim.
“Aldırma,” dedi.
“Bak,” dedim, “Sait biliyorsun ki ben röportaj yaparım.”
“Sonra?” dedi.
“Söyle,” dedim.
Sait beni kırmadı. Teşekkür ederim.
Ben sual sormadan o başladı:
“Bana, Mark Twain Cemiyeti fahri üyeliği verildi, dünya edebiyatına ettiğim hizmetten ötürü. Birçokları gibi ben de şaşırdım. Dünya edebiyatına hizmet filan etmediğimi söylemeye ne hacet. Bu, üyelik verilebilmesi için uydurulmuş nazik bir sebeptir sanırım.”
Ben aldım, dedim ki:
“Senden önce, bu cemiyetin ilk üyesi Atatürk’müş...”
“Biliyorum. Beni sevindiren de işte bu. Atatürk’ten sonra, benim üye olmam, benim için ne büyük bir şereftir. Bir milletin yetiştirdiği en büyük çocuğu ile, o milletin kendi halinde bir küçük hikayecisinin Amerika’da bir cemiyette buluşmaları küçük hikayeci için ne bulunmaz şerefli bir fırsattır. Demokrasi de zaten böyle olur. Eğer bu üyelikten memnunsam, bu yüzdendir.”
“Politika...” dedim.
Sözümü ağzımda kodu:
“Karışmam.”
“Peki, seni bu cemiyete ne sebepten, hangi eserin için üye seçtiler?”
“En büyük devlet adamlarının, başkanların ve başbakanların fahri veya asli üye oldukları bir cemiyete beni de seçmenin aslı nedir diye
düşündüm, şunu buldum: Demek ki şimdiden sonra dünya çapında bir hikayeciyi anmak için kurulmuş bir cemiyete dünyanın dört bucağından kendi halinde hikayeciler de seçilecek. Türk hikâyecilerini temsil ettiğim anlamına alınmasın sakın. Her hikâye yazan ve yayan Türk hikâyecisi kendi şahsında bir dilin hikayeciliğini yaptığına göre, şahsıma Mark Twain Cemiyeti’nin gösterdiği ilgi ve sevgi daha çok Türk hikayeciliğinedir gibi geliyor bana. Ben de bu ilgi ve sevgiyi bütün değerli hikayeci arkadaşlarımla paylaşırım. Kabul ederlerse. Kendini bütün dünyaya tanıtmış, sevdirmiş, bir halk çocuğu olan hikâyeci Mark Twain’i ananların içine Türk dilinin bir hikaye yazarını almayı düşünenlere de teşekkür ederim.”
“Mark Twain için ne dersin?”
“Sen de amma sual sorarsın ha. Ne derim! Mark Twain alay edermiş, güldürürmüş, kepaze edermiş cemiyetteki sahte vakarları, petrol krallarını, pamuk prenslerini, demir beylerini, çelik efendilerini sağlığında. Ölümünden sonra da bir Türk hikayecisi ile şakalaşmasın mı? Eyvallah Mark Twain!”
Sonra güldü Sait:
“Daha soracağın?” dedi.
“Eyvallah,” dedim.
Ayrıldık. O, bir sinemanın önünde kaldı.

“Röportaj Yazarlığında 60 Yıl” Yaşar Kemal’in Anadolu’yu 12 yıl adım adım dolaşarak yazdığı ve yayımlandığı dönemde büyük olay yaratan, okuyucuyu sarsan röportajlarından oluşuyor. İlki, 17 Mayıs 1951’de yayımlanan ve bazılarına Ara Güler’in hiç gün ışığına çıkmamış fotoğraflarının da eşlik ettiği bu röportajlar içerisinde 1952’de Cumhuriyet’te yayımlanan “Hasankale Yerle Bir “isimli röportaj da yer alıyor.
Türkiye gibi deprem riski ile yaşayan bir ülke vatandaşlarının muhakkak okuması gereken bu röportajın hikayesi ise şöyle: Yaşar Kemal Âşık Veysel’i Sivas’taki köyünde ziyarete gitmiş, İstanbul’a dönmek üzeredir. İşte bu sırada tarihe 1952 Erzurum depremi olarak geçen deprem olur ve Yaşar Kemal hemen Hasankale’ye hareket eder. O sırada Sivas’ta olması onu deprem bölgesine ulaşan ilk gazeteci yapar ve deprem haberleri onun aracılığıyla Türkiye’ye duyurulur. Evlerin büyük bölümünün yıkıldığı, insanların eksi 30 derecede çadırlarda yaşam mücadelesi verdiği Hasankale’nin içler acısı durumu Yaşar Kemal tarafından tüm çıplaklığıyla anlatılır.
Okulanlara depremin çığlıklarını duyuran bu röportaj da tıpkı diğerleri gibi adeta “zamansız” metinler. Oysa röportaj, gazete ve dergilerde yayımlanır. Yani sabah manşet olan bir haberin akşam hiçblir değerinin kalmayacağı bir yayın anlayışında. Ama buna rağmen onun tüm röportajları bu kriterin dışında kalır. Bunun nedeni ise şüphesiz ki edebiyatın gücüdür. Nitekim kendisi de ona “Röportaj bir edebiyat mıdır?” diye soranlara şöyle diyor: “Röportajı bir edebiyat dalı saymak ne, röportaj bal gibi edebiyattır. Onu haberden ayıran nitelik onun edebiyat gücüdür. Haber bir yaratma değildir, bir taşımadır. Röportaj bir yaratmadır. Gerçeğe, gerçeğin, yaşamın özüne yaratılmadan varılamaz. Yaratmadan hiç kimse hiçbir şekilde gerçeği yakalayamaz, yakalarsa da karşısındakine anlatamaz. Haber gerçek değil mi, bence haber gerçeğin simgesidir. Haberin arkasında neler var, neler dönüyor, ne yaşamlar, dramlar, sevinçler var, haber bunu bize veremez. Röportaj haberin varamadığı yere varandır, nasıl, yaratarak, gerçeği değiştirerek değil, yaratarak.”

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163