VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2014 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Edebiyat evreninin Marilyn Monroe’su
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Edebiyat evreninin Marilyn Monroe’su

Şiirlerine balıklama atlamayı denerseniz, Plath’ı tam olarak anlayabilmek zor. O size koca bir şehir gösterirken tek bir sokakta tıkılıp kalırsınız; en fenası da bunu fark etmezsiniz ve tabağınızdakinin hepsini bu kadar sanırsınız. Şanslıyız ki bir anahtar bırakmış ardında; günceleri.

MURAT CAN AŞLAK



Bir yerlerde mutlu birileri var mı? Bir hayal aleminde ya da kendilerinin ya da başka birinin yarattığı yalanın içinde yaşamıyorlarsa şayet, hayır. Bir ara göğüsleri şampanya dolu, meme uçları havyardan kör bir iyimserliğin kollarında uyutulmuştum. Onun gerçek olduğunu sandım ve gerçeğin güzel olduğunu. Ama gerçek, hayatının her yanına saçılmış çer-çöp parçaları gibi her yere bulaşmış çirkinliktir.” Bardağın dolu tarafını asla göremedi, hayatı boyunca dalgalı bir bardaktaki sadece boş tarafa kendini hapseden bir balık gibi hep az ya da çok boğularak yaşadı. Rahatsız ruhu her seferinde on sene tutabildi nefesini; ertele tuşuna basılıp durulan saat gibi her 10 senede bir vazgeçti nefes almaktan; iki kere yeniden doğdu: 30’unda gitti Sylvia Plath, edebiyat evreninin Marilyn Monroe’su.
“Hayatım sihirli bir biçimde iki elektrik akımı tarafından yönetiliyor sanki: Neşeli artı uç ve umutsuz eksi uç - o anda hangisi akıyorsa hayatıma o hükmediyor, sularına katıp götürüyor.”
İntiharı, hak ettiği ve eninde sonunda ulaşacağı şöhreti yakalama hızını arttırdı; buna şüphe yok. Ancak, herhangi bir büyük kütüphanenin şairler köşesine baktığınızda Plath’la ilgili yazılmış yüzden fazla eserle karşılaşırsınız. Savaş ertesi dönemin yine intihar eden, itirafçı gelenek şairlerinden ne Anden ne Lowell ne Sexton bu rakamlara yaklaşabiliyor, neden? Neden sadece Plath efsane payesini üzerine bol gelmeden taşıyabiliyor? Sadece ilelebet genç kalmakla ya da popüler kültüre sömürebileceği taze bir sarışın sunmakla açıklanabilir değil. Tüm o popüler makyajı sildiğimizde, elimizde kalan doğal güzelliği çok daha etkileyici: Şiirlerindeki ahenk, göz kamaştırıcı bir zeka, zamansızlık, dönemin hakim kültürüne baş kaldıran tavır, otobiyografik tohumların kokusuyla derin duyguya dokunabilme becerisi...


Anchor’un editoryal direktörü LuAnn Walther, Plath’ın şiirleri için “Bir Rorschach mürekkep lekesi gibi... Herkesin farklı anlamlar çıkartacağı işler” der. Evet, şiirlerine balıklama atlamayı denerseniz; Plath’ı tam olarak anlatmak istediğiyle yakalamak, güçlü sembolizmi ve başlangıç noktası olarak kendi tecrübelerini ve duygularını almış olması nedeniyle zorlaşıyor.

En iyi ihtimalle, o size koca bir şehir gösterirken farkında olmadan tek bir sokakta tıkılıp kalırsınız; en fenası da bunu fark etmezsiniz ve tabağınızdakinin hepsini bu kadar sanırsınız. Şanslıyız ki bir anahtar bırakmış ardında; günceleri. Güncelerini tam manasıyla anlayabilmek için de yanına iyi bir biyografisini koymak lazım. Piramidin katları gibi; biyografisinin üstünde günceleri, güncelerinin üzerinde şiirleri yükseliyor.


PLATH KILAVUZU

İşte Plath’ın konusu geçen günceleri elimizdeki... Hem de kocasının içini boşalttıkları değil, Plath’ın kaleminden ne damladıysa... Yazdıklarını yürekten hissetmeden yazamamış; kökleri hep kendi damarlarına salınmış, yaşadıklarından beslenmiş. Günceleri, Plath’ın Amazon’unda size pusula ve haritalarla El Dorado’sunun yerini gösteren bir çeşit Plath Kullanma Kılavuzu.

Sadece şiirlerine köprü olacak diye mi değerli günceler? Elbette hayır. Plath her zaman yaşayabildiğimiz “tek hayatın” sınırlamalarından yakınırdı, bambaşka yaşamları deneyimleyememekten. Bu günceler, savaş ertesi dönemin olağandışı koşullarında, 68 kuşağına yürüyen toplumun sert ataerkil düzenin sallanmaya başladığı geçiş döneminde, tek başına ayakta durmaya çalışan melankolik Sylvia Plath’ın sıradışı hayatını kendi kendine yazmanın içtenliğiyle okuyucunun kucağına bırakıyor. Güncelerin sayfalarında kaybolmak, bambaşka bir hayatı deneyimlemeye en yaklaşacağınız an olabilir.

1932 Boston doğumlu Plath, Alman bir baba, Avusturya göçmeni bir annenin kızı. Babasını 8 yaşında kaybetmesi belki de hayatındaki en büyük kırılma noktası, ilk şiirini de bu ölüm üzerine yazıyor ve yayımlatıyor. Artık kendi ölümüne kadar babasıyla ilgili çelişik düşünceler baba figürünün etrafında elektronlar gibi vızıldamaya devam edecek: Sevgi, nefret, öfke ve yas. Annesiyle ilişkisinin ana yolunu da bu ölüm çizmiş. 20 yıl sonra psikiyatristinin “Sana annenden nefret etme hakkı veriyorum” sözü hayatındaki en büyük rahatlama anlarından biri. İntiharı arifesinde yazdığı, belki de en ünlü şiiri “Daddy” babasının açtığı yarayı ve babasının yerine koymaya çalıştıklarını açık seçik dünyaya haykırıyor. Şiiri internet üzerinden, Plath’ın kendi sesinden dinlemek fantastik bir tecrübe.

Müthiş zekasının eseri çok parlak bir öğrencilik dönemi geçiriyor. Smiths College’dan “summa cum laude” derecesiyle mezun oluyor. “Ben kabaca başarmak için doğmuşum. Başarısızlık kılıcımı biler mi?” İkinci intihar girişimi, en ufak geri adımı bile kabullenememeye başladığı bu dönemde geliyor: Harvard’daki bir yazı dersine kabul edilmemesinin ertesinde bir kutu ilaç içip evlerindeki verandanın boşluğunda saklanarak yaşamına son vermeye kalkışıyor.

Mutlak başarıya özlem ve ondan uzak kalmanın dayanılmazlığı artık dünyasının orta yerinde hep kalacak: “Belki de kendimizi her şeyi isterken bulmamız aslında hiçbir şey istememeye tehlike ölçüde yakındır.” Başarı onun için sigara tiryakiliği gibi. Başarının varlığı, nikotin gibi: Yokluğunun rahatsızlığını ortadan kaldırıyor, ama kutlamayı ve bununla yükselmeyi beceremiyor.

Smiths ertesi Fulbright bursuyla Cambrigde Üniversite’ne gitti ve burada ileride kocası ve iki çocuğunun babası olacak Hughes ile tanıştı. Daha tanışmadan zekasına ve işlerine hayranlık duyduğu yine şair olan Ted Hughes. İkisi de dönemin kendi cinsiyetlerine dayattıklarına uzak durdular: Hughes eve ekmek getirmekten birinci derecede mesul olmayı reddetti, Plath da elinin hamuruyla sadece evi çekip çeviren partner olmayı. Evlilikleri boyunca yakalamaya çalıştığı büyük ün ve başarıyı yakalayamadı. “Her zamanki gibi beklenmedik bir anda bir arkadaşın ya da tanıdığın iyi bir eseriyle karşılaşınca ona imrenip, kendi kabuğuma çekilmeye can atmaya başladım.” Kendi yolu yerine, kendini dönemin diğer üstün zekalı edebiyat dahileriyle karşılaştırma hastalığı sonunda Ted’in başarılarına bile yeşil bir kıskançlıkla bakmaya başlamasına neden oldu.

Dalgalı ruh hali güncelerinde tekrar tekrar kendini göstermekte: “Ben vasatım. Ve vasat biri olarak yaşayabilirim.” yazdıktan sadece bir paragraf sonra “Gökyüzünü, dağları, tepeleri, fikirleri, leziz yemekleri, göz alıcı renkleri seven, güzel bir benliğim var benim. İçimdeki şeytan, kusursuz bir elmas olmayı isteyerek ve daha azı olacağına çekip gitse daha iyi diyerek bu benliği öldürebilir... İçimde kusurlu ve hatalı olacaksam eğer çığlık atarak kaçıp gitmemi isteyen bir şeytan var. Öyle iyiyim ki mükemmel olmalıyım diye düşünmemi istiyor. Aksi takdirde hiçbir şey olmasam da olur” diyebiliyor.


BEN VASATIM

Aynı dönemlerde Ted’in çapkınlıkları Plath’ı zaten her zaman kıyısında gezindiği depresyonun karanlık kuyusuna geri itti. Sonunda kiracıları ile olan ilişkisi Hughes çiftinin sonunu getirdi. “Bütün o meşhur şarkılardaki ‘aşk’ sözünü ‘arzu’yla değiştirseler gerçeğe çok daha yakın olacak.”

Çocuklarıyla W.B. Yeats’in eski evinde yeni bir başlangıç yaptı. O yıl son yüzyılın en soğuk kışı da vurunca Plath artık mükemmel fırtınanın ortasında kalmış oldu. Saatler intiharı için geri sayarken Plath içlerinde “Daddy”, “Lady Lazarus”, “Ariel”, “Poppies in October” gibi en kuvvetli işlerini çıkarttı. Sonunda bir kör gecede çocuklarının odasına önce ekmek ve süt bıraktı, sonra gaz onları etkilemesin diye kapılarını bantladı. Doktoru arayın diye bir not bırakarak kafasını ocağın içine soktu ve gazı açtı.

Çocuklarının bakıcısı, kör talihin oyunuyla, sabah eve giremeyince Plath çocukları yan odada uyurlarken son nefesini verdi. “... ve neticede şu anı oluşturan yegane şey olan geçmiş ya da gelecekten yoksunsan, neden şimdinin boş kabuğunu kırıp canına kıymıyorsun ki.” İntihar notunu yazan el ile gazı açan elin aynı el olması Plath’ı çok iyi anlatır: Bir yardım çığlığı mıydı intiharı? Aslında ölmek istemiyor muydu? Yoksa işi Tanrı’ya mı bırakmak istemişti?

Güncelerindeki ikiliğin ete kemiğe bürünmüş hali intiharıdır. Plath ölmeyi ve ölmemeyi aynı anda isteyebilecek derinlikte ve çapraşıklıkta olduğunu günceleri boyunca tekrar tekrar kanıtlar, tıpkı Schrödinger’in kedileri gibi: Kutudaki kedi hem ölü hem canlıdır, eşanlı; Plath hem ölmek, hem yaşamak istiyordu, eşanlı.

Plath’ın öldüğünde boşanma işlemleri tamamlanmadığından günceleri ve mektupları dahil tüm eserleri Hughes’a kaldı. Hughes’un editörlüğünü üstlendiği, ölümünün ertesinde yayımlanan şiir kitaplarından “Diğer Şiirler” isimli kitabı Pulitzer Şiir Ödülü’nü kazandı. Ancak bu mirasın Ted Hughes’a geçmesinin bizler için en trajik yanı güncelerin doğal zirvesinden mahrum kalması oldu. Çünkü Hughes, Plath’ın son yılını içeren cildi çocukları okumasın diye yaktı.
Günceler, yazıldığı şekilde, parça parça ve hızlı bir biçimde okunmaya uygun. Plath şiirlerinde nasıl en az kelimeyle dünyaları anlatıyorsa, güncelerinde fikir, kelime ve duygu fırtınası hakim; kendinizi bıraktığınızda Plath’ın rüzgarıyla savrulmak değerli bir tecrübe.

İçindeki mücevherleri keşfettikçe, Plath’ın ışığın parlaklığının an be an arttıracağına emin olabilirsiniz. Ancak bu yolculuğun maliyetsiz olacağını söylemek iyimser bir yaklaşım olur: Plath’ın hayatına dokunmaya devam ettiğiniz süre boyunca tepenizde bir karabulut size eşlik edecektir. Çizgi filmlerdeki gibi karikatürize, tatlı bir kümülüs pamuğu gelmesin sakın aklınıza... “Her günümü renkli boncuklar dizili bir ip gibi tek tek yaşamak ve gelecekte inşa edeceğim bir Tac Mahal’in ümitsiz mimari taslağına uydurmak için zalimce parçalarına ayırarak şu anı öldürmek istemiyorum.”

GünlüklerGünlükler

Sylvia Plath

Detay için tıklayın


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam