VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Kasım 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Edebiyat ‘Felaket’e tanıklık edebilir mi?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Edebiyat ‘Felaket’e tanıklık edebilir mi?

Marc Nichanian, “Edebiyat ve Felaket” kitabında “Felaket” sözcüğünün içerdiği anlama değiniyor ve biz okurların zihninde bambaşka bir eşik aralıyor.

Tarihsel tanıklık ile tanıklığın ölümü kavramlarını paradoksal bir biçimde birbiriyle karşılaştıran Nichanian hakikat konusunda da ilginç soru ve savlarla buluşturuyor bizleri. Ona göre tanıklık ölmeye mahkum aksi taktirde yaşama devam etmek pek mümkün değil!
Kendisi de ‘tanıklığın ölümüne’ bir biçimde ‘tanıklık’ eden yazarın Kayseri kökenli babası bir daha dönmemek üzere 1920’de, Merzifonlu annesi ise 1923’te Türkiye’den ayrılmışlar. ‘Yeni’ yaşamlarını birbirlerinden habersiz Fransa’da inşa etmişler, kâbuslarının dışındaysa ne geçmişin ne de ülkenin onlarda yarattığı ize bir daha dönüp bakmamışlar. Türkiye’ye dair belleklerinde canlı tuttukları tek görüntü, ayrıldıkları İstanbul Limanı olmuş. (Bu cümleyi okuduktan sonra bir müddet durdum, devam edemedim okumaya.) Yazarın kaleminden bakın nasıl akıyor bu satırlar:
"Babam yirmi yaşındaydı. Fransa’ya gidiyordu ve ailesi de kısa süre sonra onu izleyecekti. Annem ise henüz çocuktu. Yaşadığı gaddarlık, sonsuza dek silinmeyecek izler bırakmıştı onda. Ailesinin hemen hemen tamamı yok olmuştu; kusursuz bir imha iradesinin açık ve etkili yöntemleri olan uzun yürüyüşlerin, katliamların ve kaçırmaların yaşandığı bir süreçte bütün aile bütün bu topraklara gömülmüş, annem de hiçbir zaman kendini toparlayamamıştı. Annem ile babam, şimdi
size anlatamayacağım uzun seyahatlerden sonra Paris’te karşılaştılar. Böylelikle ben de Paris’te, Ermeni kökenli bir Fransız olarak
büyüdüm.”
Hal böyleyken yıllar sonra Türkiye’den bir davet alır Nichanian. İstanbul’a gelişindeki temel hususun ‘dostluğu’ işaret ettiğine vurgu yapar. Barış yerine dostluk! Tıpkı ‘herhangi bir görüşün militanı olmadığı gibi’ barış militanı da olmadığını söyler. Barıştan çok dostluk! Belki böylece ölülerin de dikkate alınması mümkün olabilecektir! Dahası yaşayanlar için de bu Felaketi, farklı bir dikkatle, değişik bir kabulleniş anlamına gelebilecektir bu yaklaşım. Reddetmek yerine başka bir gerçekle devam edebilmek.
İşin esası hayatta kalmak demek reddetmektir. ‘Felaket’i reddetmeden hayatta kalmak mümkün değildi’ der Nichanian. Bu reddedişten ötürü dildeki simgesel bir felçten de söz edilebilebileceğine değinir. Olup bitenlerden sonra bütünlüğü yeniden sağlayacak bir dilin mümkün olamayışıdır bu. Tanığın ölümünü destekleyici bir tutumdur. Felaketten geriye kala kala bu kalmıştır! Nichanian’a göre yazar Hagop Oşagan dışında hayatta kalan hemen hiçbir Ermeni, olayın özel adını ifade etmek üzere sistematik bir biçimde ve yerli yerinde kullanmamıştır o sözcüğü. O sözcüğün Ermenicedeki karşılığıdır Ağed. Yani Felaket. Yani olayın ta kendisi. Somutlaştırılmış, mesafelendirilmiş, reddedilmeye yatkınlaştırılmış hali değil!

BİR OLAY OLARAK FELAKET
VE YESAYAN’IN TANIKLIĞI
Yazar, Felaket’i bir olay olarak karşımıza çıkarır. Bir olgu ya da olgular yumağı olarak ‘soykırım’ sözcüğünde sabitlenen o mesafeli, nesnel, genelgeçer, soğuk ifade yerine Felaket. Kitap boyunca büyük harfle yazılır felaketin F’si. Özel vurgu için yapar yazar bunu. Ancak konuşma dilinde büyük harfin etkisi kaybolacaktır. Yaşanmış olanların bir süre sonra ‘olgulaştırılmaları’ ve yaşama takındıkları mesafe gibi. Ama ısrarcıdır Nichanian -en azından yazı dilinde!
Bu noktada yazının işlevselliği sorusu devreye girer. 1895-1896’da Doğu Anadolu’da, 1909’da Adana’da yaşananlar, sonrasında 1915-1916’da yaşananlar. Zabel Yesayan’ın yapıtlarında, yazıdan yansıyan böylesi bir tanıklığın izlerini görmek mümkündür. Onun 1911’de yayımlanan ve tanıklığın en ünlü kitabı olan Averagnerun meç (Yıkıntılar Arasında) bir özdeşleşme çabasıdır aslında. Nichanian, Yesayan’ın bu çabasını şöyle aktarır: "Yesayan yıkımla yüz yüze gelmek istiyordu, yıkımın eksiksiz bir gösterimine ulaşmak istiyordu. Kendine şunu soruyordu: ‘Yazının ve tahayyülün Felaket’le eşit olabilmesi için ne yapmalı?’ Görev gereği olarak gittiği Adana’da tanık olduklarını yazarken başka bir noktada durması gerektiğini biliyordu Yesayan. Yıkımın kalbine ulaşmak, ürkek bakışlı yetimlerin gözlerinin içine bakmak, delirtilmiş insanlıkla karşı karşıya gelmek, acıyı tahayyül etmek için resmi göreviyle ilgili olan her şeyi ve bu görev gereği yerel ve merkezi yetkililerle kurulacak gergin ilişkileri tümüyle ve kesinlikle bir kenara koyması gerekiyordu. Üstelik sorumluluğunun ayrıntılarını ve adaletteki savsaklamaları da bilmezden gelmeliydi. Zabel Yesayan’ın benimsediği tanık konumunun en güçlü özelliği ve bu konumu tekil kılan yan buydu."
Nichanian, Yesayan’ın 1911’de sarf ettiği bu sözlerini 1915’ten sonra tekrarlayamadığını söyler. Ona göre "Yıkıntılar Arasında"nın önsözünde ortaya koyduğu yaklaşımı kendinin bile yeniden yorumlaması ve yeniden oluşturması imkansızdır Yesayan’ın. Yine de şunu bilmemizi ister Nichanian: ‘Onun Yıkıntılar Arasında adlı kitabındaki tanıklık, yaşanan Felaket’in edebiyata dönüşebildiğini kanıtlayan tek Ermenice eserdi.’
TANIKLIĞIN ÖTESİNDE!
Genel olarak bir Felaket edebiyatından mı bahsetmektedir bize Nichancian? Elbette hayır! Gaddarlıkları anlatan eserlerden bahsetmeyecektir o bizlere. Tıpkı Hoşagan’ın yazdıklarında olduğu gibi "Hem konuşmanın imkansızlığını sınayan kişi hem de bu imkansızlığa tanıklık eden kişi"nin elinden çıkan metinlerdir, sözünü ettiği. Ve metnin kendisi de hem bir belgedir hem de filolojik yönden incelenebilecek bir eser. Hoşagan’ın Çankırı Hapishanesi’ni anlatışını ve o sahnedeki Felaket’e yaklaşımını buna örnek gösterir Nichanian.
Bununla birlikte yazar edebiyatın bu konudaki ‘sahiciliğine’ vurgu yapsa da onun gerçek bir tanıklık yapamayacağını da teslim eder. Evet, doğrudur: Tanıklığın ötesindeki bir dilsel eylem, tanıklık etmenin mümkün olmadığı böylesi bir Felaket’e ‘tanıklık’ edebilir. Dilin kendi sınırlarına çekilmesi , böylelikle bambaşka bir tecrübenin ortaya konmasıdır bu. Dili kendi sınırları içersine taşıyan bu eylemin kendisidir edebiyat. Ancak... ‘Başarısız’ bir tanıktır -yine de! Üstelik çok uzun vadeye yayılabilecek bir eylemdir de. Peki o halde bizi Felaket’e ulaştıracak daha kısa yolların varlığı mümkün müdür değil midir?
Nichanian, bu yolların mümkün olabildiğine dikkat çekiyor. Zihnimizde tartışmaya açtığı sözcüklerse özür, yas, affetmek... Gerisini siz okurlara bırakıyorum. Bu güzel ve yoğun kitabı yaşamın hayhuyunda atlamayın derim.

Paylaş