VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Temmuz 2013 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Edebiyat insanı çıplak gösterir
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Edebiyat insanı çıplak gösterir

“Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” ve “Olduğu Kadar Güzeldik” kitapları yayınlanan Mahir Ünsal Eriş, kendini, yazma sürecini ve edebiyatını anlattı.


Mahir Ünsal Eriş

Bandırma’da büyüdüm ben. Benim Bandırma’yı, hayat gailesinin peşinden koşmak üzere terk ettiğim yıllara kadar Bandırma’da bir tek kitapevi vardı. O küçücük dükkanda çeşit az, fiyat yüksekti. Neyse ki lise yıllarıma Sahaf yetişti. Kendileri de Bandırmalı olan, Türk mizahının önemli isimleri, karikatürist abilerim Erdal Belenlioğlu, Yaşar Arak, Ömer Pınar ve Ömürden Bakaçhan’dan oluşan bir ekip, Bandırma’nın ilk sahafı olan “Sahaf”ı açtılar. Kitapla gerçek tanışmam tam bu zamana denk gelir.
Sahaf, bir deryaydı. Erdal abi ise dünya şahanesi bir adamdır. Çoğunlukla, okumak istediğim kitapların parasını bile almaz, hatta kendisi kitaplar önerir, onları hediye ederdi. Bugün hâlâ sancılarını çektiğim bu kötü alışkanlığımın en önemli müsebbiplerinden biri Erdal Belenlioğlu’dur.
Yıllar boyunca, hep, elime ne geçerse okudum. Birbirinden ilginç ansiklopedilerden Milli Eğitim klasiklerine, değişik dillerin sözlüklerinden Hayat mecmualarına kadar, Sahaf’tan ele geçirdiğim her şeyi okudum. Sonu gelmiyordu. Bir yerde bahsedilen bir şeyi, başka bir şey okuyarak tamamlamak gerekiyordu ama bir türlü tamamlanmıyordu da. Çünkü okumak bitmiyordu. Dünya ikiye ayrılıyordu artık; yazanlar ve okuyanlar. Okumakta aldığım keyif ve orada bulduğum sonsuzluğa o kadar ikna olmuşum yıllarca kendimi bu ayrışmanın “okuyanlar” tarafında olduğuma ikna ettim. Yazmaya hiç cüret etmedim. Okumak iyiydi, kolaydı; bilmenin bir külfet oluşunu bir yana bırakırsak hiçbir sorumluluk da yüklemiyordu insana. En ufak bir çaba bile gerektirmiyordu, tam tembelliğime göreydi.
Sonra çeviri yapmaya başladım. Buna, Frenklerin deyimiyle, gayet “survival” sebeplerle kalkışmıştım. Dillere ilgim biraz hastalıklı ve yoğuncadır. Zevk için, sevdiğim için dil öğreniyordum. Sonra birileri, dil öğrenmenin, keyfinin yanı sıra, para da edeceğine ikna etti beni. İkna olmayacak gibi değildim. Her yere özgeçmiş gönderdim, sanki yirmi bir yaşında insanın özgeçmişi olurmuş gibi. Yalnızca bir tek yerden cevap geldi; Varlık Yayınları. İlk kitabımı çevirdim. Para kazanmak için niyet edilen bu uğraş, on yıldan fazla bir süre hem meşgalem oldu hem maişetim. Üstüne üstlük kitap okuyordum yine, öyle ya da böyle. Hem de henüz başkalarının bilmediği kitaplar. Çok büyülü bir gizem.
2006 yılında, kırılamayacak bir ricaya binaen bir inceleme kitap yazdım. Kürtçe konuşan Yahudi topluluklarının din, dil ve kültürleri hakkındaydı kitap. Cahil cüretiyle kalkışılmış bir teşebbüs işte. İlk kitabım aslında odur.
Yine de edebiyatla uğraşmak, okumak dışında, hiç ilgimi çekememişti. Cesaret edemiyordum. Bir de edebiyatın, insanı çıplak gösteriyormuş gibi hissettiren bir yanı var. Çekindim, hiç kendimi göresim yoktu. Kendi yazdıklarıma baktığımda, kendi sesini teyp kaydından duyup garipseyen birinin şaşkınlığını hissediyordum. Yazmadım. Hem ben zaten, bütün cümleleri “-mıştır, -maktadır,” diye biten ciddi kitaplar, konusuna çok acayip bakış açıları kazandıran havalı makaleler yazmak istiyordum. Edebiyatı okuması iyiydi ama yazmayı biraz kolaya kaçmak, ciddi işlere girecek cüreti bulamamak sayıyordum. Hoppaca geliyordu biraz, utanıyorum şimdi söylerken bunu.

İYİ Kİ 30’UMA KADAR BEKLEDİM

Otuz yaşındayken kalkıştım ilk kez buna. Yeni bir evde, yepyeni, bana bile yabancı gelen eşyalarla, yapayalnız kaldığım bir zamandı. “Yazayım, belki rahatlarım” diye değil de, “Yazayım, en azından vakit geçer”, diye başladım. İyi ki de otuz yaşıma kadar beklemişim. Daha önce cüret edebilseymişim anlatacak hiçbir şey bulamazmışım gibi geliyor şimdi düşününce.
Bir kez daha anlatayım; hayalim bir roman yazmaktı. On dokuz yaşımdayken, bir banka eşantiyonu ajandaya, şimdi görmekten bile utandığım bir roman yazmıştım. Demek ki isteyince yazılıyor, diye hep aklımın bir kenarında bana cesaret versin diye tuttum bu bilgiyi. Cesaret verdi ama cüret vermeye yetmedi. Öykü yazmaya başladım. Niyetim, cesaret bulabilirsem, yazdığım öyküleri birilerine göstererek benden bir roman çıkar mı çıkmaz mı onu doğrulatmaktı. Zaten dosyamı da yayınevine, yayınlasınlar diye değil, Levent Cantek baksın da bir şeyler söylesin diye götürmüştüm. Bu Emrah’ın (Serbes) fikriydi ama Emel Uzun ve Aksu Bora’nın aracılığıyla oldu.
“Antrenman olsun diye” yazdığım öyküler anlatma iştahımı daha da artırdı. Burada, yayıncıların öyküye gösterdiği teveccüh ve itibarın artmasının da payı var elbette. Şansım yaver gitti diyebilirim, aynı öykülerle aynı yere beş yıl önce gitseydim yalnızca bir çaylarını içip kalkacak kadar fırsatım olurdu belki de.
Ben anlatmayı seviyorum. Çocukluğumdan beri, ellerimi kollarımı sallaya sallaya, lafın altını üstünü birbirine karıştıra karıştıra anlatmaya çok tutkunumdur. O nedenle yazmak uğraşımın basit bir anlatma telaşından daha büyük iddiaları olmadığını belirtmek isterim. Hepsini, “hazır yeri gelmişken” anlatıverdiğim şeyler olarak görmeli. Bu yüzden anlatacağım şeylere inanmayı çok önemli buluyorum. Onlara ben inanmazsam başkalarını, gerçekten olduğuna nasıl inandırabilirim. Bir hikâyeyi oturup yazmaya kalkışmadan önce haftalarca, sanki birinden duymuşum da ayrıntılarını hatırlamaya çalışıyormuşum gibi aklımın içinde gezdiririm o yüzden. Oturup yazmaya kıyamam. Yazmaya niyetlendiğimde ise ilk cümlesini ve son cümlesini peşinen bilirim. Aradaki kısımlar hikâyeye göre yazarken oluşur çoğunlukla, kervan yolda düzülür. Şimdi roman yazıyorum ama. Burada bambaşka bir mesai, dikkat ve hassasiyet var. Öyküden edindiğim alışkanlıklar romanda işe yaramıyor pek. Yazmak okuyarak öğrenilmiyor. Okuyarak çok gelişiyor belki ama yazarak öğreniliyor. Roman yazmayı öğrenmek için geç bile kaldığımı düşünüyorum.
İkinci kitabım çıkalı bir ayı geçti. En çok, “ilkinden sonra bunu yazmak seni biraz gerdi mi?” diye sordular. Hayır, hiç. Benim anlatacaklarım vardı ve onları anlattım. Yazarken, onların okunacağını bilmek düşüncesi benim için hâlâ yeni sayıldığından, okunduğunda ne hissettireceğini düşünmeden yazıyorum. Bu da beni o türden incelikli hesaplardan muaf tutuyor.
Şimdi romana başladım. Ne kadar sürer, ne zaman biter bilemiyorum. Ama öyküye roman arası veriyorum. Sadece romanımı yazmakla uğraşacağım. Malum hayat, roman yazmak için, hele de dışarıda bu kadar canlı bir hayat akarken, çok kısa. Şu kısa ömrüme yetiştirmek istediğim romanlar var.



Paylaş