VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ağustos 2016 Pazar | Anasayfa > Haberler > Edebiyat metni yazarın gölgesidir çoğu zaman
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Edebiyat metni yazarın gölgesidir çoğu zaman

Menekşe Toprak’ın “Valizdeki Mektup” kitabı göç, kimlik arayışı, kayıplar ve telafiler, mahalle yitimi üzerine... Toprak, öyküleri için, “Yaşantımın olduğu gibi değil de parçalanmış ya da dejenere olmuş bir şekilde, bir gölge gibi yansıdığını biliyorum,” diyor.

MERVE AKINCI ALMAZ


Öncelikle, “Valizdeki Mektup”un yeni baskısında ne gibi değişiklikler yapıldığını anlatabilir misiniz?
Çok az... Bazı kelime yanlışlarıyla yazım hatalarını düzelttim. Silkeleyip tozunu aldım öykülerin. Bu öyküler uzun süren yazma arayışımın sonucunda gün ışığına çıkartmaya cesaret edebildiğim, içine ruhumu en çok kattığım, hem iyi bir okurun hem de okurdan hiçbir beklentisi olmayan genç bir yazarın metinleri. Bu halleriyle de cesur öyküler bence. Günahları ve iyilikleriyle de korunsunlar istedim.
n Öykülerinizde öne çıkan tema; yalnızlık...
Ben yalnızlığı sevenlerdenim. Soyaçekim diyelim, babam da yalnızlığını seven bir adamdır çünkü. Bazen yazmamın nedenlerinden birinin de bu olduğunu sanıyorum. Hem okur hem de bir yazar olarak edebiyatla geçirdiğim yalnız zamanlar, yalnızlığı en az duyumsadığım, en çok dolup taşabildiğim anlarımdır. Ama yine de kalabalık bir mahallenin ıssız bir sokağında yaşamak şeklindeki yalnızlığı istediğimi de itiraf edeyim. Anlattığım kişilerin yalnızlığı ise geniş çapta böylesi bir sokağı yitiren insanın öyküsü.

Karakterleriniz geçmişi anmadan edemiyor. Canları acımasına rağmen. Geçmişlerinden vazgeçemeyişleri neden?
“Valizdeki Mektup”ta yer alan öyküleri yirmili yaşların sonları, otuzlu yaşların başlarında kaleme almıştım. Koşuşturmaların, yaşamla ilgili büyük keşiflerin ardında birden durup geriye bakmaya başladığım bir dönemdi bu. Bir neden bu olsa gerek. Diğer bir neden ise, öykülerin olgunlaştığı ortam ve içinde bulunduğum ruh hâli olabilir. Bu öykülerin hepsini Berlin’deyken yazmıştım, Ankara’dan Berlin’e birkaç yıl önce gelmiş, sadece ülke ve şehir değiştirmekle de olsa, önemli kırılmalar yaşamıştım. Uzaktayken geri dönüşler, geride bırakılanın hatırası, özlemi hakiki bir geçmiş arayışına götürüyor insanı.

Karakterlerinizin geçmişle karşılaşması ilginç tesadüflere dayanıyor. Hayat gerçekten tesadüflerle mi örülü sizce?
Öykülerimdeki tesadüflerin bir arayışın, bir isteğin ya da bir düşüncenin sonucunda öykü kişilerimin karşısına çıkanlardır. Kitaba adını veren “Valizdeki Mektup”tan örnek vereyim. Berlin’de büyümüş olan ben-anlatıcı Türkiyeli genç bir kadın, Yahudi soykırımı üzerine o kadar çok şey okumuş, izlemiş, dinlemiş ki İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların ne yaşadığını merak edip müze hâline getirilmiş eski bir sığınağa girer. Ama aslında aradığı şey, o sığınakta onun gibi geçmişin peşine düşmüş diğer ziyaretçilerin gizleri değil, kendisininkiyle ilişkilendirebileceği ve anlatabileceği başka bir hikâyedir. Onunla karşılaştığında da bize bir öykü anlatmaya başlar zaten. Bu hâliyle de bulduğu şey tesadüfen değil, çocukluğundan beri içinde taşıdığı kendi hikâyesidir, bir arayışın, bulma isteğinin sonucunda karşısına çıkan bir valizdir.

Bir söyleşinizde Almanya/Türkiye, Almanca/Türkçe çelişkinizden bahsetmişsiniz. Öteki olma hali yazınınıza nasıl yansıdı?
Hangi söyleşi olduğunu hatırlamıyorum, ama böyle bir dönemim oldu. Bunun nedenlerinden biri göç nedeniyle parçalanmış, fertleri birbirine yabancılaşmış bir ailenin hikâyesini anlatan “Temmuz Çocukları” romanımda ötekilik kavramıyla çok fazla yüzleşmiş olmamdı sanırım. Kendi ötekiliğimle çok uğraştığım bir dönemdi bu. Ayrıca romanın Alman karakteri Klaus nedeniyle çok fazla Almanca metin okuyordum. Romandaki uzun cümlelerde, detaylı betimlemelerde biraz da Almancanın tınısı var sanırım. Ama 2009 yılından beri, ağırlıklı olarak İstanbul’da yaşıyorum, uzaktayken Türkiye’de herkesin birlik kurduğu gibi bir duygu yaşarken, bunun böyle olmadığını öğrenmiş oldum. Bakıyorum şimdi, herkes başka bir öteki. Benim ötekiliğim ise duruyor yerinde, sadece belki biraz daha büyüdüm, kendimi daha az ciddiye alır oldum. Bu yüzden eskisi kadar acıtmıyor.

Öykülerinzde yaşamla ve zamanla uyumsuzluk, yerleşik olamama hâli hakim. Sizin yaşamınızla örtüşüyor mu?
Kendimizi en çok edebiyatta ele verdiğimizi düşünüyorum. Çünkü bana göre kurgusal metinler yazarına bir çeşit özgürlük ve özgüven veriyor. Yazar kendini en sansürsüz, en sakınmasız halde ortaya koyuyor. Ben en azından en çok edebiyatta özgürleşiyorum. Gevezeleşiyor, konuşabiliyor, tartışıyor, itiraz edebiliyorum. Çünkü bir edebiyat metni yazarın gölgesidir çoğu zaman. O gölge bazen uzar, sahibinin boyunu aşar, ışığa göre aslına benzemeyen şekiller alır, bazen de öyle kısalır ya da silikleşir ki yazar görünmez olur. Bu öykülere ise yaşantımın olduğu gibi değil de parçalanmış ya da dejenere olmuş bir şekilde, bir gölge gibi yansıdığını biliyorum. Kurgusal metinlerdeki yazarın varlığını ben biraz rüyalara benzetiyorum. Gerçekliğin rüyalarımızda parçalanıp umulmadık resimlerle, insanlarla karşımıza çıkması gibi bu.

Son dönemin yakından takip edilen yazarındansınız. Tercih edilmenizin nedeni sizce nedir?
Siz böyle söyleyince mutlu oldum. Ama gerçek şu ki, sevilip sevilmediğimi ya da ne kadar sevildiğimi bilmiyorum. “Valizdeki Mektup” ilk kez yayımlandığında, öyküler için “karanlık ama sahici” şeklinde yorumlar yapılmıştı. “Temmuz Çocukları”, “Ağıtın Sonu” romanım için de benzer yorumlarla karşılaştım. İnsan kendi metinlerinin iyi olduğunu düşünse de, yine de bundan hiçbir zaman emin olamıyor. Ama şunu söyleyebilirim: Yazıda gerçekçi ve dürüst olduğumu sanıyorum. Lüzumsuzca uzatılmış, zorlama benzetmeleri, imgelere boğulmuş metinleri ne okumayı ne de yazmayı seviyorum. Öte yandan çoğu kahramanlarım kadındır, bazılarının kültürel kodları benimkine de yakındır ama ben bu kadınları yüceltmeyi hiç tercih etmedim. Okurda eğer böyle bir sevgi varsa, nedeni bunlar olabilir ya da ben bunların neden olmasını diliyorum. Ama her şeyden önce edebiyatseverlerin metinlerimde bir edebiyat lezzeti yakalamış olmalarını umuyorum.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam