VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
29 Ekim 2009 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Edebiyat tarihinde ne sırlar gizliymiş!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Edebiyat tarihinde ne sırlar gizliymiş!

""Günün birinde geleceğime ve seni geri getireceğime inan lütfen!"" Bachmann""ın Celan""a yazdığı bir mektuptan…

Hamdi Koç

Celan"la ilgili biyografik çalışma azdı. Son yıllarda Celan"ın oğlunun çabalarıyla iki mektuplaşması yayınlandı. Biri karısıyla, diğeri Ingeborg Bachmann"la. Bu iki kitap da henüz İngilizceye çevrilmedi. Biz bugün, Türkiye"de, bütün İngilizce konuşan dünyanın okurlarından daha şanslı olduğumuz ender anlardan birini yaşıyoruz. Paul Celan-Ingeborg Bachmann mektupları Türkçeye çevrildi. Teşekkür etmeden önce gurur duyduğumu söylemeliyim. "Kalp Zamanı" yayıncılığımız için büyük bir başarı. Çünkü, biliyoruz ki, şiir de mektup da biyografi de memlekette pek "gitmiyor." Bunu göze almışlar, büyük İngiliz/Amerikan yayınevlerinin bile girmeye heves etmedikleri bir işe girmişler ve başarmışlar. Kitaplıklarımıza değil başuçlarımıza olağanüstü ifadelerle ve müzikle dolu bir kitap, bir çeviri klasiği hediye etmişler. Hediye diyorum, çünkü karşılığında sadece ayağa kalkıp, önümüzü ilikleyip teşekkür edilebiliyoruz.

Yayımlanmış bunca biyografiye, otobiyografiye, anı ve mektuplaşmaya-yazışmaya rağmen yazarlar ve hayatları hakkında hala yeni bir şey öğrenebiliyoruz. Hayat tarihi de, tıpkı tarihin kendisi gibi, yeni malzeme bulundukça yeniden yazılıyor. Bir tavan arasındaki bir sandıkta bir defter günışığına çıkıyor ya da bir emanetçinin veya mirasçının ölesiye sakladığı bir deste mektup sonunda bir sebeple serbest bırakılıyor, halka mal oluyor. Edebiyat arkeolojisi diye ayrı bir uzmanlık dalı kurulmalı. Edebiyatçıların yaşadıkları havalilerde kazı, temas ettikleri kişilerde sondaj çalışması yapmalı. Kim bilir neler ortaya çıkar.
Her hayattan geriye bize anlatılandan daha fazla şey kaldığına eminim.

YERSİZ, YURTSUZ BİR ŞAİR
Celan"ın hayatı da Felstiner"in biyografisinde (ve elbette ansiklopedik kaynaklarda) anlatıldığından, haliyle, daha zengin olmak zorundaydı. Felstiner"in kitabının edebi/eleştirel biyografi olduğunu kabul edersek yakın gelecekte şöyle "full" bir biyografi beklemeye hakkımız olduğunu düşünüyordum -hala da düşünüyorum. İngilizce Celan kütüphanesi, söylemeliyim ki, hayli zayıf. Şiirler ve bir miktar düzyazı çevrildi ama geride pek bir şey yok. Bilenlerden öğrendiğime göre Almanca kütüphane de pek öyle zengin değil. Oysa Celan ana dili Almanca olan, şiirlerinin önemli kısmını Almanca yazmış bir şair. Ama, acıdır, Alman şairi olarak kabul gördüğünden emin değilim. Sağlığında şikayetçi ve muzdarip olduğu yurtsuzluk, ölümünden kırk sene sonra, anlaşılıyor ki, onu hala biraz ortada bırakan bir nitelik. Sanki şu meşhur "Wandering Jew" imgesi modern zamanlarda tek başına, bütün yüküyle taşısın diye, Celan"ın üstüne yıkılmış. Ve adam bu sahipsizlik yükünü sadece elli sene taşıyabilmiş, 970 senesinin Nisan ayında bir gün (tam ne gün olduğu bile belli değil) kendini Seine nehrinin sularına bırakıncaya, yokluğu günler sonra fark edilinceye, fark edilince de "belki Prag"a gitmiştir" deninceye ve nihayet on gün sonra cesedi nehrin on kilometre aşağısında bir balıkçı tarafından bulununcaya kadar.

Proust Yahudiydi ama Fransız romancıydı; Kafka Yahudiydi ama Çek romancıydı; Mahler Yahudiydi ama Avusturyalı besteciydi. Celan Yahudiydi ama hiçbir ülkenin şairi olmadı -yapmadılar. Belki şimdi ona saygı duyanlar onu tüm ihtişamıyla, tek başına, "Yahudi Şair" olarak anmalılar. Almanca yazmasının ise sadece bir rastlantı olduğunu söylemeliler.
Celan"ın doğduğu şehir bile gezgin. Çernovitz o doğduğu zaman Romanya"daymış, savaşta Rusların eline geçmiş, şimdi, son olarak Ukrayna"da kalmış. Celan"ın ana dili Romence olacakmış ama ne ironidir, Alman/Avusturya kültürüne hayran olan annesi Almanca olmasında ısrar etmiş. Savaş sırasında annesi ve babası toplama kampına gönderilmiş ve orada ölmüşler, Celan ise bir Alman çalışma kampına yollanmış ve nasıl olduysa o kamptan sağ çıkmış. Romanya"yı Ruslar işgal edince Viyana"ya kaçmış (bir Avusturyalı şair olan Bachmann"la burada tanışıyor) ama kısa süre sonra oraya da ait olmadığını hissedip Paris"e taşınmış, Fransız vatandaşı olmuş, bir Fransız kadınla evlenmiş. Gerisi şiir, çeviri, geçim derdi. Uzun yıllar yayıncılarla, eleştirmenlerle boğuşmuş, hep haksızlığa uğradığına inanmış ve elbette her fazla-iyi, fazla-kişisel sanatçı gibi haksızlığa uğramış (ona haksızlık edenlerin, aradığı kabulü ya da ihtiyaç duyduğu promosyonu ondan esirgeyen yayıncı ya da eleştirmenlerin hiçbirinin adını bugün hatırlamıyoruz: Bu da şiirin adaleti!)
Gelgelelim bu küçük adamlar hayat zorlaştırma becerisine sahipler; hele de karşılarında Celan gibi sanki soykırımdan sağ çıktığı için, anne babasının evden alındığı gece tesadüfen evde olmayıverdiği için vicdan azabı çeken, ruhsal direncinin, mücadele gücünün ciddi bir kısmını çok haklı olarak geçmişte bırakmış kırılgan, yaralı biri olunca iyice yıkıcı bir güç haline gelebiliyorlar. Celan"ı, iyice büyümeye başladığı zaman (Heidegger"in bile hayranlığını kazanmıştı) intihalle suçlamaya kadar vardırdılar işi. Sonradan tabii mesele aydınlatıldı, yalan çürütüldü, prestije halel gelmedi filan ama gerekli hasar verilmiş, adamcağızın ruhunda derin bir yara daha açılmıştı -hem de bütün dengesini bozacak kadar derin bir yara.
Celan"la ilgili biyografik çalışmanın kıtlığından bahsetmiştim. Son yıllarda Celan"ın oğlunun çabalarıyla iki mektuplaşması yayınlandı. Biri karısıyla mektuplaşması, diğeri Ingeborg Bachmann"la. Bu iki kitap da henüz İngilizceye çevrilmedi. Biz bugün, Türkiye"de, bütün İngilizce konuşan dünyanın okurlarından daha şanslı olduğumuz ender anlardan birini yaşıyoruz. Bu kitaplardan ikincisi, Paul Celan-Ingeborg Bachmann mektupları Türkçeye çevrildi. Teşekkür etmeden önce gurur duyduğumu söylemeliyim.

EDEBİYAT TARİHİNDE NE AŞKLAR GİZLİYMİŞ
Bir Celan meraklısı olarak Celan"ın Bachmann"la bir tür bir ilişkisi olduğunu biliyordum. Ama tam nasıl bir ilişki, bilmiyordum. Anlatıldığı bir kaynak vardıysa da herhalde kolay ulaşılabilir bir kaynak değildi. Bu kitabı okuyunca nihayet öğrendim (insan böyle şeyleri merak ediyor, ne yalan söyleyeyim; edebiyat magazininin de ayrı bir tadı var!) Celan ve Bachmann kuvvetli bir aşk yaşamışlar. Celan Viyana"dayken başlayan aşk Paris"e taşındıktan sonra da devam etmiş. Sonra ayrılık, ikisinin de hayatına başkaları girmiş, Celan evlenmiş, Bachmann Max Frisch"le yaşamaya başlamış, ama birkaç yıl sonra aşkları yeniden alevlenmiş, sonra tekrar ayrılmışlar filan ama hep dost olmuşlar. Hikayenin genel çizgisi o kadar önemli değil. Aşk, işte! Önemli olan, bu mektupları istisnai metinler haline getiren, aşkın nasıl ifade edildiği. Ben, uzun zamandır, böyle güzel yazılmış, böyle şiirli mektuplar okuduğumu hatırlamıyorum. Bir kaç örnek:

Bachmann"dan Celan"a:
"Geçen ilkbaharın nasıl bir anlamı olduğunu hala bilmiyorum. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmek istediğimi bilirsin. Güzeldi o ilkbahar ve şiirler, birbirimizle yaptığımız o şiir."

Bachmann"dan Celan"a:
"Senin o yabancı, siyah saçlı başını ellerimin arasına alıyorum, göğsündeki taşları itmek, karanfilli ellerini serbest bırakmak ve şarkı söylediğini duymak istiyorum."

Bachmann"dan Celan"a:
"Günün birinde geleceğime ve seni geri getireceğime inan lütfen."

Doğrusu, Celan hiç olmazsa ömrünün birkaç yılı boyunca şanslı adammış! Hangi erkek hangi kadından böyle mektuplar almıştır! Öte yandan, Bachmann Celan kadar şanslı değilmiş çünkü Celan"ın depresyonu, kararsızlığı, güvensizliği, öfkesi onu hep ilgi ve korunma bekleyen bir adam durumunda bırakıyor. Onun bu tutukluğu aşk edebiyatı açısından bir kayıp elbette, ama Celan"ın iç dünyasını anlamamız açısından hayati öneme sahip. Sözgelimi "piyasa"nın ona yaptığı haksızlıklara ne kadar içerlediğini ve yukarıda sözünü ettiğim intihal meselesini nasıl dert ettiğini burada öğrendim.
Mektuplar ilerledikçe hem iki büyük şairi, hem iki dertli insanı, hem de edebiyat dünyasını tanıyoruz. Sahneye Max Frisch, Heidegger, Böll, Grass gibi karakterler çıkıyor ve mektuplar aşk mektupları derlemesi olma özelliğini kaybetse de bir geniş hayat özeti olmak gibi istisnai bir özellik kazanıyor. Geçim sıkıntısının, sözgelimi, herkes için ne büyük bir dert olduğunu görüyoruz. Ya da politikanın ne sinsi bir güç, tarihin ne büyük bir kabus olduğunu. Bayan Celan"ın Bachmann"a yazdığı mektuplara ise, tadını kaçırmamak için fazla sözünü etmeden, bilhassa dikkatinizi çekmek isterim.
"Kalp Zamanı" dünyayı Amazon.com"un Top 10 List"inden takip etmeye fazlasıyla meyyal yayıncılığımız için büyük bir başarı. Bu kitabı seçtikleri için bir kere Turkuvaz Kitap"ı hararetle tebrik etmek lazım. Çünkü, biliyoruz, şiir de mektup da biyografi de memlekette pek "gitmiyor." Bunu göze almışlar, büyük İngiliz/Amerikan yayınevlerinin bile girmeye heves etmedikleri bir işe girmişler ve başarmışlar. Tabii övgünün en büyüğü İlknur Özdemir"e. Kitaplıklarımıza değil başuçlarımıza olağanüstü ifadelerle ve müzikle dolu bir kitap, bir çeviri klasiği hediye etmiş. Hediye diyorum, çünkü karşılığında sadece ayağa kalkıp, önümüzü ilikleyip teşekkür edilebiliyoruz.

INGEBORG BACHMANN

20. yüzyılın en önemli kadın şairlerinden olan Ingeborg Bachmann, 1936 yılında Avusturya"nın Klegenfurt kentinde doğdu. Felsefe, psikoloji ve Alman filolojisi eğitiminin ardından 1949 yılında Heidegger"in varoluşçuluk felsefesi üzerine yazdığı tezle Viyana Üniversitesi"nde doktorasını verdi. Bir süre Avusturya radyosunda metin yazarı ve editör olarak çalıştı. Bachmann, 1947 yılında Nazilerin zarar verdiği Alman dilini ve edebiyatını diriltmek için kurulan ve üyeleri arasında Günter Grass gibi isimleri barındıran bir edebi topluluk Gruppe 47 grubunun üyeleri arasında yer aldı. İçinde bulunduğu durumu "bir kelime eksik! nasıl adlandırmalıyım kendimi/ mecbur kalmadan başka bir dile sığınmaya" dizeleriyle anlatan Ingeborg Bachmann, 1948-1949 yıllarında ilk şiirleri yayınlandı. 1959-60 döneminde Frankfurt Üniversitesi"nde yeni kurulan Şiir Sanatı kürsüsüne doçent ünvanıyla ders verdi. 1964"te Georg Büchner Ödülü"nü alan Bachmann, 1965"ten itibaren Roma"da yaşamaya başladı. 1973"te çıktığı Polonya yolculuğunda Auschwitz ve Birkenau toplama kamplarını gördü. "Çok anlamlı olabilirdi: Tükenmekteyiz/ gitmek zorundayız, çağrılmadan geliriz" dizelerini hatırlatırcasına aşırı dozda uyku ilacı alan, elinde yanık sigarayla uyuyakalınca dairesinde çıkan yangında ağır yaralanan Ingeborg Bachmann, 1973 yılında Roma"da vefat etti. "Ertelenmiş Zaman", "Büyük Ayı"ya Çağrı", "Otuzuncu Yaş", "Frankfurt Dersleri", "Malina" isimli eserleri Türkçeye çevrildi.

PAUL CELAN

"Dünya çekti gitti, ben seni taşımalıyım" dedi ve gitti

II. Dünya Savaşı sonrası Alman edebiyatının güçlü ve çağdaş seslerinden Rumen asıllı Avusturyalı şair Paul Celan, 1920"de Romanya"da Almanca konuşan Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Paris"te 1938 yılında başladığı tıp eğitimini II. Dünya Savaşının patlak vermesiyle yarım bıraktı. Romanya"ya dönmek zorunda kalan Paul Celan, savaşın bitimine dek on sekiz ay toplama kampında tutuldu ve sağ kalmayı başarabildi. Şair, "bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor/ bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan" dizelerinde anlattığı toplama kamplarında anne-babasını kaybetti. 1945-1947 yılları arasında Bükreş"te çevirmenlik ve düzeltmenlik yaptı. 1947"de kurulup Alman dil ve edebiyatının en gözde edebiyat gruplarından Gruppe 47"nin üyelerinden olan Paul Celan,1948"de Paris"e yerleşti. Şiir kitaplarının yanı sıra Cocteau, Michaux, Rimbaud ve Valéry gibi sanatçılardan yaptığı çevirilerle 1958"de Bremen kenti edebiyat ödülünü, 1960"ta Georg Büchner Ödülü"nü, 1964"te Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Büyük Ödülü"nü kazandı. 2. Dünya Savaşı"nın kendisinde bıraktığı izleri bir türlü silemediğini söylenen Paul Celan,1970 yılında kendini Seiné Irmağı"na atarak intihar etti. Şairin,Türkçede "Bademlerden Say Beni", "Haşhaş ve Bellek", "Dil Kafesi" isimli eserleri yayınlandı.


(1948 Noel"i)
Sevgili, sevgili Paul,
Geçen İlkbaharın nasıl bir anlamı olduğunu hâlâ bilmiyorum. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmek istediğimi bilirsin. Güzeldi o ilkbahar, ve şiirler, birbirimizle yaptığımız o şiir.
Bugün seni seviyorum, o kadar aklımdasın ki… Bunu sana mutlaka söylemeliyim, eskiden bunu söylemediğim çok olurdu.
Zaman bulur bulmaz birkaç günlüğüne gelebilirim. Sen de beni görmek ister miydin acaba? Bir ya da iki saat.
Çok, çok sevgiler!
Senin Ingeborg"un

(31,Rue des Ecoles
Paris,20 Ağustos 49)
Sevgili Ingeborg
Biliyorsun: İnsan önemli kararlarını hep tek başına almalıdır. Paris"i mi yoksa Amerika"yı mı seçmen gerektiğini bana sorduğun o mektubunu aldığımda buraya gelseydin ne kadar sevineceğimi sana söylemek isterdim. Bunu neden yapmadığımı anlayabiliyor musun Ingeborg? Benim yaşadığım kentte yaşamanın senin için biraz(yani, birazdan daha fazla) anlamı olsaydı bana akıl sormazdın diye düşündüm, tam tersine.
(…)
Ne kadar yakınımda ya da uzağımdasın Ingeborg? Bana söyle ki seni şimdi öperken gözlerini kapayıp kapamadığını bileyim.
Paul

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam