VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ağustos 2013 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Edebiyatın Mozart’ı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Edebiyatın Mozart’ı

Thomas Mann, edebiyatın Mozart’ıdır bana göre. Alman geleneğinden olsa gerek uzun cümlelerle yazar ve bunun farkındadır.


Levent Tülek
leventtulek@gmail.com


Almanya’da burjuva bir ailenin oğlu olarak 18. yüzyılın sonunda doğmuş olan yazar, öncelikle sahip olduğu sınıfsal kesimin röntgenini çıkartır eserlerinde. Önce üstün (!) Alman ırkının estetik damarlarından beslense de faşizmin ayak sesleri kulakları tırmaladığında kaçıverir anavatanından. Amerika’da yaşadığı yıllarda da Amerikalı olmaz hiç. Çünkü o bir Avrupalıdır ve eserlerini hep o coğrafyadan bakarak yazar. Schopenhauer ve Nietzsche’den etkilenir ve sonrasında kendisi Hess dahil tüm Alman ve Avrupalı yazarları etkiler (Bizde de Orhan Pamuk’u). Bu Nobelli, 20. yüzyılın büyük yazarının bir kitabı daha huzurunuzda şimdilerde.
Daha önce birçok Mann kitabı yayınlamış olan Can Yayınları Thomas Mann’ın toplu öykülerinin ikincisini yayınladı: “Mario İle Sihirbaz”. Daha önce 2011’de “Zor Saat” başlığında yayınlanan öykülerinden sonra “Mario ve Sihirbaz” öykü kitabı, yeni bir Thomas Mann keşfine çıkmak için yeterince heyecan verici. Bilenler zaten biliyorlar. Almanca aslından okuyanlar zaten Mann külliyatını bitirdikleri için böbürleniyorlar ama biz fani Almanca bilmeyen okurların elinden, çevirmen Sami Türk’e teşekkür etmekten ve kitabı satın almaktan başka bir şey gelmiyor maalesef.
Gelelim “Mario ile Sihirbaz”a.
Yazarın 1919 ve 1943 yılları arasında yazdığı beş adet öyküden oluşuyor kitap. Her şeyden önce yazarın kronolojisi açısından kayda değer bir karşılaştırma imkanı bulmak başlı başına tatmin edici. Gerçi daha genç yaşlarında yazdığı ve ortalığı kavurduğu “Buddenbrooklar”, “Tonio Kröger”, “Venedik’te Ölüm”, “Büyülü Dağ” şaheserlerinin yanında bu öykülere “olgunluk ürünleri” diyerek ikinci sıraya koyabiliriz ancak yine de yazarın kendini yenileme, değiştirme, yok etme ve yeniden var etme süreçlerinin hiç bitmediğini anlamak için önemli bir seçki olarak görebiliriz “Mario ile Sihirbaz”ı.
Kitapta ilk olarak manzum yazılmış bir öykü çıkıyor karşımıza. “Yavrucağın Şarkısı”. Her Alman edebiyatçı için tanrısal bir değeri olan Goethe etkisiyle şiirsel bir düzyazıda ustalığının doruğuna çıkmış Mann. Çevirmenimize bir kez daha bu zor manzumeyi anlaşılır kıldığı için teşekkür etmek gerekir diye düşünüyorum. İkinci öykü için, çok bilinen bir Avrupa mitine Mann bakışı diyebiliriz kısaca. Tristan ve İsolde tıpkı bizim çok iyi bildiğimiz Yunan tragedyalarından da bolca esinler taşıyan bir öykü. Güçlü, kariyerli ve yakışıklı Tristan’ın kral olan amcası Marke’ye kurallar gereği elleriyle teslim ettiği güzeller güzeli İsodle’ye âşık olması ve onun için entrikalarla ve savaşlarla dolu bir mücadelenin ardından trajik bir sonla vuku bulan destansı hikâyesi anlatılıyor. Bu efsanenin Thomas Mann tarafından hem karakterleri hem de olay örgüsünü mitolojik kalıpları bozmadan yorumlanması yazarın büyüklüğünü anlamak için iyi bir fırsat.

TUHAF BİR ÖYKÜ

Gelelim beni etkileyen hikâyeye. Yani adını kitaba veren öyküye: “Mario ile Sihirbaz”. Kitabı okuduğumda güney beldelerinden birinde tatildeydim. Ve tıpkı öykünün geçtiği İtalya’nın deniz kenarı sayfiyelerinden Torre di Venere gibi şezlonguma uzanmış Akdeniz’in dingin ve sımsıcak güneşi yutup daha da mavileşen sularını seyrediyordum. Öyküyü eşzamanlı değil ama benzeşen bir coğrafyayı soluyarak okumaktan çok büyük bir keyif aldım. Öykü muhtemelen yazarımızın çocukluğunda ailesiyle çıktıkları rutin bir deniz kenarı tatilinden anılar çağrıştırmakta. İki çocuklu ailenin tatil yaptıkları Torre’ye Cipolla adında küstah bir sihirbazın gelmesi ve ailenin çocuklarının ısrarı ile bu acayip gösteriye gitmeleri anlatılıyor bu şahane öyküde. Öykü Thomas Mann’ın ayrıntıcı ve mükemmeliyetçi tasvirlerinin şemsiyesi altında mizahı yüksek ama bir o derece de gerilimi kuvvetli bir olayı nakşediyor. Garip, ucubik ve tuhaf bir öykü bekliyor okuyucuyu. Detaylı ve rahat anlatımıyla okuyucusunu da dahil ediyor zalim ve korkunç görünümlü sihirbazın gösterisine. Yine her öyküsünde olduğu gibi dünyayı pek de kabullenesi bir yer olmayarak resmedip ve tabii ki buna yakışan bir dramla.
Kendi çocukluğunun bir izdüşümü gibi görünen “Karmaşa ve Erken Istırap”, bir burjuva ailesinin sıradan bir gününü anlatıyor. Ailenin evinde geçen partide kendinin de dahil olduğu sınıfa çuvaldız batırırken şefkatli davranıp adaleti elden bırakmıyor. “Kanun” öyküsü ise yine Tristol ve İsodle gibi bilinen bir hikâyenin Mann versiyonu. Üstelik bu kez dinsel bir miti yeniden vücuda getiriyor yazar. Binlerce yıl önce Mısır’da Musa’nın ve diğer malum dinsel karakterlerin kendi öğretileri uğruna çektikleri ızdıraplar, gerilimler ve çatışmaların anlatıldığı “Kanun”, Mann’ın neredeyse bir novella uzunluğunda nefessiz okunan epik bir eseri.
Can Yayınları’ndan çıkan “Mario ile Sihirbaz” bu yazın sürprizlerinden. Thomas Mann sevenler için birebir. Bilmeyenler için keşif vakti.

BAUDELAIRE PARANOYASI

Bu kitabı okumaya başladığımda tatil yaptığım belde İngiliz turistlerle doluydu. Çoğunluğunda gözlemlediğim ise içip dağıtmak ve ucuz bestseller kitap okumalarıydı. Dünyanın her yeri kendi evleriymiş gibi rahat, gürültücü ve saygıyı pek de önemsemeyen “Emperyalist refleksleri genlerine bulaşmış şamatacılar” diyebileceğim şoven bir paranoyayla izledim onları. Bu kitabın bana hediye ettiği eğlenceli bir paranoyaydı. Zaman zaman bu düşüncelerin git gelinde izledim onları. Okuduğum kitap ise İrlandalı yazar Ken Bruen’in Londra’da geçen romanı “Baudelaire Paranoyası”ydı. Sel Yayıncılık’tan çıkan kitabı okumak için mükemmel bir atmosfer yakalamıştım. Çünkü Thatcher döneminde 20. yüzyılda neredeyse ilk kez bu kadar yoğun bir ekonomik kriz, işsizlik ve bunalım yaşayan adanın şaşkın insanlarının kibarlıktan kabalığa ve vahşiliğe geçiş durumlarının geriliminde bir öyküyü kapsıyor kitap. Baudelaire şiirlerinin kışkırtıcı kılavuzluğunda ilmek ilmek bir noir tasarlamış Ken Burien.
Alt sınıftan bir muhasebeci olan Michael Shaw bir barda uçuk kaçık Laura ile tanışır. Bu tanışma aslında bu sıradan insan için sonun başlangıcıdır. Eşcinsel ev arkadaşı Brad ve kız arkadaşı Brenda ile rutin bir hayatı olan Mike’ın Laura’nın ailesinin evindeki partiye gitmesiyle tuhaf, ürkütücü, ahlakdışı ve paranoyak bir serüvenle hayatı değişir. Kışkırtıcı, agresif ve çekici Laura’nın babası Henry’nin hem ev arkadaşı Brad’le hem de sevgilisi Brenda’yla birlikte olması ile olaylar hareketlenir. Henry, Mike’ı desteklemeye, para ve güç sahibi yapmaya başlar. Ve onu idrak edemediği bu ilişkiler ve davranışlar dünyasına Baudelaire ile götürmeye çalışır. Oysa Baudelaire onu hazza ve varlığa değil önce Henry’i, sonra yakınlarını ve en sonunda da kendini uçuruma götürecek dizelerle yol gösterir kitap boyunca… Sıradan hayatı şimdi bir Baudelaire paranoyasına dönmüştür.
Kitap hem ismi hem de konusu itibarı ile itiraf etmek gerek ki çok cazip. Bir yandan her daim tutkun olunası Baudelaire, bir yandan da ölümcül bir gerilimin süregiden merak duygusu… Bende her iki tatmin duygusunu da yaşatan kitap bence bu yazın en ilginç ve lezzetli kitaplarından biri. Sadece Baudelaire değil, Thatcher dönemi İngilteresi’ndeki entelektüel tüm kodlar da var kitapta. Hem de İngilizlere yakışır bir humorla nakşedilmiş olarak. Kitabı okurken artık retro olmuş popüler kültür malzemelerine de çarpıp duruyorsunuz. Ken Bruen’in daha önceki kitabı “Londra Bulvarı” (Sel Yayıncılık, 2010) gibi burada da keskin bir zeka ve mizah sosu katılmış keyifli bir roman bekliyor sizleri.
Bruen, derdini kısaca, yalın ve sert anlatan bir yazar. Satırlarını zaten herkesin bildiği gereksiz Londra betimlemeleriyle ya da zaten herkesin tahmin edebildiği karakterlerin uzun uzadıya ayrıntılarıyla boğmuyor. Bir tarafı ile sıradan bir karton noir kitabı olma tuzağına düşse de bunu bilinçli yapıp gerilimi daha da tırmandırıyor. Böylece okuyucu nefes almadan hikâyeyi takip edip bu çok eğlenceli ama gergin yolculuğa rahatça çıkarıveriyor. Ken Bruen’in bu konuda usta olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Zaman zaman sokak jargonunu bizim sokak jargonumuzla örtüştürülmesi de çevirmenin bizlere kıyağı olmuş. (Çev.: Avi Padro) Zira bu tarz sokak ağızlarını çevirirken bir filmin ucuz altyazı ya da dublaj tercümesi yavanlığına kurban gidebiliyorsunuz. Oysa bu kitaptaki dil ustaca harmanlanıp önümüze servis edilmiş.
Son olarak yaz geldiğinde ne okumak lazım türünden anaakım trendy zırvalıklarını bir kenara bırakırsak bence her daim okunacak bu iki kitap tesadüfen yaza denk geldi diyelim. Kötü mü oldu? Asla… Bir de şu İngiliz turistler sessiz sahilde bağırarak konuşup şakalaşmıyor olsalardı… Neyse… En azından size sakin ve iyi okumalar diliyorum.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163