VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Haziran 2016 Salı | Anasayfa > Haberler > Elde edemediğimiz şeylerle bir bağ kuruyoruz
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Elde edemediğimiz şeylerle bir bağ kuruyoruz

Birbirine hiç benzemeyen karakterlerin bedellerle dolu hikâyelerini anlattığı “Vurgun Yiyenler” kitabı için Arzum Uzun, “Hepimiz aşktan, arkadaşlıklarımızdan, işimizden, ailemizden vurgun yiyoruz. Kitapta da vurgun etkisi yapabilecek hayatların hikâyeleri var,” diyor.

İPEK CEYLAN ÜNALAN



Aşkın 8 Kusuru” kitabınıza eklemeler yaparak yeniden yayımladınız. Kitabın adı da “Vurgun Yiyenler” olarak değişti. Neden oldu bu değişim? Ne gibi yenilikler eklendi?
İlk kitabım “Aşkın 8 Kusuru”ydu. 17 yaşından 24 yaşına kadar yazdığım öykülerimi bir araya getirmiştim. Ve o hikâyeler çok sevilmişti. Okurlarımın sevdiği yazılarımı, öykülerimi, çektiğim birtakım fotoğrafları bir araya getirip bir kombinasyon yarattım ve ortaya yeni bir kitap çıkmış oldu. Yeni diyorum çünkü kitaba epigraflar dâhil edildi, bazı öykülerin adı değişti, yeni bölümler girdi ve fotoğraflar eklendi. Bu yüzden de kitaba uzun süredir aklımda olan bir isim verdim.

“Vurgun Yiyenler” sarsıcı ve çekici bir isim olmuş. Neden “Vurgun Yiyenler”?Kitapta bir sürü değişiklik yapınca adını da değiştirmek istedim. Vurgun yeme deyimi aklımda hep vardı. Hepimiz hayatta vurgun yiyoruz. Aşktan vurgun yiyoruz, ailelerimizden vurgun yiyoruz. Yaşadıklarımız, deneyimlediklerimiz vurgun etkisi yaratıyor. Burada da vurgun etkisi yapabilecek hikâyeler var. Mesela kadına şiddeti, tecavüzü, bir eşcinsel erkeğin ailesiyle yüzleşmesini, genç bir erkeğin hayatta paraya, güce sahip olup da babasının şefkatine sahip olamamasını, özgürlüğünü arayan bir kadının sonunda yalnız ölmesini anlatan hikâyeler kaleme aldım. Hikâyelerim acıklı ama “Aşkın 8 Kusuru” yayımlandığında editörüm Ece, “Bu kitabı ortaokuldan itibaren okutmaları gerekiyor çünkü çocukların hayatta başlarına neler gelebileceğinin yanıtı var bu kitapta,” demişti. Mesela kitapta, ünlü bir oyuncuya âşık genç bir kızın o oyuncu tarafından tecavüze uğrama hikâyesi var. İnsanların hayalini kurdukları şeylerin acımasız bir yüzü olabileceğini de görmelerini istedim. Slyvia Plath’in dediği gibi: “Sanırım ben seni kafamdan uydurdum.”

‘Hâlinize şükredin’

Birbirine hiç benzemeyen karakterlerin bedellerle dolu hayat hikâyelerini işlemişsiniz öykülerinizde. Hikâyelerin çıkış noktası aşk; ancak hikâyelerdeki aşkın karşılığı, insanın birine sığınma isteği olarak göze çarpıyor.

Evet, tam olarak öyle. Kitaptaki hikâyeler hüzünlü gibi görünüyor ama aslında insanlara “hâlinize şükredin” mesajı veriyor. Hikâyelerin çıkış noktası her ne kadar aşk olsa da; buradaki aşk, birine sığınma, inanma, güvenme isteği, aslında bir arayış. Mesela kafanız bir şeye takıldığında danışabileceğiniz bir arkadaşınız olur ya, ortaokuldan beri arkadaşlarım arasında o kişi hep ben oldum. Bu tamamen şunla alakalı; 6 yaşına kadar tek çocuktum. Hep okuyacak bir şey bulurdum. Çok sıkılıyordum çünkü. Herkesten fazla okur, herkesten fazla izlerdim. İzleyici koltuğunda o kadar çok oturdum ki, çok az yaşadığımı bile söyleyebilirim. İlk kitabım yayımlandığında 24-25 yaşındaki birinden böyle sert ve çarpıcı öykülerin nasıl çıktığı merak ediliyordu. Hatta, “Başkasına yazdırmış olabilir,” diyen bile olmuştu. Bir de insanlar bana baktıkları zaman eli yüzü düzgün güzel bir kadın görüyorlar. Bu durum kafalarda şöyle bir dengesizlik yaratıyor: “Bu kadın çalışıyor mu yoksa güzelliğiyle mi ilgileniyor? Kendisine bu kadar bakarken nasıl olur da bir yandan yazıp bir şeyler üretebilir?” Bunları söyleyenlere ya da ima edenlere, “Sarah Jio’yu alkışlarsınız, cenazenize Arzum Uzun gelir,” diyordum. Yabancı biri yapınca oluyor da senin memleketinden biri yapınca kabullenemiyorsun. Türkiye’de ne yazık ki böyle bir durum söz konusu. Ancak yazdığım bir şey üzerinden eleştiri almadım. Hep görüntüm eleştirildi.

Kitabınızdaki öykülerde, saplantının bir insana ve insan hayatına ne gibi olumsuzluklar getirebileceğini de resmediyorsunuz. Size göre nedir saplantı? Saplantılı aşk, aşkın farklı bir kategorisi midir?
Saplantının aşktan bağımsız bir duygu olduğunu düşünüyorum. Elde edemediğimiz şeylerle aramızda bir bağ kuruyoruz. Mesela birinin bize “hayır” demesini kabul edemiyoruz. Çünkü bizim bir egomuz var ve egomuz bunu kendi kimliğine bir darbe, bir saldırı olarak görüyor. İlişkide de bu böyle; eğer o ego tatmin olmuyorsa, karşı taraf sana istediğini vermiyorsa ona âşık olduğunu zannediyorsun. “Hayır” cevabı erkeklere aşılması gereken, “evet”e çevrilmesi gereken bir durummuş gibi geliyor. Aşkta saplantı, tam olarak bu. Karşınızdaki çok matah biri olmasa da o “hayır” cevabı saplantıya dönüşüyor. Mesela ben insanlara “hayır” derken önce bunun nedenini açıklarım. Çünkü direkt “hayır” diyip reddedersek, karşımızdaki insan bunu kendi kişiliğine bir saldırı olarak düşünebilir. Saplantıya dönüşmeden müdahale etmenin yolu direkt “hayır” demeden “hayır” demeyi başarabilmektir.


‘KÜFÜR DİLİMİZİN BİR PARÇASI’

Kitaplarınızda çok fazla küfür kullanıyorsunuz
. Bu sizce dilin doğal bir hâli mi?
Evet, küfür kullanıyorum ve bu yüzden eleştirildiğim oluyor. Kitaplarımda karakterlerin çok küfürbaz olduğunu söylüyorlar. Yaşantılarımıza bakın, çevremizde pek çok kişi küfürlü konuşuyor. Küfür, dilimizin bir parçası bence. O yüzden yazmakta bir sakınca görmüyorum.

Sanki karaktere elimizi uzatsak dokunabilecekmişiz gibi. Hikâyeler gerçek kişi ve olaylardan mı beslendi?
Hiç gerçeklik nüvesi olmayan olayları da resmetmeye çalıştım ama gerçek kişilerden ve olaylardan da beslendim. Mesela eşcinsel bir arkadaşım, eşcinsel olduğunu ailesiyle paylaşma hikâyesini anlatmıştı bana. Çok etkilenmiştim. Onun o duygu değişimleri beni çok etkilemişti, çok ağlamıştı. Şimdi erkek arkadaşıyla evlendi, Barselona’da yaşıyor. Kitapta anlattığım eşcinsel hikâye ile birebir aynı değil ama o arkadaşımdan çok beslendim. Bir de, bir şey yazarken bir duygu hissediyorsam onu çok yoğun bir şekilde yaşarım. Tek istediğim, okuyucunun da aynı şeyi hissetmesi. Örneğin; ağladığım bir yerde okuyucuyu ağlatabilmeyi isterim. “99 Yazı”nı yazarken son iki bölümde çok ağladım. Kitabımın editörü ve okurlar da son iki bölümde çok ağladıklarını söylediler.


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam