VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
21 Ekim 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > “Elini ayağını yu, işten geliyorsun. Çok yorulmuşsundur"
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

“Elini ayağını yu, işten geliyorsun. Çok yorulmuşsundur""

Usta yazar Yaşar Kemal""in ilk şiir kitabı ""Bugünlerde Bahar İndi"" ırgatlık anılarını da içeriyor. Yazarın o günleri anlattığı anılarından bir kaç bölüm...

1962, ilkbahar... 1941 ve 1942 yılları yazında batöz ırgatlığı yaptım. Küçük bir defterim vardı. Bu deftere her gün gördüklerimi duyduklarımı kısa kısa yazıyordum. Geçende Kadirli"ye gittiğimde bu defteri anamın sandığında buldum. Unutup gitmiştim. Defteri bulunca çok sevindim. Neler yazmışım, diye okudum. Gerçekten bu günlükte dişe dokunur bir şeyler vardı. Bu defter olmasa bile, batöz ırgatlığı bana öylesine etki yapmıştı ki unutamazdım. Her şey, oradaki her insan, her devinme bugünkü gibi gözümün önünde. Defteri temel ederek, o günkü anılarımı aşağı yukarı defterdeki gibi yeniden yazıyorum. Aradan çok zaman geçti ama Batöz ırgatlarının yaşayışlarıyla ilgilendim. Baktım gördüm, öğrendim ki her şey olduğu gibi duruyor. Bugün elimde olsa da gene ırgatlığa başlasam, göreceğim, tıpıtıpına aynı yaşayış. Yani demem o ki, ben şimdi, 1941 ve 1942’yi yazıyorum ya, siz bunu 1962 yazındaki Batöz ırgatlarının yaşayışı olarak kabul etmelisiniz.

2 MAYIS 1941
Çoktan gün doğmuş. Yorgunum... Çok yorgunum. Nedir bu yorgunluğum? Bir karanlık içine gömülmüşüm. Yataktan hiç kalkmak istemiyorum. Kalkıp da ne yapacağım... Çarşıya ineceğim. Çarşıda bir aşağı, bir yukarı dolaşacağım. Pehlivan Ustayı bulup da konuşacağım. İkimiz de dertli insanlarız. Usta, kunduracı dükkânında. İyi bir adam, çok zeki... Dünya üstüne çok şey biliyor. Sonra ne olacak? Hiiiiç... Savru"nun oraya gidip bir baştan bir başa, suyun kıyısını dolaşacağım. Suda balıklar var. Balıklar arka arkaya tirkenmişler. Yukarı doğru uçup gidiyorlar. Suyun dibi aydınlık.

Çakıltaşları bir bir gözüküyor. Suyun altı ışığa boğulmuş. Kızgın bir güneşi var. Suyun altı dışarıdan daha aydınlık. Her zaman eve gitmekten, gidip o belalı havayı almaktan korkarım. Bugünler hiç öğle yemeği yemiyorum. O kadar zayıfım ki, kaburlarımı, aydınlık Savrun Suyunun aynasında sayıyorum. Suda kaburgalarımı saymak hoşuma gidiyor. Bunu bir oyun ettim. Bereket ki, bu halimi kimse görmüyor. Hayaller içindeyim. Hikâyeler kurmak, şiirler tasarlamak hoşuma gidiyor. Yorgunum... Yataktan kalkamıyorum. Kalkmak da istemiyorum. Anam içeri girdi. Başımı yorganın altına soktum. Söylenerek dışarı çıktı. Az sonra gene içeri girdi. Hışım gibiydi. Öfke içindeydi her günkü gibi. Onu görmüyorum ya, biliyorum.

İlk söyleyeceği söz ezberimde. Şimdi nerededeyse: “Daha yatıyor, daha yatıyor. Aman Allahım...” diyecek. Düşünmeye kalmadı, hemen patladı: “Aman Allahım, Aman Allahım, bir insan bu zamana kadar, gün kuşluğa kadar yatar mı? Onun için hiç kısmetimiz yok. Onun için bu evde bet bereket kalmadı. Vay benim başıma, toprak benim başıma. Amcasının oğlu hiç okumadı, birinci sınıfta dokuz yıl kaldı da gene adam oldu. İş güç sahibi oldu. Sen git Adanalar"da oku da, dirsek çürüt de gene işe yarama. İş vermezler ya... Sana iş verirler mi? Katiplik verirler mi? Sen fakir fukuraya ekmek vereceğim, toprak vereceğim diye söyle, hükümetimize karşı koy, bir de dinsiz ol, karşı gel güzel hükümetimize, bir de sana kâtiplik versin öyle mi? Vermem, ben de vermem hükümetimizin yerinde olsam... Diyorum ki, var git hükümete, böyle böyle de, benim size karşı koymuşluğum yok. Ben Ağaların sizden daha çok yanındayım. Bir kusur işledik, bilmedik, cahil idik. Kul kusursuz olmaz. De ki, bizim böyle düştüğümüze bakmayın, biz de Dördüncü Ordu"nun Beyi Ağasıydık. Başıma türlü işler geldi, muhacir olduk da bu Çukurova"da bu hallere düştük. Fıkara düştük. Yoksa biz birinci Ağaydık Dördüncü Ordu"da... Bir kusur işledik fıkaraların yoluna düştük. De ki, benim babam vurulmadan çok zengin idi. Düşmez kalkmaz bir Allah... Böylece söyle. Sen söylemezen, ben gider hükümetimize böyle böyle söylerim. Benim oğlum Ağadır, Beydir. Yanlış bir yola düşmüş biz hiç fıkaranın yanında olur muyuz? Fıkara kısmı kötüdür. Biz bilmez miyiz? Hiç adam olmaz onlar. Onları Allah fıkara yaratmış. Biz fıkara yaratılmadık ki, onaların yoluna düşelim.. Benim oğlumu Adana"daki efendiler kandırdılar da asıl yolundan çevirdiler. Fıkaralar toprağı nidecekler, ekmeği nidecekler? İşte yaşayıp gidiyorlar. Aç mezarı gördük mü? Allah herkesin kısmetini kendine göre verir. Ben şimdi şimdi, hükümetimize giderim de Kaymakama bir bir söylerim. Biz, Dördüncü Ordunun birinci Beyiyik. Hiçbir vakit de fıkaraların yolunda olamayız. Benim oğluma iş verin, kâtiplik verin, derim. Derim ki Kaymakama, gel de evdeki kitaplarını gör oğlumun, gece gündüz okur. Bir akıl var ki oğlumda, aklı her bir şeye erer. Urusu, Alamanı bilir. Oralarda ne oluyor bitiyor, hepsini bir bir bilir. İşte ben gidiyorum, Kaymakama gidiyorum."

Tam gitmeye hazırlandı, ben başımı yorgandan öfkeli çıkardım. Hep böyle, her gün böyle olur. Öfkeden sıcak yorganın içinde deliye dönmüşüm. Yüreğim küt küt atıyor. “Sen gider Kaymakama böyle konuşursan beni bir daha göremezsin. Başımı alır da giderim. Uzak diyarlara giderim. De git.. Git bakalım..”

Anam yumuşadı. Öfkesi indi. Her gün bu böyleydi. Yanıma geldi, saçlarımı okşamaya başladı. Gözleri yaş içindeydi. Buna dayanamıyordum işte. Bu kadının hali beni öldürüyordu. Gerçekten kıt kanaat geçiniyoruz. Amcam bize biraz buğday, biraz un veriyor. Yağ yüzü görmüyoruz. Çalışmam gerek. Ama iş yok. Saçlarımı okşayarak anam gene başladı: “Bu kasabada, şu Türklerde senin gibi var mı ki? Senin gibi okumuş, hem de Adanalara gitmiş, büyük mekteplerde okumuş? Bak güzel oğlum, sen fıkaraya yardım mı edeceksin, baban gibi ol. Baban gibi zengin ol. Aç büyük bir oda, ser sofrayı odaya, gelen yesin, giden yesin. Sen fıkarayı seviyor musun, ol büyük bir kâtip, yeme içme, zengin ol, öküzsüz kalmış fıkaraya öküz al. Şimdi inat ediyorsun, hem sen aç kalıyorsun, hem de fıkaralara bir şey yapamıyorsun. Ben fıkarayı sevmez miyim güzel oğlum... Sen gözünle gördün, o Kürt Resulün oğlunu aldım eve de, bu halimde, bu fıkaralığımda bir ay beslemedim mi? Sen kâtip ol, seni anan kazancıyın bir kuruşunu yemeden hepsini fıkaraya vermezse başını al da var git yabancı ellere, bir daha da yüzüme bakma... Bir kuruşunu bir kuruşunu yemem. Haram olsun yersem. Cehennemde yanayım.”

(...)

Elimden okşayarak tuttu: “Kalk acıkmışsındır. Tavuk yumurtladı. Ocakta. Kalk da ye...” Kaldırdı, doğrulttu beni. Canım yumurtayı hiç sevmiyor. Ama yemezsem yumurtayı anam kıyameti koparır. Bitse, bitse de şu kahvaltı, kendimi bir Pehlivan Ustaya atsam. İnsanların zulmünden, kötülüğünden, güzelliğinden, iyiliğinden konuşsak... Ustanın yanında çalışsam... Çoktan beri bunu kuruyorum. Korkuyorum söylemeye. Ustanın işi az. Onun az olan kazancını paylaşmış olurum. Ama bana bir iş gerek. Yumurtayı apar topar yeyip kendimi dışarı attım. Anam arkamdan seslendi: “İnşallah hayırlı bir işle gelirsin...” Hiç umut yok ama bir şeyler yapmalıyım... Ne yapmalıyım. Savrun kıyısına gittim. Oradan Sülemişe çıktım. Sülemişe çıkmaktan korkuyorum. Bir gören olursa, beni buradan alır doğru Candarma Dairesine götürürler. Candarmalar da bana Rusya"yla konuştuğum telsizimin yerini sorarlar. Birkaç kere oldu bu. Döğmüyorlar. Telsizim falan yok, ben ömrümde telsiz görmedim, diyorum, inanmıyorlar. Bir Yüzbaşı var biraz akıllı bir adam. Beni sorguya çekiyor, çekiyor, inanmış görünerek telsizimi soruyor. Ben kızıyorum, gülüyorum, o da kızıyor, sonra da gülüyor. Benim telsizim bir sır. Sülemişe çıkmağa bayılıyor. Biraz inattan olacak. Ben Sülemişe çıkıyorum. Ne yaparsanız yapın demek istiyorum. Sülemişin tepesinden Çukurova bir görünüyor ki... Mavileşen, denize benzeyen bir düzlük... Sonra çizgi gibi karlı dağlar. Çimenlere yattım. Benden ne istiyorlar? Ne söyletmek istiyorlar? Ben ne yaptım ki şu insanlara? Bu kadar zulmedilir mi? Dolup taşıyorum. Öfkeden deli oluyorum. İçimde müthiş bir umut var. Bu insanlar böyle kör
kalmayacaklar. Böyle aptal, böyle merhametsiz, böyle taş gibi sağır olmayacaklar.

12 MAYIS 1941
Bu sabah da öyle... Defterde başka hiçbir kayıt yok. Bu sabah da öyle, ne demek ola ki? Herhalde gene geç kalkmış olacağım. Gene anam aynı sözleri söylemiş olacak. Şimdi bu günü hiç anımsamıyorum.

13 MAYIS 1941
Bir umut ışığı belirdi. Anama söyleyemiyorum. Çete Mustafa"yı gördüm. Bana dedi ki, yakında bir işe başlıyorum. Sülemişin yanından bir çeltik arkı açacağım. Yakında dağ kolundan işçiler gelecek. Benimle çalışırsın. Ama sen çok zayıfsın... Ark işi ağır iştir. Yapabilir misin? Ölsem bile çalışmaktan, ne olursa olsun yapacağım. Başka çarem yok. Demek ben artık işçi oluyorum. Gerçek bir işçi hayatı yaşayacağım. İstihsale gücümle katılacağım.

Sevinç içindeyim. Ama içimde bir de korku var. Ya bu işi beceremezsem! Sabahtan akşama kadar kazma sallamak... Gözümün önüne getiriyorum. Öf, amma da zor iş. Dayanamaz ölürüm. “Usta, dedim. “bir iş buldum.” “Ne işi?” diye Usta merakla sordu. “Çeltik arkı açacağız.” Usta şaşırır gibi oldu. Sonra bana şaşkınlığını belli etmemek için güldü. “Şevkini kırmayım ya deli oğlan,” dedi. “Bu zor bir iştir. İki kürekte, iki kazma sallamada kolların durur. Hele sabahtan akşama kadar, mahvolursun. Bilmem ama, dayanabilir misin? “Dayanırım” dedim. Usta Emiş Bacıyı işaret etti, usulca:

“Duymasın, üzülür,” dedi. “Duyurmayalım,” dedim. Yatsıya doğru Ustalar"dan ayrıldım. Anama nasıl söyleyeceğim, ark işinde çalıştığımı? Kıyameti koparır. Koca Sadığın oğlu ark amelesi de olur muymuş, diye basar çığlığı. Söylememeye karar verdim. Bir iş buldum derim ama, işçilerin başında kâtiplik işi. Gece, anam uyumamış beni bekliyordu. “İş buldum” dedim. “Bir kâtiplik işi. Çete Mustafa ark kazdırıyor. Çok işçi geliyor dağlardan. Onların hesaplarını tutacağım.” Anam sevincinden ağlamaya başladı. “İşte” dedi, “Bu kâtiplikten kazandığını hiç eve getirme. Hepsini hepsini fıkaralara ver. Ben sana hiçbir şey der miyim? İşte fıkaralara böyle yardım edilir.”
O gün anam mutluydu. Ben de yatağa mutlu girdim. Yatağa sevinçle girdim. Sevincimden sabaha kadar gözüme uyku girmedi. Aaah, yarın başlasa şu iş. Ne kadar zor olursa olsun. Zor olsun. Ne kadar zor olursa olsun.

16 MAYIS 1941
Bugün Çete Mustafanın evinin dört yanında kuşluğa kadar dolandım. Ama Çeteye gözükmedim. Gene Savrun kıyısına vurdum. Suya girdim. Hayal kurdum. Bir iş bulmuştum ya... Nasıl olsa bir gün başlayacaktım. Gece eve geldim. Anam yemek yememiş, beni bekliyor. Yağlı bir bulgur pilavı yapmış. Sabun getirdi. Bugün anam çok cömert. “Elini ayağını yu” dedi. “İşten geliyorsun. Çok yorulmuşsundur. Yavrucuğum...” Bu, “yavrucuğum” sözcüğünü ilk olarak Türkçe söyledi. Birçok utandım ki...

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163