VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Haziran 2012 Cuma | Anasayfa > Haberler > Elli yıldır, ne zaman içim sıkılsa Güneş Çocuğu’nu düşünürüm
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Elli yıldır, ne zaman içim sıkılsa Güneş Çocuğu’nu düşünürüm

Bazı zamanlar en ciddi toplantılarda bir an sıkılır, o zaman “Güneş Çocuğu”nu düşünürüm.

Sinan Genim

Sanırım 1958 yılıydı, uzun yıllar edebiyat dersi hocalığı yapmış olan uzak bir akrabamız emekli olup İstanbul’a dönmüştü. Yeni taşındığı evine sığmayan iki sandık dolusu kitabını bizim eve getirdiler, bana da sıkı sıkıya tembih ettiler: Sakın karıştırma!
Belki üzerine basa basa tembih etmeseler o kadar ilgimi çekmeyebilirdi, ama çeşitli boyutlarda kimi ciltli, kiminin sayfalara daha açılmamış iki sandık dolusu kitaba hangi çocuk ilgisiz kalabilir? Hele benim gibi eline geçen hemen her şeyi okuyan bir çocuksa...
Kısa süre sonra kimsenin evde olmadığı zamanlar sandıkları açıp kitapları seyretmeye başladım. Bana seyretme değil, karıştırma demişlerdi. Tam o sıra okullar da yaz tatiline girdi. İki sandık kitap ve uzun bir yaz tatili. Bir gün en üstteki kitaplardan birini aldım ve okumaya başladım. Bu ilk kitap S. Nüzhet Ergun’un “Hatay-î Divan”ıydı. İstanbul Maarif Kitaphanesi tarafından yayımlanan bu ciltli kitabın kapağında çok hoş da bir minyatür vardı.
Bunca yıl sonra nasıl hatırladın, derseniz, bilin ki o kitap hâlâ kitaplığımın en önemli kitabı olarak yerinde durmakta. Elbetteki “Hatay-i Divan” o yaşta benim okuyup anlayabileceğim bir kitap değildi, ağır geldi, sıkıldım ve tamamlayamadım.
Sonra gözüme Varlık Yayınları’nın küçük boyutlu kitapları ilişti. John Steinbeck’in “Sardalya Sokağı.” Bir solukta okudum, büyük bir seyahate çıkmış gibiydim. Zaman zaman kendimi Monterey’in o renkli sokağında dolaşır, Batı Biyoloji Labarotuvarının salaş binasında araştırma yapan Doktor’u seyrederken bulurdum. Yaşadığım sakin ve huzurlu Kuzguncuk’a nazaran bu sokağın ne kadar renkli bir hayatı vardı. Bakış açısına göre “orospular, pezevenkler, kumbarbazlar ve eşşekoğlueşşekler”den oluşan bu sokak sakinleri, Steinbeck’in de belirtiği gibi acaba “evliyalar, melekler, mazlumlar ve mübarek insanlar” olarak da tarif edilebilir miydi? Ne karmaşaydı bu hayat denilen macera. Sonra “Tatlı Perşembe”yi okudum, Hemihway’in “İhtiyar Balıkçı”sını ve daha nicelerini.
Artık okuma alışkanlığım pekişmişti, ama yine de çok sayıda olan Maarif Vekaleti yayınları pek de okuyup anlayabileceğim, sıkılmadan bitireceğim kitaplar değildi. Sandıkları iyiden iyiye karıştırmaya başlamıştım. Birden karşıma “Jacop ve Wilhelm Grimm’in Masalları” çıktı, hemen alıp odama götürdüm ve okudum. Daha sonra Pirandello’nun “Seçme Hikâyeleri”. Bir başka grubu ise Remzi Kitabevi yayınları oluşturuyordu. Elime geçen ilk kitap Jack London’un “Güneş Çocuğu” oldu. Ahmet Cemil tarafından dilimize kazandırılan 1938 tarihli bu kitabı yaz boyunca elimden düşüremedim. David Griff’in Pasifik maceraları beni büyülemişti. Daha önce okuduğum kitapları aldığım yerlere koyarken, “Güneş Çocuğu”nu yastığımın altında saklamaya başlamıştım. Belki rüyalarıma girer ve beni Pasifik’in o büyülü dünyasına taşır diye umuyordum.
Her hikâyede Griff’le beraber adadan adaya seyahat ediyor, yakıcı güneş altında Pasifik sularında yüzüyor, bazı zaman Willi-Waw’ın, bazı günler Rattler’in direklerinde yelken açıyor, güvertesini temizliyordum.
PASİFİK SAKİN DEĞİLMİŞ
Macellan’ın dünya seyahati sırasında hiç fırtına ile karşılaşmadığı için bu denize Portekizce “sakin” anlamına gelen Pasifik adını verdiğini duymuştum. Ama ben bu denizde ne fırtınalar yaşadım bilemezsiniz. Fuatino Şeytanları’nda David Griff’le birlikte savaştım, New Gibbon Şakacıları’nda insanların gururu ile oynamanın ortaya çıkarttığı vahşeti izledim. Swinthin Hall İle “Ufak Bir Hesap Uzlaşması”nda hemen hiç kimsenin uğramadığı bir adadaki kitaplığın önemini kavradım.
Yaz tatili bittiğinde, okula döndük o kış sınıfta yeni bir adet başlattık. Her hafta aramızda 25’er kuruş toplayıp bir kitap alıyorduk. Bu arada Türkçe hocamız da rahmetli Sedad Bey oldu. Her cumartesi (bizim dönemimiz de cumartesileri yarım gün okulla gidilirdi) son iki saat bize kitap okurdu, Cervantes’in “Don Kişot”unu, Dede Korkut Hikayeleri’ni, Sait Faik’i, Memduh Şevket Esendal’ı, Abdülhak Şinasi Hisar’ı ve şimdi adını hatırlıyamadığım pek çok yazarı, bize o tanıttı. Yaşları 70’e yaklaşan o sınıfın büyük bir kısmı hala büyük arzuyla kitap okuyorsa, Sedad Hoca’ya çok şey borçlu olduğunu unutmamalıdır. Nereden nereye gidiyor insanın anıları? Aldığımız kitapları sıra ile okur, biribirimize aktarırdık, herkes okuduktan sonra ise ben bu kitapları toplardım. Bu kitapların bir kısmı ile daha sonra Kuzguncuk Kültür Derneği’nin kitaplığını oluşturduk, bir bölümü ise hâlâ benim kitaplığımı süslerler. Bu yazıyı yazarken o dönemden kalma bir kitap Gogol’un “Ölü Canlar”ı elime geçti. Hayretle baktım, 13 -14 yaşındaki çocuklar için oldukça ağır bir kitaptı. Bu arada okuma alışkanlıklarımız gelişmişti. 1962 yazında bir arkadaşımla Erasmus’un “Deliliğe Medhiye” kitabını okuduğumuzu ve üzerinde uzun süre konuştuğumuzu hatırladım.
Küçük bir çocukken yaz aylarında bizi öğle uykusuna yatırırlardı. Annemin dostlarının yalılarında öğle uykusuna yattığımda, parlak beyaza boyalı tavanlarda deniz üzerinde oynaşan güneşin tavanda yaptığı oyunları seyrederdim. Tavana yansıyan güneş ışıklarını seyretmek beni uyutmaz, yattığım yataktan çok uzaklara götürür, nice maceralar kurgulamama yol açardı.

BÜYÜSÜ DEVAM EDİYOR

Haziran doğumluyum, yani ikizler burcu, bazı zamanlar en ciddi toplantılarda veya çalışırken bir an sıkılır “Güneş Çocuğu” aklıma gelir. Kişiliğim sanki ikiye bölünür, biri buralarda kalırken diğeri Pasifik’in dalgalarının yaladığı sahillere kaçar, bir adanın huzur dolu atmosferi beni misafir eder. Aniden bir yarım “Güneş Çocuğu” olur ve mutlu olurum.

“Güneş Çocuğu”nu ilk okumamın üzerinde elli yılı aşkın süre geçti. Bu kitabı kaç kere okuduğumu hatırlamıyorum, içim sıkılır, karamsar bir gün yaşarım ve “Güneş Çocuğu”nu elime alır, uzaklara kaçarım. Jack London’un güçlü anlatımı bir yarımı uzaklara götürür, bir adanın sahilinde, güçlü güneşe karşı elimi siper eder, denizin yıkadığı kehribar renkli kumları seyrederim. Bir kitabın etkisi elli yıl sürer mi, benim için “Güneş Çocuğu”nun büyüsü hâlâ devam ediyor. Tüm çabama ve isteğime karşı Pasifik adalarına gidemedim. Merak ediyorum bir yarımın sık sık seyahat ettiği bu adalara acaba öbür yarımı ne zaman götürebileceğim?

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163