VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ekim 2018 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > En büyük pişmanlıklarımdan biri Orhan Kemal’e sarılamamak
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

En büyük pişmanlıklarımdan biri Orhan Kemal’e sarılamamak

Türk edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından Selim İleri, edebiyatta 51 yılı geride bıraktı ve bu yıl karşımıza iki yeni romanla çıktı: “Kumkuma” ve “Ellerimde Violetler- Beklenen Sevgili”.


İPEK CEYLAN ÜNALAN


Selim İleri’yi ‘anlatmak’ daha da açık söylemek gerekirse ‘anlatmaya çalışmak’ öyle zor ki. Düşünün karşınızda Türk edebiyat tarihi duruyor. Çocukluğundan beri hem dünya edebiyatını hem de Türk edebiyatını yakinen takip etmiş, ilk kitabını 19 yaşında yayımlamış, Behçet Necatigil’in öğrencisi ve yakın dostu olmuş, yine ilk kitabının ilk okuması Edip Cansever tarafından yapılmış, Cemal Süreya, Feride Celal... Bir usta o. Cemal Süreya onun için "Onu ilk gördüğüm gün yazar olacağı yüzünden belliydi" demiş. Türk edebiyatına damga vuran, sayamayacağım kadar çok usta, İleri'nin hayatında önemli yer edinmiş.Öyle güzel öyle özel dönemlere tanıklık etmiş. Fazlasıyla güzel yaşanmış bir hayat Selim ileri’ninki. Çünkü o, edebiyatı yaşam biçimi haline getirmiş. Sayısız yazı kaleme almış, sayamayacağım kadar da kitap… Ne mutlu ki bizlere onun gibi bir ustanın yaşadığı döneme doğmuşuz. Hem onu okumuş hem de tanıma fırsatı bulmuşuz. Yeni kitapları “Kumkuma” ve “Ellerimde Violetler- Beklenen Sevgili’yi konuşmak için buluştuğum Selim İleri her ne kadar edebiyatta 51 yılı geride bıraksa da, 69 yaşında genç bir delikanlı buldum karşımda. Öylesine yüce gönüllü ve zarif. Biliyorum ne söylesem kifayetsiz kalacak onun için, bu yüzden sizi söyleşimiz ile baş başa bırakıyorum.

Selim Bey öncelikle, edebiyata 19 yaşında başladınız, 51 yıl da geride kaldı artık. Nasılsınız, nasıl gidiyor, nasıl bir döneminizdesiniz?
Asla 50 yıl geçmiş gibi gelmiyor. Belki yaşlılığın da getirdiği bir şey bu. Yaşlanınca geçmiş daha iyi hatırlanırmış ya, hep yolun en başında olduğum dönemleri hatırlıyorum. Hâlâ o yolun başındaki insanım fakat aynı heyecanı duymuyorum. Maalesef heyecanlar azalıyor.

Hayata karşı mı?
Hem hayata hem de yazıya karşı. Ama okumaya olan heyecanım azalmadan devam ediyor. Hatta artıyor bile. Bununla birlikte sanki bu elli yıl hiç geçmemiş gibi. Sanki hâlâ “Her Gece Bodrum”u yazıyorum. Sanki yeniden o yılları yaşıyorum. Belki de gerçek olduğunu kabul etmek istemiyorum o elli yılın.

Hâlâ kendinizi genç bir delikanlı gibi hissediyor musunuz?
Bazen hissediyorum. Bunun sağlıkla da ilgisi var. Fakat masaya oturduğum vakit, yazmak beni son derece mutlu kılardı. Şimdi yine mutlu oluyorum tabi ama yazdıklarımın iyi olması öne geçiyor. Gençliğimde iyi mi kötü mü diye kaygı gütmezdim. Müthiş bir coşkuyla alıp giderdi. Şimdi bekliyorum, o eski coşku geri gelmiyor. Öyle alıp gittiği de yok.

Okumaktan tat alıyorsunuz ama değil mi?
Evet, okumaktan büyük tat alıyorum ve heyecan duyuyorum. O hiç değişmedi. Güzel eser okuduğum zaman ister roman ister şiir onda bir dinme yok.

Peki okumalarınız ne yönde? Mesela ben kitaplara baktığım zaman, keşke bir ömrüm daha olsa da hepsini okuyabilsem, derim. Ya da bir ömrüm daha olsa o ömrü sadece kitap okuyarak geçirebilsem. Okuyamadığınız kitaplar var mı hâlâ?
Var. Onların da bir gün okunacağı umudunu taşıyorum. Şu dönem şunu, bu dönem bunu okuyayım diye planlar yapıyorum. Ama artık bunun olamayacağını hissediyorum. Sonra bunun üzerine çok düşünmeyip aynı heyecana geri dönüyorum. Mesela Dostoyevski’yi tümüyle okumak hatta bazı eserlerini yeniden okuma istediği duyuyorum. Onu da yaptığım oluyor aslında. Okuduğum bir kitabı yıllar sonra yeniden okumak onu yeniden alımlamak, hissetmek.

Siz ama hâlâ günümüzü yazmayı çok sevmiyorsunuz. Geçmiş dönemleri, eski insanları anlatmayı tercih ediyorsunuz. Sizin deyiminizle “bir dönem giydiğiniz kültür gömleği”nden beslenmeyi tercih ediyorsunuz.
O yaradılışla da ilgili bir şey sanıyorum.
Biraz da okurun da talebi bu oldu benden. “Saz Caz Düğün Varyete” diye çok sevdiğim bir kitabım var mesela ama çok yadırgandı. Okurlarım bana bir hüzün elbisesi giydirdiler. Ben de senelerdir o takım elbiseyle devam ettim.

Bir röportajınızda “4-5 yaşlarımdaydım. Babamın işten dönüşünü camda beklerdim. Ya dönemezse diye korkardım“ demişsiniz. Aslında siz doğuştan duygusalmışsınız ve biraz da melankolik.
Evet, duygusal bir tarafım var. Hâlâ da öyleyim. Bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. Ama hiçbir zaman akıl, mantık, sağduyu duygusallığımın önüne geçemedi. Bundan pişmanlıklarım çok olmuştur, yazarlık hayatımda da kişisel hayatımda da. Ama hep duygularımla hareket ettim.

Bu ay Everest’ten iki yeni kitabınız yayımlandı.“Ellerimde Violetler/ Beklenen Sevgili”ile başlamak istiyorum. Basımevinde çalışan emekliliği yaklaşan bir devlet memuru var. Şefkati’ye sürekli mektuplar yazıyor. Hatta bir süre yanıt alamasa da yazmaktan vazgeçmiyor. Bu kitaba bir iç dökme isteği diyebilir miyiz?
Senelerce elimde kalmış bir metindi “Beklenen Sevgili”. Zaten o zaman ismi de bu değildi. Son anda bu ismi koyduk. Benim özellikle istediğim isim “Elimde Violetler”di. Ama onun çok züppelik uyandıracağı sanısı oluştu. 1930’larda ‘menekşe’ denmez ‘violet’ denirdi. Bunun da genç kuşaklara anlatılması zor bir şey olur diye “Beklenen Sevgili”yi ekledik. İç dökme de var. Ama bundan yıllar önce bunu yazmaya başladığımda kitaplara emek vermiş bir insanın nasıl harcanıp gideceğinden yani -eski bir kelimeyle- zahir olacağından yola çıkmıştım.

Romanda özlem duygusu da ağır basıyor. Çünkü kitap mektuplardan oluşuyor. Mektuba olan özleminiz mi yansıdı bu kitaba?
1930’ların başı, 1940’ların sonu arasındaki bir süreci anlattığım için o dönemde en yaygın şey mektup olduğunu düşünerek mektubu tercih ettim. Atilla İlhan’la, Adalet Ağaoğlu’yla mektuplaşmalarım var. Ama iyi bir mektup yazarı değilim ben. Daha tezcanlıyım, mektubu beklemektense telefonlaşmayı ya da görüşmeyi tercih ederim. Ama mektup okumayı pek severim.
Mektuplarımın hepsini yırtıp attım

Peki sizin mektuplaşmalarınız duruyor mu?
Maalesef hiçbir sanatçı dostumun mektubu yok. Hepsini yırttım attım. Kimin eline geçeceği ne olacağı belli olmadığı için. O insanların kalplerini bana açmaları bende kalmalı diye düşündüm. Edebiyat çevresindeki birçok insan buna çok alındı. Bunun bir hata olduğunu söylediler. Bunun bir hata olduğunu kabul ediyorum. Ama bir yandan yaptığımın doğru bir şey olduğunu düşünüyorum. Ama hala tekrar okumayı isteyeceğim mektuplar var. Mesela Atilla İlhan’ın mektuplarını tekrar okumak isteyebilirim. Tesadüfen onu yok etmemişim. Feride Celâl’in Paris’ten gönderdiği kartpostal da duruyor.

Bir de kitapta şöyle bir şey var, “Sonbahar en sevdiğim mevsimdir” diyor anlatıcı ve “Kim bilir bugüne kadar ne çok sonbahar tasviri yapmışımdır sana” diyor. Sonbahar size ne hissettiriyor?
Eskiden en sevdiğim mevsim sonbahardı. Artık sonbaharı sevmiyorum. Çünkü eskiden hissetmediğim soğukları, ağrılarla sızılarla daha çok hissetmeye başladığım için sevmiyorum. Şimdi galiba en sevdiğim mevsim yaz.

“Kumkuma”da bir sürpriz var. Abdülhak Hamit günümüzde diriliyor. Bu noktada büyük bir ustaya saygı duruşu var. Bu fantezi nasıl düştü aklınıza?
Abdülhak Hamit yaşasaydı, günümüzü hiç yadırgamazdı diye düşünüyorum çünkü o kadar yaşamak dolu bir adamdı. Bir yazarın yazdıklarının yanlış anlaşılması ve daha sonra başka yerlere çekilmesinin bir intikamı olarak düşündüm “Kumkuma”yı. Romanın içinde de “Kumkuma” diye bir roman var dikkat ederseniz onu da ‘Selami İlmik’ yazmıştır. Orada kendimin de alayı var . O aslında Selim İleri, baş harflerinden de anlaşılabilir. İnsan ne kadar ölümü bilse de, sanatların hepsi kalmak ve unutulmamak üzerine birer ülküdür. Ama hepsi de bizim gibi unutkan toplumlarda silinip gider. Bunu çok acı buluyorum. Röportajdan önce de konuştuğumuzdan anladığım kadarıyla siz Abdülhak Hamit’i çok seviyorsunuz. Beni şaşırtan siz yaşta birinin dönüp Abdülhak Hamit’e bakması. Aslında “Kumkuma”da “Finten”in çok önemli bir eser olduğunu anlatmaya çalıştım.

Peki kitaplarınızın neredeyse hepsinin ortak özelliği birçok esere ve yazara gönderme yapmanız. Bu neden?
Belki birkaç tane okuyucuyu farklı yazarlar ve eserlerle buluşturabilme arzusu bu.

Bir daha rastlamak nasip olmadı

Size çok büyük bir pişmanlık anlatayım. Zannediyorum bunu hiç anlatmadım. Çok uzun yıllar önce 1968 yılında Vedat Günyol beni Orhan Kemal ile tanıştırmıştı. O yıllarda Sait Faik Hikâye Armağanı’na “Cumartesi Yalnızlığı” ile katılmıştım ve kazanacağımdan emindim. Ama ödül Orhan Kemal’e verildi. Cağaloğlu’nda bir dükkân vardı; tüm edebiyat dergileri orada satışa çıkardı. Orada Orhan Kemal ile tekrar karşılaştık. Herhalde Sait Faik’i kazanamamanın verdiği duyguyla ve yine o dönem verdiğim abuk subuk beyanatlardan duyduğum utançla uzak durup sıvışmıştım oradan. Sonra bir daha da rastlamak nasip olmadı. Keşke Orhan Kemal gibi büyük bir ustaya gidip sarılsaydım. En büyük pişmanlıklarımdan biri Orhan Kemal’e sarılamamak oldu.

Basit öfkelerle dolup taşmasak keşke...

Hayat desem nasıl tanımlarsınız?
Birçok insanın hayatlarıyla kıyaslandığı vakit, rahat yaşanmış bir hayat diye bakıyorum. Baştan itibaren bazı şansları olmuş bir hayat. Hiçbir şey düşünmeden başında esen kavak yelleriyle heyecanla bugün aynı cesareti gösterip 19 yaşında kitap yayımlatır mıydım bilmiyorum. Bütün yaşamım boyunca yazıyla ayakta kalmaya çalıştım. Beni hiç bırakmayan bir okurum oldu. Onlara duyduğum şükran ödenemeyecek bir şey. O açıdan istediklerine iyi kötü hatta iyi kavuşmuş bir insanım. Ama gerçekte hayatın hüzünlü bir şey olduğunu düşünüyorum. Gelip geçici tarafı bir yana, milyonlarca insanın azap çektiği bir dünyada yaşıyoruz. Savaşlarla, dünyanın ekolojik olarak bitişiyle çok hüzünlü olaylar yaşıyoruz. İnsanlar birbirleriyle yeterince dayanışma gösteremiyor. Mesela bu beni çok etkiliyor. Neden bunca acı varken insanlar küçük şeylerle uğraşırlar? Basit öfkelerle dolup taşmasak keşke diye çok düşünüyorum.

Paylaş