VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2016 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Engebeli ve huzursuz günler vardır ya da hafif eğimli
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Engebeli ve huzursuz günler vardır ya da hafif eğimli

“Geçmişim bu çiçeğe, adeta yaprakları açılıp da içine ruh üfleniyormuşçasına yerleşiyor. Bense bu derinliği anlamaya çalışıyorum: Nasıl oluyor da geçmişin sedası ve ay ışığı orada hâlâ varolabiliyor?” diyen Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın Etrafında” dolanan denemeleri, unutulmaz romanı “Kayıp Zamanın İzinde”nin temeli niteliğinde.

TEKİN BUDAKOĞLU


Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş zihnin hâkimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise tesadüfe bağlıdır.”

Proust’un, nesne-hafıza ilişkisi hakkındaki bu sözleri, edebiyat geleneğini alaşağı ettiği “Kayıp Zamanın İzinde” romanındaki kırılmadan hemen öncesine aittir. Romanın ilk cildi olan “Swann’ların Tarafı”nda başkahraman Marcel, annesinin çay teklifine hayır diyemez. Annesi, birini göndererek çayın yanına küçük ‘madlen’ denilen keklerden aldırır. Marcel, madleni çaya atar ve kekin karıştığı çaydan bir kaşık alır. O an, zihninin kuytularında bir olağanüstülük, bir yarılma hisseder; çaya karışan madlenin tadı ondaki bütün mutsuzluğu, keyifsizliği silip süpürür.

Marcel’deki zihin dalgalanmasına neden olan şey, madlen-çay karışımının tadını hatırlamasıdır. Fakat bu tadı nereden hatırladığına dair herhangi bir fikri yoktur. İşte bu kısacık, saniyelerle eşdeğer zaman dilimi, aslında üç bin sayfadan fazla sürecek bir arayışın da başlangıcıdır. Marcel, zihnini, toplu iğneyle kuyu kazar gibi eşelemeye koyulur. Öyle ki geçmişte görüp dokunduğu, kokusunu aldığı bütün nesneler, olaylar ve görüntüler zihninden bir çırpıda akmaya başlar: Köyün sakinleri, çiçekler, küçük evler ve yaşamlar, adeta ‘bütün kent çay fincanından dışarı fırlar.’

Aramak değil yaratmak

“Kayıp Zamanın İzinde”, bu bellek çalkantısının dışavurumudur. Marcel, yedi ciltlik roman boyunca madlen-çay karışımının kendisine hatırlattığı anı parçalarının peşine takılır ve bu hâliyle roman, onun yeniden yaratımının bir arayışı olarak görünür. Proust, roman boyunca projektörünü, Marcel’in zihninden dış dünyaya tutar.(Proust’un, her ayrıntıya dikkat eden, nesneler-olaylar arasındaki bağları ustalıkla yakalayan anlatımı gerçekten de sinematografiktir.) Bildiğimiz, çocukluğumuzdan beri algımıza yerleştirilen zaman kavramı, insan edimlerini sınırlandırır. Oysa insan zihninde zamanın sınırlandırılması mümkün değildir; uçsuz bucaksız, kimi zaman uzayıp genişleyen, kimi zaman daralan fakat muhakkak bir devinim hâlindeki zihin-zaman sayesinde, yepyeni bir evren kurgular Marcel.

Onun zihnindeki evrenin zamanı döngüsel, mekânı ise izafidir. Belleğin çözülmesi, her şeyden önce zaruri görünür; kişi ne yaparsa yapsın, bu çözülmenin önüne geçemez. Zihin, aynı anda pek çok şeyi bir arada tutan, harikulade bir mekanizmadır ve kuşku yok ki bu kusursuz mekanizma, daha önce varlığından haberdar olduğu herhangi bir uyarıcıyla yeniden karşılaştığında, onu hatırlayacak ve peşine düşecektir. Belleğin çözülmesi, aynı zamanda Proust’un zihin odalarında peşine düştüğü ‘kayıp zaman’ın bütünleyicisidir. Öyle ki zihnin koridorlarında nesne, olay ve kişilerin birden fazla zamanı, görüntüsü ve şekli vardır. Zayıflayan, gitgide güçsüz düşen bellek, ortaya çıkan bütün boşlukları kendi iç döngüsünde tamamlar.

Dolayısıyla kişilere, onların varoluşlarına ve evrende karşımıza çıkan her türlü aksiyona kendi penceresinden bakar, onları yeniden yaratır Marcel. “Kayıp Zamanın İzinde”, bir gerçekler bütünüdür. Yalnız burada, ‘gerçek’ algımızı biraz sarsmamız gerekir: Proust’un en küçük ayrıntıları içine alarak bitimsiz bir devinim içinde var ettiği dünya, yalnızca gerçeği aramaz; belleğin sonsuz algı yeteneği sayesinde onu yeniden var eder. Çünkü mesele yalnız aramak değil, aynı zamanda yaratmaktır.

Paris’teyken Sicilya sabahını sezmek

Romanda yazar olmak isteyen başkahraman Marcel, romanı yazan Marcel’in (Proust) kurgudaki izdüşümüdür. Gerçek ve kurguyu birbiri içinde erittiği bu üstkurmaca sayesinde metni oyunlaştıran Proust, bir yandan bize belleğinde kurguladığı dünyanın da ipuçlarını verir: gelgitler yaşayan, çözülüp genişleyen, yaşanmış gerçeği zihin odalarında damıtarak yepyeni bir evren kurgulayan bellek, Proust’a aittir. Everest Yayınları tarafından çevirisi yapılan “Kayıp Zamanın Etrafında”, Proust’un zihin dünyasının ilk denemelerine odaklanıyor; “Kayıp Zamanın İzinde”deki bilinç çözülmesinin ilk kıvılcımlarını arıyor.

Proust’un, “Kayıp Zamanın İzinde”den önce, onun taslağı niteliğindeki bazı denemeleri daha önce “Sainte-Beuve’ye Karşı”da yayımlanmıştı. “Kayıp Zamanın Etrafında”, onun kendine özgü edebiyatının kılcal damarlarını oluşturan ve Le Figaro’da yayımlanan denemelerinden oluşuyor.

“Roman yazarları zamanı, günler ve aylar ile ölçen alıklardır. Bir saat, günleri belki eşit parçalara bölebilir, oysa insanoğlu için zaman böyle değildir. Tırmanmak için sonsuz vakit harcadığımız, engebeli ve huzursuz günler vardır ya da trenin altından kayarcasına şarkı söyleyerek inen, hafif eğimli günler de vardır. Özellikle de sinirleri hassas olanların, günleri geçirebilmek için, otomobillerdeki gibi, farklı ‘vitesler’i bulunur.”

Reel zaman anlayışını eleştirdiği “Paskalya Tatili” denemesinde bu satırlarla, “Kayıp Zamanın İzinde”deki döngüsel zaman anlayışının ipuçlarını verir Proust. Kişinin belleğinde akan, yeniden üretilen ve kurgulanan bir öz-zaman anlayışıdır bu. Ona göre bu zaman algısı sayesinde bir kış günü, Paris’teyken, “bir ilkbahar ve Sicilya sabahının başladığını sezeriz.”

Bu denemelerin kimilerinde de Proust’taki bellek çözülmelerinin izlerine rastlarız. “İlkbaharın Eşiğinde: Akdikenler, Laldikenler” denemesinde, bir yazı okurken Proust’un aklına, akdikenler düşer. Akdikenler, tıpkı “Kayıp Zamanın İzinde”deki gibi, zihnin çözülmesini sağlayacaktır. “Geçmişim bu çiçeğe, adeta yaprakları açılıp da içine ruh üfleniyormuşçasına yerleşiyor” der Proust, “bense bu derinliği anlamaya çalışıyorum: Nasıl oluyor da geçmişin sedası ve ay ışığı orada hâlâ varolabiliyor?”
Daha önce deneyimlediği; ruhunun, bedeninin oyuntularına gizlenen anıların, öz-zamanında geri dönüşüdür bu. Geçmişin ruhu bir çiçeğin yaprakları arasına, bir madlenin tadına ya da bambaşka bir nesneye, dokunuşa, kokuya, herhangi bir şeye gizlenebilir. Ve zihin, bu anıları kullanarak kendine gerçekten bağımsız, apayrı bir gerçeklik oluşturur.

“Bulutlar” isimli denemesinde: “İnsan, kendisini avucunun içine alan bu düşlerin akışına kapılarak, yavaş yavaş etrafındaki nesnelerin varlığını unutur, hiçbir şey görmez, yakınındaki hiçbir şeyi duymaz olur; düşlerine gerçeklik atfederek, şekillere benzettiklerine hayat verir; sonunda da yarattığından daha büyük bir gösteriyi izlemeye başlar.”

Paylaş