VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
22 Aralık 2008 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Erkek, içindeki kadına ulaşınca adam oluyor
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Erkek, içindeki kadına ulaşınca adam oluyor

Esin Acıman'ın ilk kitabı Kadın Doğmak Kadın Olmaktı. Yeni kitabında ise bu defa erkekleri anlatıyor. Erkekliğin yarattığı aşk biçimlerinden büyük yalnızlığa, adam olma yolunda verilen o çetin mücadelenin sırlarını deşiyor.

UFUK MATARA

Kitabınızın adındaki ayrımdan başlayalım mı? Erkek ve adam olmaktan?
Erkek olmanın, erkeğe doğuşuyla birlikte gelen bir cinsel ve sosyal kimlik; adam olmanın ise ruhsal ve kültürel boyutta bir olgunlaşma ve kişilik geliştirme süreci olduğunu düşünüyorum. Her erkek, doğduğu andan itibaren, hem aile yapısının düzeninde, hem de yaşadığı toplumdan aldığı verilerle, erkek olmanın özellikleriyle donanıyor bir şekilde. Çalışıp para kazanmaya, aile kurup sorumluluk almaya, güçlü olmaya, duygularıyla değil mantığıyla var olmaya, cinselliğini eğitmeye ve yüceltmeye, içki içebilen, kavga edebilen, kadınını koruyabilen ve gözetebilen olmaya yönlendiriliyor. Ve erkek doğan, erkek oluyor zaten. Ama her erkek, 'adam' olamıyor.
Adam olabilenlerin özellikleri neler diye sorayım o zaman…
Bir erkeğin adam olma süreci mutlaka yaşanmışlık gerektiriyor. Erkek, hayatının zor sınavlarında, çaresiz ve sıkışık süreçlerde, içindeki gerçek güce ulaşabiliyor. Kendine konduramadığı "güçsüzlük" duygusuyla, gözlerine yasakladığı gözyaşlarıyla, içine düştüğü çıkmazın verdiği korkuyla barıştığı gün, aslında içindeki "kadın"a ulaşıyor. Duygularını kabul ettiği, zayıflığını ve zaaflarını anladığı ve hatta affettiği, derinini sevgiye açtığı, kadın ruhuyla empati kurabildiği, kadını sevebildiği, aşkı içselleştirdiği, kısacası erkek olmanın ona yüklediği "sürekli güçlü ve kazanan" olmanın ötesinde, insanca tüm duygu ve kişilik özelliklerini kabullendiği ve yücelttiği gün adam oluyor.
"Her erkek, gecenin bir yarısı, sadece ona ait siyah beyaz bir düşün içinde, yüzünde yastığa dayalı bir gülümseme, bir kahraman olduğunu düşünür," demişsiniz kitabın ilk satırlarında. Kahramanlık, erkeğe has bir özellik midir?
Hayır, en az erkekler kadar, kahraman olan kadınlar da vardır. Kahramanlık, cinsiyetle değil karakterle ayrılır. Ancak, "kahraman" olmayı düşleyenler, genelde erkeklerdir. Burada bir düşten bahsediyoruz, bir kimlik tanımından. Ve bence, erkeğe çok yakışan bir tanımdır bu. Erkek, cesaretini, şövalye ruhunu, kurtarıcı ve koruyucu kimliğini sever; bu onu kendisiyle daha barışık kılar.

GÜÇLÜ KADINLAR KARŞISINDA
Erkeklik, toz kondurulmayan bir mesele. Kitabı yazarken işin tabulaşmış yanlarından çekindiğiniz oldu mu?
Toz kondurulmayan "erkeklik" nedir? Erkeğin cinsel kimliği mi, kas gücü mü, beyinsel varlığı mı? Tabulaşmış derken kastettiğiniz, bir erkeğin, erkek olarak taviz vermekte zorlandığı bu üç özellikse, erkeğin "adam" olmak için zaten bu özelliklerinden taviz vermesi gerekmiyor. Erkeği tanımlayan bu özellikleri kadınlar zaten seviyor. Kadınlar, cinselliği güçlü, ruhu, beyni ve bedeniyle kadında güven hissi uyandıran erkekleri her zaman tercih ediyor. Tabulara değmeme gibi bir telâşım olmadı yazarken; çünkü tabular olduğunu düşünmüyorum. Ancak, kadın gözüyle aktardığım erkek dünyasında, daha çok aşk meşk konularına değindiğimi biliyorum. Erkeğin iş, aile, sorumluluklar, dostlar ve rekabet dünyasına pek değinmedim; bunların erkeği tanımlamada en az karşı cins ilişkileri ve cinsellik kadar önemli olduğunu bilmeme rağmen. Sanırım beni aşk daha çok ilgilendiriyor, nedeni bu olabilir.
"Erkekler güçlü kadınlardan hoşlanırlar mı?" Siz sormuşsunuz bunu bir bölümde ve sanki yanıtı okuyucuya bırakmışsınız, ama yanıtınız da aslında belli gibi…
Güçlü kadın, erkeğe ihtiyaç duyduğunu erkeğine hissettirmeyen, hatta erkeğe ihtiyaç duymayan, erkeği sadece seven kadındır. "Ben sensiz tabii ki yaşarım, ama seninle daha güzel yaşarım," diyebilen kadındır. Bu kadını tercih eden erkeğin ise "adam" olmuş olması gerekir. Güçlü kadını sevmek, her erkeğin harcı değildir.
Erkeklerin ilk görüşte asla âşık olmadığını kesinlemişsiniz. Bu, ileri gitmiş bir genelleme değil mi?
Hayır, kadınla erkeği, en belirgin seviyede ayıran ruhsal bir olgudan söz ediyoruz. Kadın, aşka âşıktır. Bu nedenle çoğu kez zaten aşka hazır ve kararlıdır. Âşık olma ve sahiplenme duygusu o denli güçlüdür ki kadında, bu duyguyu içinde bulduğu anda, onu yaşamaya ve tüketmeye başlar. Oysa erkek, aşkı çok ciddiye alır. Ağzından çıktı mı bir kez, ona sorumluluk veren bir olgu olduğunu bilir. Aşk kadında duygudan cinselliğe, erkekte ise cinsellikten duyguya gider. Ve aşk, erkeğe geç ve güç gelir. Erkek, aşka daha zor düşer ve düştü mü de çok yoğun yaşar.
Anlattığınız öykülerdeki erkeklerin çoğunun ekonomik ve kültürel durumu iyi. Neden öyle?
Bilinçli olarak yaptığım bir seçim değil bu saptamanız. Öykülerde anlatılan birçok karmaşa ve ruhsal çözümsüzlük, ekonomik şartların zorluklarıyla yaşayan erkeklerin öncelikleri değil. İş ve aş peşinde koşmanın acil derdi, insanı, kendini dinlemek ve iç dünyasına açılmaktan alıkoyabiliyor. Sanırım tek neden budur.

KENDİ YALNIZLIĞINDA
Erkeğin yalnızlığına ilişkin saptamalarınız oldukça dokunaklı. Günün birinde, erkeğin kendi yalnızlığını dindirme umudu var mı sizce?
Erkeğin, yalnızlığını dindirme gibi bir telaşı olduğunu düşünmüyorum. Aslında erkek kimliğinde var olan, birçok duyguyu kendi içinde ve paylaşmadan yaşama olgusunun, erkeği kadından ayıran, erkeğe has bir özellik olarak görüyorum. Yaşadığı aşkı, işindeki çıkmazı, evliliğindeki sorunu, ailedeki çekişmeleri, hatta iç dünyasındaki karanlıkları, bir kadın etrafındakilerle daha rahat paylaşabiliyor. Oysa erkek için bu olgular genelde kendi iç dünyasının sessizliğinde kalıyor. Yalnızlık burada ve erkek bu yalnızlıkla kendini tanımlıyor.
Peki, erkeğin kadınla, kadınlıkla barışma ya da kardeş olma umudu?
Gülümsüyorum şu an! Erkek ve kadının aynı ruhsal çizgide, birbirlerini tamamen anladıkları ve birbirlerine çok benzedikleri bir düzende, evrenin ne denli sıkıcı olacağını düşünüyorum çünkü. Hayır, ben bu tip bir barış düzenini bir umut değil, bir kaos olarak görürüm. Kadın ve erkeğin farklı ruhsal düzenleridir onları birbirine çeken ve barış bu safhada, ancak bu çekimin süregelmesi, iki tarafın da bu bağlamda heyecan duyması, birbirlerini anlamak ve birbirlerini elde etmeye uğraşmak adına sürdürülen çaba ile olasıdır.
Kitabın en hoş yanı, anlatırken, okuru da kendi öyküsünü anlatmaya çağırması. Erkekleri, kendi öyküleriyle baş başa bırakmaktan mutlu musunuz?
Eğer bunu becerebildiysem ne mutlu bana!

****
Esin Acıman kimdir?
1959'da İstanbul'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi'nden Psikoloji Lisans, Eğitim Lisans ve Klinik Psikoloji Yüksek Lisans derecelerini aldıktan sonra yurtdışında "eğitim'" konulu mesleki workshop'lara katıldı. Çeşitli hastanelerde ve kendi kliniğinde psikolog / terapist olarak çalıştı; okullarda rehber danışman ve müdür olarak görev yaptı. Halen İstanbul'da yaşıyor ve sürekli yazıyor. İlk kitabı "Kadın Doğmak Kadın Olmak" 2008'de yayımlandı.

Paylaş