VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mart 2016 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Esaretin müziği
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Esaretin müziği

Çağdaş İngiliz edebiyatının alaycı üstadı Julian Barnes, yeni kitabı “Zamanın Gürültüsü”nde Stalin Rusyası‘nda özgürlüğünü ve hayatını kaybetmeden sanatını icra etmeye çabalayan ama bu arada gururunu kaybeden Şostakoviç‘in iç dünyasına gerçekçi bir ses kazandırıyor.

MİNE AKVERDİ DENKTAŞ



İngiliz yazar Julian Barnes ile tanışmam, eleştirmenlerce çizgidışı bir yapıt olarak nitelendirilen 1989 tarihli “10 1/2 Bölümde Dünya Tarihi” kitabı vesilesiyle olmuştu. Daha en başta, kitabın açılış hikayesi aklımı başımdan almaya yetmişti: Barnes, Büyük Tufan ve Nuh’un Gemisi hikayesini yeni baştan anlatıyordu; hem de olayı bizzat yaşamış içeriden birinin, Nuh’un gemisine kaçak yolcu olarak binmiş bir tahta kurusunun gözünden!
“Kırk gün kırk gece yağmur mu yağdı? Elbette ki hayır - o zaman sıradan bir İngiliz yazından farkı kalmazdı. Yo, benim hesabıma göre yağmur bir buçuk yıl kadar yağdı. Ve sular dünyayı yüz elli gün mü kapladı? Şunu dört yıla çıkarın.” Bu sözlerle hikayeyi anlatmaya girişen Barnes, bugüne kadar bize anlatılmamış “gerçekleri” gözler önüne seriyordu. Barnes’ın samimi ve yaratıcı detaylarla dolu hikayesi, Nuh’un çevreye ilanlar asarak duyurduğu seçmelere, çok yavaş olduğu için yetişemeyen Slot, saf ırk değil de iki türün karışımı olduğu için hor görülüp gemiden atılan Şahmeran ve mükemmel olduğu için Nuh’un kıskançlık oklarına hedef olan, sonunda da tencere kebabı yapılıp yenen tek boynuzlu at gibi bir çok ilginç türün günümüze neden hiç ulaşamadığına(!) da ışık tutuyordu. O bildik efsanenin Barnes’ın alaycı, zeki, klişelere meydan okuyan yaratıcı kaleminde nasıl rengarenk alegorik bir hikayeye dönüştüğüne tanık olmak hayranlık uyandırıcıydı...

Geçen Ocak ayında 70 yaşına basan ve bugüne kadar imzasını attığı 20’den fazla kitapla yazarlık dehasını tescilleyen, çağdaş İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinde Julian Barnes, bu ay Ayrıntı Yayınları‘ndan çıkan en son kitabı “Zamanın Gürütüsü”nde yine tarihi şaşırtıcı bir biçimde tekrar yazmak için kolları sıvıyor.

Korku, öfke,
nefret ve cesaret

Bu kez o kadar eskiye değil, 1930’lı yıllar Stalin Rusyasına okuru götürüyor. Kendi yorumuyla yeni baştan anlattığı hikaye ise bu kez ünlü Rus besteci Dimitri Şostakoviç‘inki. Ama Barnes “Zamanın Gürültüsü”nde olaylardan ziyade Şostakoviç‘in iç dünyasına odaklanıyor, duygu ve düşüncelerini sayfalarına aktarıyor; yani otoriter güçle savaşmak zorunda kalan bir adamın kafasının ve kalbinin sesini...
“Zamanın Gürültüsü” gerilimli bir sahneyle başlıyor: Şostakoviç, gecenin bir yarısı elinde içinde sigaralar, iç çamaşırı ve diş macunu olan küçük bir çanta ile asansörün önünde bekliyor. Tam üç saattir burada, gizli polisin gelip onu alıp götüreceği düşüncesiyle hazır halde, korku içinde bekliyor. Zihni oradan oraya, geçmişe, anılara sıçrarken bekliyor.
Yazdığı opera devletin tepesindekiler tarafından yerden yere vurulduğundan ve yandaşlar tarafından linç kampanyası başlatıldığından beri, her gece sorgulanmak için götürülmeyi ve belki de, pek çok arkadaşı gibi, ensesine bir kurşunla cezalandırılmayı bekliyor... “Zamanın Gürültüsü”, ünlü Rus bestecinin tüm hayatını şekillendiren üç kritik görüşme ekseninde şekilleniyor ve Stalin rejiminin en tepedeki erk sahibi adamlarıyla gerçekleşen bu görüşmelerin, emirler ve tehditler aracılığıyla ünlü besteciyi nasıl ömür boyu sürecek bir esaretin içine attığını gözler önüne seriyor.

Julian Barnes okuru, Sovyet Rusya rejiminin baskıcı cenderesinde kimi zaman korku, kimi zaman çaresizlik, kimi zaman öfke, kimi zaman teslimiyet içinde ama her daim yoğun bir iç sorgulama eşliğinde yaşamını ve sanatını sürdürmeye çalışan Şostakoviç‘in zihnine ve ruhuna doğru derin bir yolculuğa çıkarıyor.
Dahası, Şostakoviç‘in hikayesinin arka planında otoriter rejimlerin bir röntgenini de çekip önümüze koyuyor. Gerçekleri konuşmanın olanaksızlaştığı, herkesin ölümle veya hapisle korkutulduğu, korku ve hırsın yalakalar yarattığı, kraldan çok kralcıların acımasızca hayatları mahvettiği bir ortamda yaşamanın nasıl olduğunu Şostakoviç‘in zihni aracılığıyla anlatıyor: “Yaşadığımız bu zamanlarda insanlar her zaman tam olarak kendileri olamama tehlikesi içindeydiler. Eğer onlara yeterince dehşet saçarsanız, başka bir şey, azalmış ve indirgenmiş bir şey, yalnızca hayatta kalma uzmanları oluyorlardı. Bu yüzden duyduğu şey yalnızca kaygı değil, çoğu kez kaba bir korkuydu: Sevginin son günlerinin gelmiş olduğu korkusu.”

Diktanın her daim neden sanatla uğraştığına, onu neden hep kontrolü ve hizmeti altına almaya çalıştığına dair muhteşem tesbitleri gözler önüne sermeyi de ihmal etmiyor Barnes: “ Shakespeare’in ‘müzikten hoşlanmayan insan güvenilir değildir; böyle bir insan adi bir şeyler yapabilecek, hatta cinayet işleyecek, yahut ihanet edebilecek tıynettedir’ dediği “Venedik Taciri”ndeki o an.

Bu yüzden ne kadar severmiş gibi yaparlarsa yapsınlar tiranlar müzikten nefret ediyorlardı. Gerçi şiirden daha çok nefret ediyorlardı... Ama tiranlar, şiir sanatından da fazla, tiyatrodan nefret ediyorlar ve korkuyorlardı. Shakespeare doğaya bir ayna tutuyordu, onda kendi yansılarını görmeye kim katlanabilirdi?”
Romanında iktidar, otorite, baskı, korku, fırsatçılık, dalkavukluk, esaret, ihanet, cesaret ve gurur gibi kavramları irdeleyen Barnes esas olarak insan ruhunu merkezde tutmaktan vazgeçmiyor. “50 yıldır dinliyorum” dediği Rus bestecinin ideolojik bağnazlığa rağmen sanatını icra etmeyi sürdürme çabasını iç dünyasındaki çalkantılar eşliğinde anlatıyor.

Ve okuru, otoriteye boyun eğdiği için, hayatta kalmayı seçtiği için kendini korkaklıkla suçlayan, bu yüzden kendine karşı nefreti hiç geçmeyen Şostakoviç‘in tüm bu insani duygularıyla özdeşleştirmeyi başarıyor. “Hiçbir zaman cesur biri olmadım. Onun yerinde olsam korkaklığa alternatif ben ne yapabilirdim? Cesur bir kahraman olmak iktidara karşı çıkmak demekti. Ve eğer Stalin’e karşı çıkarsanız siz ya da aileniz öldürülürdünüz. Yani kahraman olmak bazen aptalca olabilir...” diyor bir röportajında Julian Barnes, ve Şostakoviç‘i yargılamak yerine anlamayı seçtiğini şu sözlerle gösteriyor: “Gizli polis kapıma dayansaydı ne mi yapardım? Sanırım deli gibi kaçardım!”

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam