VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
13 Eylül 2013 Cuma | Anasayfa > Haberler > Eşitlik ve özgürlük için kardeşlik gerekliydi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Eşitlik ve özgürlük için kardeşlik gerekliydi

Bu anımı anımsadıkça, içimi bir şüphe kaplar… Şiirselliğinden ötürü yaşadığım anın gerçekliğinden şüphe ederim. Yine de gerçekliği için iddiaya girebilirim çünkü o yaz mevsiminden beri, ne zaman evde kitap okusam kanepeye uzanır ve ayaklarımı hemen duvara dikerim.

Buket Aşçı

Sıcaktı.
1993 yazına dair ilk hatırladığım bu. Bir odadan diğerine geçmek bile zordu ya da ben o kadar çok sıkılıyordum ve bu sıkıntıyı sıcakla o kadar çok içselleştirmiştim ki, böyle hatırlıyorum. Zira, o yıllar Eyüp’te, Otakçılar’da, Onur Sitesi’nde oturuyorduk. Ve tuhaf bir şekilde İstanbul sıcaktan terlerken hiç budanmadığı için bodur kalmış bir palmiye ağacına bakan iki balkonlu evimizde hep tatlı bir serinlik olurdu. Öyle ki, o eve dair en belirgin anılarımdan biri uzun, beyaz uçuşan tüllerdir.




















Ama o yaz, farklı olmalı… Çünkü kendimi sürekli kanepeye uzanmış, ayaklarımı yaslanma yerlerine dikmiş tavanı seyrederken anımsıyorum. Terlememek için olabildiğince az hareket ediyordum. Sırtım kaşınmışsa bile önce geçmesini bekliyordum. Öyle bir miskinlik, öyle zamansızlık halindeydim…
Elbette bir süre sonra sıkıldım. Bir süreden kastım bir hafta falandı. Aslında o yaz çok sıkılıyordum. Çünkü üniversitede birinci yıl bitmiş, hareketli günler geçirmiş ama içimdeki boşlukta azalma olmamıştı. Arayan soran arkadaşım neredeyse yok gibiydi, olanlarla görüştüğümüzde de birlikte sıkılıyorduk.

Özetle günlerim şöyleydi; uyanıyordum daha doğrusu gözlerimi açıyordum, açlık iyice kendini belli ettiğinde ya da mesanemin son kapasitesine geldiğimde kalkıyor, bir şeyler yiyor, tv’ye bakıyor, sıkılıyor, balkona çıkıp palmiyeyi seyredip tekrar kanepeme yığılıyordum. Ayaklarımı duvara dikerek…

Bir gün, bakkala gitmek için evden çıktım. Sitenin merdivenlerinden miskin miskin tırmandım. Selçuk abi sahibi olduğu Çağdaş Kırtasiye’nin önünde oturuyordu. İki sandalye koymuştu dükkânın önüne, araya da bir sehpa. Sehpanın üstüne bir dolu kitap koymuştu. Belli ki kitaplar, yeni gelmişti, raflara dizmeden önce kendisi bir göz gezdiriyordu.

Sanki her zaman yapıyormuşum gibi, yani kanepeye uzanıp ayaklarımı duvara diker gibi oturdum sandalyeye ve sehpadan bir kitap alıp okumaya başladım. Sanırım yarım saat kadar okudum ve sonra kitabı alıp eve gittim. Ve elbette gider gitmez de kanepeye çöktüm, ayaklarımı duvara dikip…

Bu anımı anımsadıkça, içimi bir şüphe kaplar… Şiirselliğinden ötürü yaşadığım anın gerçekliğinden şüphe ederim. Ama yine de gerçekliği için iddiaya girebilirim çünkü elimde büyük bir kanıt var; o yaz mevsiminden beri, ne zaman evde kitap okusam, okumaya önce sandalyede başlar sonra ayaklarımı duvara diker ve okumayı öyle sürdürüp sonlandırırım.

O yaz Selçuk Abi'den alıp okuduğum o kitap, sadece okuma pozisyonumu değiştirmekle sınırlı kalmamış, dünyayla, insanlarla nasıl bir ilişki kurmak istediğimi anlamamı da sağlamıştı.
Bir çırpıda okuyup bitirdiğim, sonra tekrar okuduğum bu kitap Steinckbeck’in “Sardalye Sokağı”ydı.

Bir sokağın hikayesiydi bu. Bir biyolog vardı; Doc. Sonra mahallenin serserileri... Yani Max ve arkadaşları. Yapımı asla bitmeyen bir sandal yapan, denizden korkan bir denizci ve bir de kerhane… Doc, mahallenin aklı başında olanıydı. Max ve arkadaşları başlı başına bir hikayeydi. Mesela benzin almak için çıkıp 4-5 ay sonra eve (Sefalet Palas) dönen "serseriler"den oluşan bir gurup. Geceleri orospulara giden, gündüzleri de onlarla arkadaşlık etmeyi sürdüren. Kimse mesleğinden ya da yaptığı işten ötürü ikinci ya da birinci sınıf değildi bu sokakta: Eşitti. Sadece haklar olarak değil ahlaki ve kişilik olarak da...

Çok sevmiştim bu sokağı. Hani boş bir daire bulsam hemen kiralardım. Boş ev yoktu gerçi ama devamı olan “Tatlı Perşembe” vardı. Sırf o kitap için kanepeden kalkıp Beyazıt’a kitapçılara gittiğimi anımsıyorum. Böylece o sıcak yaz mevsiminde, "Sardalye Sokağı"ndan çıkmamak ve hayat denilen o tekdüze dünyaya karışmamak için ikinci bir şans daha elde etmiştim.

Bu roman da ilki gibi eğlenceli ve keyifliydi. Üstelik bu kez işin içine aşk da karışmıştı. Doc, mahalleye yeni gelen orospuya aşık olmuştu. Kadın da ona… Ama işte gelin görün ki, tuhaf kaprisler, kişilik özellikleri devreye girmiş ilişki bitme noktasına gelmişti. Kadın mahalleden gitmek üzereydi ve Doc’un onu durduracak cesareti yoktu. Tam burada devreye Max ve arkadaşlarının en aptalı sanılanı girmişti.

Şöyle düşünmüştü: “Doc’un perşembe sabah erkenden denize gitmesi gerek çünkü inceleyeceği deniz kabukluları o gün karaya vuracak. Ama bir sorunu olur ve arabayı tek başına kullanamaz ve kimse ona yardım etmezse o da onu çağırırsa o zaman yolda konuşmak zorunda kalırlar ve ilişkileri de yoluna girer."

Peki bu nasıl olacaktı? İşte akıllı arkadaşımız bunun üzerine fark ettirmeden, karanlıkta Doc’un bacağını kırıverdi. Ve tüm dedikleri de oldu.
O yaz bu bacak kırma meselesi üzerine çok düşündüm. Düşünsenize bir arkadaşınız gece karanlıkta geliyor ve küt bacağınızı kırıp kaçıyor. Neymiş, aşkınızın geleceği içinmiş? Adama “Sana ne benim aşkımdan” denir değil mi? Hem de o kırık bacak acısıyla daha neler denir…
Üstelik, söz konusu mahalle kimsenin kimseye karışmadığı, kimliğini, yaşam biçimini tanımlamadığı bir yerken birinin hayatına böylesi “sert” bir müdahalede bulunmak… Bunu nasıl yorumlamak gerekirdi?

O yaz, ayaklarımı duvara dikerek pek çok kitap okudum. Vasconcelos’un “Kardeşim Rüzgar, Kardeşim Deniz”i gibi… Ben de kahramanı gibi kendimi geceleri bir güvertede uzanmış yıldızlara bakarken buldum. Gemi direğini bir bilardo sopası olarak hayal edip yıldızları kara deliklere yolladım. Ama en zor atışlarımı gerçekleştirirken bile bu kırık bacak meselesi aklımı kurcalayıp durdu.

Bir gün balkonda her zamanki gibi palmiyeyi seyrediyordum. Ne hazin bir hali vardı, kimse yapraklarını kesmediği için bodur kalmıştı. Büyüyemediği için tohum da atamamıştı. “Keşke” derken buldum birden kendimi; “Keşke biri müdahale etseydi, çoğalabilseydi…”
O an, şiirselliğinden ötürü gerçekliğinden hep şüphe edeceğim anlardan birini daha yaşadım ve ilişkilerimizi hep bir bencillik üzerine kurduğumuzu fark ettim. Kimseyi kaybetmemek adına onun mutluluğu yakalaması için bile gerekli müdahaleyi yapmadan yaşadığımızı… Buna “bireye saygı” dediğimizi… Birbirimizin sınırlarına müdahale etmemek adına git gide sterilleşip birbirine dokunamayan bir memeli türüne dönüştüğümüzü. Kimse gelip yapraklarımızı kesmediği için bodurlaşıyorduk.
Sardalye temizlenmeden yenir. Ama lezzeti de oradadır. Öyle lezzetlidir ki, Türkiye’de balıkçılar av yasağının kalkışını sardalye partisiyle kutlar.

Düşünüyordum da, ayaklarımı duvara dikip kimseyle görüşmeden kitap okuduğum o yaz, eşitliğin ve özgürlüğün kardeşlikten ayrı olamayacağını, bizi birey kılan şeyin sadece amaçlarımız değil aynı zamanda dayanışma ve dostluk olduğunu böyle anlamıştım.

Ve ne yazık ki, o yaz, bir tek arkadaşım eve gelip “Senin neyin var, neden kendini kapattın, çık ve aramıza katıl” deyip beni kolumdan tutarak dışarı çıkarmamıştı. Çünkü dostlarıma, kendi Sardalye Sokağı’ma taşınmam için daha çok zaman vardı. Elbette o zaman bunu bilmiyordum, ama yine de -sanırım içgüdüsel olarak- palmiyenin kuruyan yapraklarını ellerimi kesme pahasına budamaya başladım.




Paylaş