VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
11 Kasım 2018 Pazar | Anasayfa > Haberler > Ev’lere tutsak kadınlar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ev’lere tutsak kadınlar

Nermin Yıldırım yeni romanı “Misafir” ile bizi garip hatta belki de biraz distopik bir eve götürüyor ve iki kadının toplumsal delilik ile kişisel deliliğinin kesiştiği belleklerinde bir yolculuğa çıkarıyor. “Misafir” iyileşmeyen yaraların, kendini hatırlatmaya meyilli acıların ve şifanın hikâyesi.

NAZLINUR KARAAĞAÇLI



Distopik bir Ev ile karşı karşıyayız. Hemşirelerin “abla”, hastaların “misafir”, başhekimin “baba” diye adlandırıldığı, katı kuralları olan bir akıl hastanesi aslında bu Ev. Misafirlere çocuk gibi davranılan; abla, abi sözü dinlemezse cezalandırılan ve kimsenin birbirini dinlemediği bir yer. Daha ilk paragraftan bu Ev’de bir aile alegorisi yaratılmaya çalıştığını görüyoruz: “Ama filmlerdeki gibi şen şakrak ailelerden değiliz biz burada, gerçek ailelere daha çok benziyoruz.”
Roman boyunca ev sahibi ya da abla Rikkat misafir Esin’in bellekleri arasında mekik dokuyoruz. Esin bu Ev’e neden geldiğini hatırlamadığı gibi Ev sahipleri de neden burada olduğuna dair bir ipucu bile vermiyor. Böylece Esin’in kişisel belleğinde geçmişe yolculuğumuz başlıyor. Atlatılamayan travmalar kesik kesik gelmeye başlayınca aslında Esin’in kişisel hikâyesinin ve belleğinin toplumsal bellekle nasıl iç içe geçmiş olduğunu görüyoruz. Yazar, yakın tarihimizin göz ardı edip sessiz kaldığımız gerçeklerini,genç bir kadının belleğindeki kopmalar üzerinden yüzümüze vuruyor. Bu kopmalar aslında biraz da toplumsal düzeyde değil mi?
Rikkat Abla ise 60’larında yaşlı bir kadın. Kendisi bir hemşire dolayısıyla ev sahibi. Esin’in puslu belleğinin yanı sıra bütün geçmişini detaylı bir şekilde hatırlıyor. Ailesini, eksik kalmış anne ilgisi ve baba sevgisini... Rikkat hayatını istediği gibi yaşayamamış, kendi ‘evinde’ tutsak hissetmiş ve sırf bir yer edinebilmek için “normal” olmaya çalışmış bir kadın. Rikkat’ın hikâyeleri kendisi gibi olamadığı için yarım kalmış. Bu noktada da işin için Rukiye Hanım’ın yani annesinin hayaleti giriyor. Toplum bize annelerin asla hata yapmayan, çocuğunun iyiliğini düşünen melekler olduğunu öğretir.Fakat Rukiye Hanım biraz daha farklı, kendisi melek-cadı arketipini bir arada barındıran bir anne. Bu iki tip anne diğer annelere benzemiyor ve Rikkat’ı yoruyor belli ki. Kendisi de bunu: “Yarım kalan bir hikâyeydi annem, ben de bir daha tam olamadım.” diye belirtiyor. Rukiye Hanım da bunu hissetmiş olacak ki yarım kalan hesapları kapatmak için geri dönüyor. Zaten yarım kalan hesaplar olmasa hayaletler, hortlaklar falan döner mi hiç bu dünyaya?
Ev’de yolları kesişen bu iki kadın birbirlerine geçmiş ve gelecek örmeye başlıyorlar. Hikâye sürdükçe Rikkat’ın yaralarını yavaş yavaş sararak gençleşmesini, Esin’in de tedirginliğini atarak olgunlaşmasına tanık oluyoruz. Katı kurallarla, yer yer şiddetle yönetilen bu akıl hastanesinin aslında hapishanelerden farkı yok. Distopik olarak gördüğümüz bu akıl hastanesinin aslında kutsal bellediğimiz aile kurumuna böyle yakın olması da ilginç. Zaten ütopya ile distopya arasında da çok ince bir çizgi yok mudur?
Nermin Yıldırım, bir akıl hastanesine Ev diyerek aslında toplumun, devletin hatta toplumun hem en küçük birimi hem de en büyük yarası olan “aile”nin alegorisini yapıyor ve soruyor: “Allahın terk etmediği birinin burada işi ne ki?” Theodor Adorno’nun dediği gibi “Ev geçmişte kalmıştır.” Hatta belki de Allah,baba ve anne de...

Paylaş