VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
10 Nisan 2011 Pazar | Anasayfa > Haberler > Evrenin kütüphanecisi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Evrenin kütüphanecisi

Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in tüm eserlerini sırayla yayınlayan İletişim, bu ay yeni bir Borges kitabını daha okurlara sunuyor: “Yaratan”. Üstadın çeşitli konularda yazı ve şiirlerine yer verdiği ve en kişisel kitabım dediği “Yaratan” kaplanlar, aynalar, labirentler, sonsuz döngüler ve ötekilerin dünyasına bir kapı daha açıyor.

Mine Akverdi

“İşte böyle, yaşamım bir kaçış, her şeyi yitiriyorum, her şey unutulan geçmişe, ya da ötekine ait. Bu satırları hangimizin yazdığını bilmiyorum.”
“Borges ve Ben” Jorge Luis Borges.
Bir akşamüstü Borges, Buenos Aires sokaklarında tek başına yürüyüş yaparken adamın biri yanına gelip sormuş “Siz ünlü Jorge Luis Borges değil misiniz?”, Borges gülümsemiş ve cevap vermiş: “Evet, ara sıra.”
Sorunun muhattabının Borges olduğu düşünüldüğünde gelen cevap o kadar da şaşırtıcı değil. Zira Arjantinli ünlü öykücü, deneme yazarı ve şair Jorge Luis Borges (1899 - 1986), düşlerin gerçeklerle, yüzlerin suretlerle, “ben”lerin “öteki”lerle, sonsuzluğun parçalarla iç içe geçtiği ve hiçbir şeyin kesin ve net olmadığı akıl almaz bir evrenin yaratıcısıdır. Sadece 20. yüzyılın değil tüm edebiyat tarihinin en büyük yazarlarından biri olan Borges, “Eğer elimde bir zenginlik varsa o, kesinliklerden değil, zihinsel karışıklıklardan oluşuyor” der. Aynaların öte yanına uzanan sonsuz labirentlerde akarcasına ilerleyen kısa, bilgece ve baştan çıkarıcı hikayeleri kum saatleri, haritalar, kahvenin tadı, tangonun arzu dolu ritmi, kutsal kitapların sesi, kaplanlar ve güllerle dolu büyülü bir evrene açılan birer kapıdır; Borges evrenine. Yaptığı oyunlar, kurduğu tuzaklar aklımızı başımızdan alır, beynimizi soru işaretleriyle doldurur: “Nasıl?” Bunun cevabı Borges’te değil, her zaman okurdadır. “Nasıl yazıyor” diye sorduğunuzdaysa cevabı bellidir: “Yazarların konu arayıp seçmelerine inanmıyorum. Konuların yazarları arayıp bulmaları daha uygundur.” Nitekim konu ettiği şeyler hayatı boyunca gelip onu bulmuştur.

Aynalar, kaplanlar,
labİrentler

Jorge Luis Borges 24 Ağustos 1899’da Buenos Aires’te doğdu. Çocukluğu, yoksul bir mahalle olan Palermo’da geçti. Gece klüplerinin, randevu evlerinin, bıçak çekip kavgalar eden vahşi erkeklerle tangonun ritmiyle dans eden arzulu kadınların mekanı Palermo’nun tehlikeli, tutkulu, düşük kahramanları gelecekte onun öykülerinde karşımıza çıkmak üzere belleğine kazındı. Bu mahalleye pek uymayan orta sınıf bir ailede büyüyen Borges’in babası Jorge Guillermo Borges bir avukat ve psikoloji eğitmeni, annesi Leonor Acevedo Haedo ise bir çevirmendi. Babasının annesi İngiliz olduğu için İngilizce ve İspanyolca’yı aynı anda öğrendi. Felsefe ve edebiyatı babasından öğrenen Borges sokaklardan çok kızkardeşi Norah ile birlikte içerideydi. Oyun alanları evlerindeki büyük kütüphane ve bahçeydi. Hikayelerindeki kütüphane ve bahçe imgeleri de böylece belleğine sızdı. Kütüphanenin dolambaçlı koridorlarında bulduğu, dünyanın yedi harikasını gösteren bir çizimde yer alan daire şeklindeki bir labirent ise o anda zihnine kazınarak uzun süre kabuslarını süsleyen bir imge oldu, daha sonra hikayelerini süsleyecekti. Borges evreninin bir diğer vazgeçilmezi kaplan da çocukluk yıllarında gelip onu buldu. Zira küçük Borges’in en sevdiği şey hayvanat bahçesine gitmek ve orada saatlerce hayvanları seyretmekti, özellikle kafesinde bir sağa bir sola gidip gelen sarı-siyah kaplanları...
Edebiyatla ilk tanışıklığı, kültürlü bir insan olan babasının kütüphanesindeki İngilizce kitaplar arasında bulunan H.G. Wells’in yapıtları, Binbir Gece Masalları, Hucleberry Finn, Cervantes’in Don Kişot’u ile oldu. Kütüphane ona kutsal kitapların, mitolojinin, masalların da kapısını açtı. Yedi-sekiz yaşlarında Don Kişot’tan esinlenerek hikayeler yazmaya başlamıştı. Dokuz yaşındaysa Oscar Wilde’ın “Mutlu Prens”ini İngilizce’den İspanyolcaya çevirdi, bu çeviri yerel gazete El Pais’te yayınlandı. O yıllar için “Çocukluğumda , hayatın babamdan esirgediği yazar olma yazgısını benim üstlenmek zorunda kalacağım neredeyse anlaşılmıştı” diyordu. Seçimi o yapmamıştı, konular, imgeler, hikayeler gelip onu seçmişti.
KENDİNİ DÜŞLEYEN BİR DÜŞ

1914’te, Borges 15 yaşındayken, gözleri giderek kör olmaya başlayan babasının tedavisi için ailecek İsviçre’ye Cenevreye taşınmaları ufkunun genişlemesinde, seks hayatınınsa sekteye uğramasında etkili oldu.
Buradaki Calvin Koleji’nde okurken filozoflar, mistikler ve kabalistlerle, Shakespeare, John Milton ve Dante’yle, sembolist edebiyatın dahileri Verlaine, Rimbaud ve Mallarme ile, hayranı olduğu Schopenhauer, Carlyle ve Walt Whitman’la tanıştı. Soyut edebiyat dünyayı bambaşka bir gözle yeniden keşfetmesini sağladı. Öte yandan aynı yıllarda babasının kadınlarla ve seksle bir sorunu olduğunu düşünerek oğlunu bir fahişeye göndermesi, Borges’in hayatı boyunca kadınlarla ilişki kurmakta zorluk çekmesine sebep oldu.
Birinci Dünya Savaşı sonrası ailecek İspanya’ya taşındıklarında Ultraist edebiyat grubuna katılan Borges, 1921’de Buenes Aires’e döndüklerinde aidiyet hissinden sıkılarak kimseye bağlı olmadan birşeyler yapmaya girişti. Babasının arkadaşı Macedonio Fernandez’in düşüncelerinden etkilenmesi, düşüncenin yeni yollarına yönelmesine neden oldu. Fernandez’in düşünceleri Schopenhauer, Berkeley ve Hume’ün bir yansıması idi. Ekzantrik bir edebi stile ve karmaşık bir düşünce tarzına sahipti. Borges bu düşünce şekliyle zaman ve uzayı, dünyayı, yaşamı ve gerçeği bambaşka açılardan gördü. Dünya ona göre “Uzun bir düş gibi tasarlanmış yaşam, belki de düş görenin olmadığı bir düş... Kendi kendini düşleyen bir düş, öznesiz bir düş...”tü.
1923- 1929 yılları arasında “Buenos Aires Tutkusu”, “Yolun Ötesindeki Ay” ve “San Martin Defteri” adlı üç şiir kitabı yayınlayan Borges büyülü gerçekliğe asıl adımını 1930’larda attı. Arjantin´de çok satan Critica gazetesine yazdığı yazıları topladığı “Alçaklığın Evrensel Tarihi”nde kötü şöhretli tarihi kişilerin yaşamöykülerini gerçek ile kurguyu harmanlayarak anlattığı sıradışı hikayeler daha sonraları bu tarz “büyülü gerçekçilik”in ilk örneklerinden sayılacaktı. Asıl “Borges stili” ise 1935’te yazdığı ve hayâli bir romanı eleştirdiği “Al-Motasim’e Bir Bakış” isimli öyküsüyle hayat buldu. Bu kitap Latin Amerika edebiyatını derinden etkiledi, yayımlandığı tarih bu edebiyatın bir dönüm noktası olarak nitelendi.
Ancak 1938’te Borges’i derinden sarsan iki olay oldu. Önce çok yakın olduğu babası öldü, sonra kendisi ölümden döndü. O dönemi bir röportajında şöye anlatıyordu: “1938’in Noel arifesinde.. ağır bir kaza geçirdim.. Merdivenden hızla çıkarken kafa derimin sıyrılıverdiğini hissettim... Kafamı yeni boyandığı için açık duran pencerenin kanadına çarpmıştım... yara iltihap kaptı... Bir hafta uyku uyuyamadım. Sabahlara kadar ateşler içinde yanarak karabasanlar gördüm... Bir akşam bir de baktılar konuşamıyorum... Hemen hastaneye yetiştirip ameliyata aldılar, kanım zehirlenmişti. Bir ay kendimi bilmeden hayatla ölüm arasında gidip geldim... Artık iyileşmeye başlamıştım ki bu kez de acaba aklım yerinde mi diye kuşkulandım... Yazamayacağımdan korkmaya başladım. Daha önce hiç denemediğim bir şey yazmaya kalkıp başaramazsam o kadar kötü bir şey olmayacağını düşünüyordum... Öykü yazmayı denedim... ve ortaya ‘Pierre Menard, Don Quixote’un Yazarı’ çıktı...”
Böylece öykülerin dünyasına adımını atan Borges hem edebiyat türleri arasındaki sınırları hem de insan zihninin sınırlarını zorlayan ‘Borges evreni’nin en çarpıcı eserlerini yazmaya başladı. Bu dönemde sabit bir gelir için Belediye Kütühânesi‘nde çalışmaya girişen Borges, kütüphanedeki zamanının çoğunu bodrumkatına inip orada klâsikleri okuyarak ve modern edebiyatın uluslar arası örneklerini İspanyolca’ya çevirerek geçirdi. Borges evrenin de kanatları giderek genişliyordu: “Tlön, Uqbar, Orbis Tertius” ve kütüphanedeki bitmek bilmeyen kataloglama işinden ilham alarak yazdığı ünlü öykü kitabı “Babil Kitaplığı”, “Yolları Çatallanan Bahçe”, “Ficciones” ve Kafkamsı bir dünyayı betimleyen metafizik öykülerden oluşan “Alef” derken Borges kendi evreninin sonsuz labirentlerinin kapılarını okuruna açtı. Sürekli çatallanan bahçelerin sunduğu sayısız alternatif yaşamları, her anı hafızaya kaydeden sonsuz bellekleri, genç ve yaşlı Borges’in birbiriyle yani “öteki ben”iyle karşılaştığı zaman yolculuklarını, sayfaları ve içeriği sürekli olarak değişen, başı ve son olmayan kum kitaplarını ve aklın ve düşlerin sınırlarını zorlayan daha bir çok hikayeyi tüm ihtişamı, gizemi ve büyüsüyle gözler önüne serdi.
“Cennet’i kitaplık biçiminde düşleyen” bir adam olarak 1946’da Juan Peron iktidara gelmesiyle görevinden uzaklaştırıldığında tekrar kütüphaneye dönmesi uzun zaman aldı. Sonunda hayalindeki işe Ulusal Kütüphane’nin müdürlüğüne getirildiğindeyse ne yazık ki çok geçti. 1955’te Borges babasından miras kalan genetik hastalık sonucu tamamen kör olmuştu. Yazdığı şiir bu muhteşem ironiyi özetliyordu: “Kimse yakınıp yerindiğimi sanmasın / Bu lütfundan yüce tanrının / Bana ilahi bir şaka yaptı / Kitabı ve körlüğü aynı anda bağışladı.”

Yine de asistanına dikte ederek öyküler yazmaya devam etti. Düşler evrenin kör kütüphanecisi artık kendine özgü bir tür haline gelen tarzında, fantastik öğeleri gittikçe ağır basan “Düş Kaplanları”, “Düşsel Varlıklar Kitabı”, “Brodie’nin Raporu” ve Borges’in olgunluk çağının en önemli eserlerinden “Kum Kitabı”yla paralel evrenlere büyülü kapılar açmayı sürdürdü.
1961’de Uluslararası Yayımcılar Ödülü’nü (Formentor Ödülü) kazandığında adı artık Joyce, Proust, Kafka, Woolf, Beckett gibi efsanevi yazarlarla birlikte anılmaya başlandı. Hayalgücünün sınırlarını zorlayan hikayeleri ise artık 20. yüzyılın klasikleriydi.
Ölmeden hemen önce uzun yıllar asistanlığını yapan Maria Kodama ile evlenen Borges, 14 Haziran 1986’da, 87 yaşındayken, çok istediği Nobel’i alamadan karaciğer kanseri yüzünden bu dünyadan göçtü. Ama evrenin kütüphanecisi, belleğindeki muazzam kütüphanesiyle bir başka paralel evrene geçişini yaparken şüphesiz heyecanlıydı. Çünkü onun zihnindeki tüm kitapların adı ‘Kum Kitabı’ydı ve kitapların da kumun da sonu yoktu.

Paylaş