VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Şubat 2011 Cuma | Anasayfa > Haberler > Evsizler diyarında bir ev...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Evsizler diyarında bir ev...

Yıllar önce Paul Auster’le bir telefon görüşmesi yaptım. İnsanın seçtiği mesleği gerçekten anlamlı kılan anlar vardır, bu konuşma da onların en değerlilerinden biriydi benim için.

Hazırladığım soruları sorarken endişeliydim; oysa her birine o kadar net ve alçakgönüllü yanıtlar verdi ki! Telefonun sınırları daha da artırmaya meyilli aracılığı ortadan kalkmıştı ve sanki
o karşımda konuşuyordu.
O günden beri yazdığı her kitabı başka bir gözle okur hale geldim. Teknik konusundaki bitip tükenmez buluşlarını takip ederken anlatıma verdiği hassasiyeti, okura aldırdığı küçük ve keskin virajları izliyordum elbette o satırlarda ama bir yandan da o satırların gizliden gizliye aktardığı o duyguyu yakalamıştım, evet evet, o da hepimiz gibi yaşayan biriydi!


Sunset Park. Bu duygu için biçilmiş kaftandı. Seçkin Selvi’nin albenili çevirisinin çıktıları elime ulaştığında metni üçe böldüm. İlk bölümü, kısaca kahramanın sıradan dünyasını bize aktaran kısmını yanıma aldım ve Kadıköy Baylan’a gittim. Bir portakal suyu söyledim. Her yer Miles Heller’ın New York’tan kaçıp sığındığı Florida’sıydı. Oradaydı Miles, işi, boşalan evlerin çöplerini temizlemekti. Sürekli fotoğraf çekiyordu. Bu ait olunamayan ev metaforunu takip ederek Auster’ın Miles Hellen’i anlatırkenki temel izleğini bulmak zor olmadı: Evsizlik. Bu evsizlik fikrini ise bir yolculuk eşliğinde tartışacağı açıktı. Öykünülen yolculuk ise, yolculukların en hası Odyssey’di. Elbette çağımızın boynu bükük yolculuklarından biriydi de bu; dolayısıyla elimizdeki mitik öykünün çağımıza düşen gölgesiyle birlikte, farklı bir güzergahta (New York-Florida-New York) anlatılacaktı. Ve hiçbir şey o filmin adı gibi değildi: Hayatımızın En Güzel Yılları. Ama ne tuhaf, birçok şey de filmdeki gibiydi!
Üç dört gün sonra ikinci ve ardından gelecek üçüncü bölümlerimi okumaya başladım. Keskin kahve ve dikkat kesilme zamanıydı. Şu film... Hayatımızın En Güzel Yılları filmi, adıyla tezat bir akışa sahipti. Geçtiğimiz yüzyılın kırklı yıllarına denk düşüyordu anlatılanlar. İkinci Dünya Savaşı’nın insana yaşattığı en yoğun ‘evsizlik’ hissi eşliğinde babasının desteğine mecbur kalan kolsuz bir askerin hazin öyküsüydü bu... Hollywood, molywood, insana özgü çok önemli bir vurgu vardı filmde. Gerçek kaybedişti bu. Evsizin evsizi bir his. Kitaptaki hemen hemen bütün karakterlerin yanından geçen bir temaydı bu; kitaptaki karakterlerin birçoğu filmi seyrediyordu zaten kitabın bir yerlerinde.

Bu yüzden kitabın son sahnesinde Miles’ın bu filmi hatırlaması tesadüf değil. Elleri kopmuş o asker geçiyor zihninden. Kendi başına soyunamayan, babasının yardımı olmadan yatağa giremeyen o askerin hali. Kendini aynı yitik duygu içersinde, elleri olmayan ve babasına muhtaç bir çocuk olarak görmesi, onca yolculuğun, Florida’nın Florida’yla birlikte gelen iç yolculukların ve iç yolculukların işaret ettiği maceraların pek de işe yaramadığını söylüyor biz okurlara.

Bu kayboluş hissini akılda tutarak ilerleyelim. Bu his eşliğinde olay örgüsüne oturtulabilecek en temel sorun evinden ayrılmak zorunda kalan genç bir adamın başından onca macera geçtikten sonra tekrar ‘evine’ dönmesi diye özetlenebilir. Ancak bu ev, hiç de umulan ‘o ev’, ‘o diyar’ değildir. Brooklyn’nin Sunset Park denilen mahallesinde terk edilmiş bir evdir bu. Belki de olması gereken budur. Green-Wood Mezarlığı’nın karşısındaki sokaktadır. Tuhaf bir biçimde elektrik ve doğalgazı kesilmemiştir. Ama her an her şey olabilir!

PİLAR VE HAYAT KAÇAĞI MİLES’IN AŞKLARI

Miles’ın kendisi gibi olan insanlarla yaşayacağı bu ev, bir evsizler diyarıdır aslında. Hayatlarının en güzel yılları bir biçimde geride kalmıştır! Evde yaşayan bütün ahali için geçerlidir bu. Ancak Miles’in kurgu anlamında erken bulduğu hayat iksirine haksızlık etmemeli. O genç Pilar’dır, güzeldir ve çok zekidir. Florida’da başlayan, New York’ta sınanacak bir aşkları vardır; esasen Miles’ın kendi çelişkisiyle yüzleşmesine neden olacak diyar olan New York’a geri dönmesinin temel nedenlerinden biri de Pilar’dır. Pilar’ın üniversite sevdasıdır New York. Besbelli büyüyeceği yer de olacaktır. Hikayenin sonunda genç Pilar ile hayat kaçağı Miles’ın aşkları sınanır ve biter. Dolayısıyla Miles için iksirin de pek bir ehemmiyeti kalmayacaktır. Ancak bilinen bir gerçek vardır ki o da kitaptaki tek ‘ev’li kişinin Pilar olduğudur. Miles Pilar’ın evi olmuştur. Ki bu da az buz bir şey değildir!
Buna rağmen bu yazgıya Auster’ın anlatıcısı karar verir. Anlatıcı karakterlere yön verme ve onları kendi hakimiyetinde konuşturma konusunda çok kararlı ve ısrarcıdır! Bunun ipucunu da en başta vermiştir. Muhteşem Gatsby ile tanışan Miles ve Pilar arasında şöyle bir muhabbet geçtiğini aktarır:

“...kızın, kitaptaki en önemli karakterin Daisy ya da Tom, hatta Gatsby’nin kendisi olmayıp Nick Carraway olduğunu söylemesi onu daha da çok etkiledi. Kıza neden böyle düşündüğünü sordu. Kız, Çünkü hikayeyi anlatan o, dedi. Ayakları yere basan, kendi dışındakilere bakabilen tek kişi o. Ötekilerin hepsi yitip gitmiş, sığ insanlar; Nick’in sevecenliği ve anlayışlılığı olmasa ötekiler hakkında hiçbir şey hissedemezdik. Nick olmasa o kitap da olmazdı. O hikaye her şeyi bilen, allame bir anlatıcının ağzından aktarılsaydı, şimdikinin yarısı kadar ilgi çekmezdi.”

Auster’ın bunu aktardıktan sonra neden bu tür bir ‘allame’ anlatıcıyı seçtiğini Miles’in düşüncelerinden geçerken Sunset Park’ın Nick’i olabilecek Pilar için bir temenni için yaptığını düşünüyorum. Bundan sonrasında Pilar’a yaşamda bir şans vermek adına hazırlanmış bir önsöz...

“...Homeros; Homer adı ona evi, evsiz sözcüğünü çağrıştırıyor, artık hepsi evsiz, bunu babasına telefonda da söyledi, Alice ile Bing evsiz, kendisi evsiz, Florida ’da terk edilmiş eşyaları toplayıp çöp temizlediği evlerde bir zaman oturanlar da evsiz, sadece Pilar evsiz değil, kendisi kızın evi oldu ve sonra tek bir yumrukla her şeyi mahvetti...’

Pilar’in evi olmak... Miles Pilar’ın her şeyi olmuştu. Pilar da onun. Bazen birinin sığınağı olmak aradığımız ev olabilir ya, öyle. Tüm bunlar olup biterken New York’ta Pilar’ın yüzüne bakmıştı Miles ve şu meşum anlatıcı aracılığıyla orada başka bir şe görmüştü:

“...Kampüslerin boş bahçelerinde dolaşıp binaların cephelerini gözden geçirirlerken, Miles kızın sanki gözlerinin önünde değişmekte, büyümekte olduğunu hissetti ve onun on yıl sonra, yirmi yıl sonra, kadınlığının en enerjik çağında nasıl olacağını birden kavrayıverdi; Pilar büyümüş, kendi kişiliğine erişmişti ama şu an onun yanındaki genç kadın hâlâ o kaygılı kızın gölgesiyle yürüyordu.”

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam