VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
16 Aralık 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Farklı olana karşı duyulan önyargıları yıkmak gerek
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Farklı olana karşı duyulan önyargıları yıkmak gerek

Zeynep Zan, gündeme damgasını vurmuş konularla ilgili denemelerini “Yaşamdan İzler” kitabında bir araya getirdi.

Yonca Boztunalı

Kürt meselesi gibi incelikli ve tabiri yerindeyse kırmızı çizgileri olan bir konuda kaleme almış olduğunuz yazınıza değinmek istiyorum. Bu konu hakkında sizi yazmaya iten sebep nedir? Kürt sorunun çözümüne yönelik şu ana kadar atılan adımları bir hukukçu gözüyle nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürt meselesi ile ilgili yazımı objektif bir bakış açısından ziyade tamamen duygusal ve kalbimden geçen insani duygularımla yazdığımı söylemeliyim. Ben meselenin öncelikle insani ve vicdani tarafı ile ilgiliyim. Siyaset okumadım. Politika ile ilgilenebilecek bir yaşta değilim. Pek çok Kürt, Ermeni, Zaza arkadaşım var. Aynı havayı soluduğum aynı türkülerle coşup ortak acılarla hüzünlendiğim aynı hatıraları paylaştığım arkadaşlarımla, komşularımla bir aradayken aynı bahçedeki farklı renklerin ve farklı seslerin ne büyük bir zenginlik olduğunu hissediyorum. Yüzyıllarca aynı çatının altında ortak bir geçmişi paylaşıp uygarlığın gelişimine omuz omuza katkı sağlamış bir halkın acı ve göz yaşının olmadığı huzurlu bir ortamda bir arada yaşamasından yanayım. Benim duygularım ve yüreğim ayrılıkçı olmayan “Ben de varım, benim de bir kültürüm ve konuştuğum dil var. Kendi kimliğimin farkında olunmasını istiyorum” diyen kesimlerle birlikte. Farklılıkların algılanabilir olduğu her türlü kültürel ve etnik hassasiyetlere saygı duyulduğu bir ülkede barış ve huzur içinde yaşayabilmeyi diliyorum. Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal dokusunda tahribat yaratmış olan bu meselenin çözüme kavuşturulması gerektiğine inanıyorum. Bu ülkede yaşayan bir vatandaş olarak vicdanın ve insanlığın gerektirdiği açılımları gerçekleştirme yolunda atılan adımları ve gösterilen çabaları önemsiyorum. Genç bir hukukçu olarak ve her şeyden önemlisi, insan olarak meselenin vicdani tarafının çözümü ile ilgiliyim ben. Yurtseverim ve etnik milliyetçiliğin ne kadar tehlikeli olduğunu görebiliyorum.

Kürt meselesi ile ilgili yazınızda Ahmet Kaya’nın 1999 yılında Magazin Gazetecileri Derneği’nin gecesinde uğradığı saldırıdan da bahsetmişsiniz. Bu konuya değinme gereğini yıllar sonra neden
hissettiniz?

Farklı fikirlere ve hassasiyetlere karşı duyulan tahammülsüzlük ve anlayış eksikliği ne yazık ki o dönemde karanlık kutusundan çıkmış beğensek de beğenmesek de vatandaşımız olan bir sanatçımızı sırf farklı bir ses verdi diye vatan hasretiyle yurt dışında yaşamaya mecbur etmiştir. Kürt meselesi ile ilgili yazımda bu konuya değindim çünkü olayın yaşandığı dönemde ekranlara yansıyan çatallı saldırıları ve babamın gözlerine yansıyan kaygıyı zihnim ve yüreğim hâlâ silemedi. Fikirlerle mücadele etmeyi beceremeyen Türkiye, artık yeni mevsimlere aralıyor kapılarını... Geçtiğimiz hafta ilk defa Ahmet Kaya’yı anma gecesi düzenledi. 10 yıl sonra yapılan bu gece ailesini ve sevenlerinin yüreğindeki acıyı ne kadar hafifletti bilinmez ama benim 17 yaşımdaki zihnimde beliren o karanlık görüntüler zihnimden hâlâ silinmedi.

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET OLMASIN
Yine 2009 yılında İdil Biret konserinde yaşananları kaleme aldığınız yazınızda da 1993 yılında yaşanan Sivas katliamına gönderme yapmış ve aradaki ilintiyi okuyucuyla paylaşmışsınız.

Aslında tüm bu konuştuğumuz yazıların ortak bir paydası var. Çözümlenmesi gereken kilit nokta da bu sanırım “Farklı olana duyduğumuz tahammülsüzlük ve önyargı.” Yazıyı kaleme almadan önce Can Dündar’ın Madımak vahşeti ile ilgili belgeselini izlemiştim: Yangın merdiveninde kurtarılmayı bekleyen Aziz Nesin’in bir görevli tarafından lince hazır kalabalığın içine itilmesi, yumruklanıp tekmelenmesi hafızamdan asla silinmeyecekti. Topkapı Sarayı’nda yaşananlar da uluslararası değerde bir sanatçımız olan İdil Biret’in hafızasından silinmeyecekti. Olay olduktan sonra ilk aklıma gelen, İdil Biret o gece yaşadıklarının ardından başını yastığına koyduğunda neler hissetmişti, hangi ikilemleri sorgulayıp durmuştu sabaha kadar? Aziz Nesin’in yangın merdiveninde kurtarılmayı beklerken hissettiklerine benzer şeyler mi hissetmişti acaba? Farklı fikirlere duyulan tahammülsüzlük maalesef bizi yıllar öncesinin isli görüntülerine götürmüştür. Aslında burada Topkapı Sarayı’nda eylemi gerçekleştiren gençleri değil onları bu noktaya iten perdenin arka tarafındaki karanlığı sorgulamak gerekiyor. Tıpkı Sivas olaylarında yaşanan trajedinin geri planında olduğu gibi... Dileyelim ki tarih her zaman tekerrürden ibaret olmasın.

Yazınızda da ifade ettiğiniz gibi Cübbeli Ahmet Hoca’nın jet ski üzerindeki duruşu ya da İsviçre Alplerindeki görüntüleriyle neden bu kadar ilgilisiniz?

Cübbeli Ahmet Hoca’yı es kaza ekranda gördüğümde dikkat kesiliyorum ben. Jet-ski üzerindeki ahenkli duruşu ya da malta sahillerindeki görüntüleri eşinin ışıl ışıl yanan Chopard saati ile cemaatine verdiği vaazları arasındaki ilintiyi kurmaya çalışıyor tilki kurnazlığındaki zihnim. Devamı kitabımda...

Yazarlık ve avukatlık... Kendinizi hangi tarafa daha yakın hissediyorsunuz? Hukukçu olmak yazınınızı nasıl etkiliyor?

Mesleğim olan avukatlık tabii ki de birincil işim. Hassas dengeleri olan ve fikrimce analitik zeka gerektiren yorucu bir mesleğim var. Ve söylemeliyim ki avukatlık, zihinsel açıdan beni son derece tatmin eden bir meslek. Mesleğimin henüz çok başında olmama rağmen bire bir yaşadığım tüm olayların duygusal dünyama izdüşümü yazdığım yazıların ana kaynağı. Mesela kredi kartı borcunu ödemek uğruna böbreklerini satan gençlerle ilgili yazmış olduğum yazıda ya da Tuzla tersanesinde ölen işçilerin dramında mesleğim gereği birebir yaşadığım olayların kalemime yansıdığını söyleyebilirim. Bunun yanı sıra tirajı altı bin civarında olan yaşam ve hukukun bir arada olduğu sadece hukukçulara değil toplumun tüm kesimlerine hitap eden ciddi bir yayının başında olmak da bana çok heyecan veren ve bir o kadar da sorumluluk gerektiren ikincil işim. Ve en sonunda burada yazmış olduğum yazıları derleyip kitap haline getirmek ve okuyucu ile buluşturmak ise duygusal anlamda en önemli tatmin sebebim. Dolayısıyla birbirini tamamlayan ve nihayetinde ortak bir paydada buluşturabileceğime inandığım işler yapıyorum. Hem entelektüel birikimim açısından hem de mesleki açıdan şu aşamada hangi tarafa daha yakın olduğumu hissedip söyleyebilmem içinse çok erken...

Yazı yazmaya ne zaman başladınız?

“Yaşamdan İzler” kitabında bir araya getirdiğim denemelerim özellikle 2008-2009 yılları arasında gündeme damgasını vurmuş olaylara ilişkin. Mardin katliamından, İdil Biret konserinde yaşananlara, kot taşlama işçilerinin dramından Hüseyin Üzmez olayına, jet ski üzerindeki Cübbeli Ahmet Hoca’ya kadar toplumsal belleğimizde iz bırakan dramlar ve trajikomik olaylar kimi zaman kurgusal ve öyküleyici bir anlatımla kimi zamansa mizahi bir perdenin arkasından okuyucuya göz kırpıyor.

Kot taşlama işçilerinden, insan tacirine, İran’da hakkını arayan ve bu uğurda canından olan kadınlardan Michael Jackson’un ölümündeki trajediye kadar geniş bir yelpazede yazıyor olmak yazınınız için zorlayıcı bir faktör değil mi?

Kot taşlama işçilerinin yaşadığı sıkıntılar ve bu uğurda gencecik insanlarımızın hayatını kaybetmesi, çaresizlik içinde ve sosyal güvenceden yoksun bir şekilde çalıştıkları izbe atölyelerde ölümü bekleyişleri ya da kredi kartı borçlarını ödeyebilmek uğruna böbreklerini satmak zorunda kalan insanlarımızın olduğu gerçekliği beni derinden etkileyen olaylar. Bu konularda yazıyor olmak benim kalemimi ve yüreğimi zorlayan faktörler.

Kitabınızın ithaf kısmındaki “Kaf Dağının Ardındakiler” özel bir ithaf mıdır? Yoksa kurgusal bir anlamı var mı?

Kurgusal bir anlamı yok. Benim için özel bir ithaf.

Yeni projeler var mı? Mesela ileride bir roman yazmayı düşünür müsünüz?

Bir süreliğine kendi içime çekilebilme fırsatını bulabilirsem ki şu an için pek mümkün gözükmüyor, zihnimde kurgusu hazır bir roman projem var ve yakın gelecekte hayata geçirebilmeyi ümit
ediyorum.

Paylaş