VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
20 Temmuz 2010 Salı | Anasayfa > Haberler > “Filistin Sabahları”nda sürgün yemişlerin hikâyesi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

“Filistin Sabahları”nda sürgün yemişlerin hikâyesi

1948’lerde Filistin’e gelen Yahudi mültecileri, toprağın adının İsrail olarak değiştirilmesi ve kendi toprağında sürgün olmuş, ama her şeye rağmen direnen Filistinliler’in gerçek hikâyesi...

Belma Akçura

Yıl 2002... Filistin asıllı Amerikalı yazar Susan Abulhawa askeri bölge ilan edilerek tüm dünyaya kapatılmış olan Cenin Mülteci Kampı’na gider ve o kampta yaşanan katliama tanıklık eder ve orada gördüğü yaşadığı ve dinlediği iç burkan hayatlardan yola çıkarak “Filistin Sabahları”nı kaleme alır...

Her ne kadar kitap bir roman olarak kurgulanmışsa da romanda olaylar, tarihler ve kişilikler gerçek... Bu romanın çekirdeğini ise 1972’de ölen Filistin halkının mücadelesi üzerine onlarca kitabın yüzlerce makalesi olan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin sözcüsü gazeteci Ghassan Kanafani’nin, 1948’de yerleştikleri bir evde buldukları Filistinli bir oğlan çocuğunu büyüten Yahudi bir aileyi anlattığı hikâye oluşturuyor...

ORTA DOĞU’DA BİR AŞK
Roman Orta Doğu’nun göbeğinde bir ‘aşk’ hikâyesinden yola çıkıyor. 1948’de İngilizlerin çekilmesinden hemen sonra Filistin’e akın akın gelen Yahudi mültecilerin kendilerini devlet ilan etmesini, toprağın adını İsrail olarak değiştirmesini, yeni devletin subaylarının birbirlerinin aynısı, bej renkli ve temmuz sıcağına inat nüfuz edilemez bir soğukluktaki üniformaları içinde Filistin topraklarında kanlı iktidarına uzanıyor... Ama iliklerinize kadar hissedeceğiniz Ayn Hod’un hikâyesi... Yani bu devletin sınırları içinde ele geçirilememiş bir üçgen oluşturan üç köyün en yakın komşularını ve Ayn Hod halkının da kaderini henüz evlerinden kaçıp gitmemiş toplam yirmi bin kadar Filistinliyle birlikte çizmesinin hikâyesi...
Susan Abulhawa’nın “Filistin Sabahları”nın her satırında Edward Said’in etkisini görmek mümkün... Zaten Abulhawa’da Said’in düşüncelerinden nasıl etkilendiğini romanında bizzat anlatıyor. Daha da önemlisi kitabın bütünü Said’in “Kış Ruhu” kitabında anlattığı sürgün yemiş ruhların geçmiş tarihi gibi gözünüzde şekilleniyor: Roman “Sürgün bir insanın doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir” diyen Said’in sürgünü ile Abulhawa’nın sürgününü buluşturuyor.

“Filistin Sabahları”nda Susan Abulhawa’nın Filistinli olmanın ne olduğunu Filistin halkının mücadelesinin ne anlama geldiğini anlıyorsunuz... Ve Edward Said “Vatanını en değerli bulan daha yolun başındadır. Dünyanın her yerini kendi vatanı gibi gören güçlüdür, bütün dünya toprağı kendisine yabancı olan ise mükemmelliğe yaklaşmıştır. Yolun başındaki sevgisini dünyanın sadece bir noktasına vermiştir; güçlü olan sevgisini tüm topraklara adamıştır, mükemmel ise toprak sevgisini feshetmiştir... ” sözleriyle ne demek istediğini de böylece öğreniyorsunuz... Tam da bu nedenle “Filistin Sabahları”na yani romana saldırıları püskürtüp ateşkeş çağrısı yapan Filistinlilerin bütün istediklerinin kendi toprakları üzerinde her zaman yaşamış oldukları gibi yaşamaya devam etmek olduğu vurgusu hâkim... Romalılar, Bizanslılar, Haçlılar, Osmanlılar, İngilizlerin işgali altında yaşamak onları milliyetçi yapmamış aksine varlıklarının özünü Allah’a, toprağa ve aileye olan bağlılıkları oluşturuyor öyle ki gerçekte ve tek savundukları, korumaya çalıştıkları da bu...

Roman da nasıl ki 1948 istilası Ayn Hod’un kurucularının soyundan gelen, büyük miktarda işlenmiş toprağın, meyve bahçelerinin ve son derece verimli beş zeytinliğin varisi “Hasan’ı belirsiz bir kaderin insafına bırakmışsa İsrail’in 1967’deki saldırıları ve bunları takiben Batı Kıyısı’nın işgal edilişi de “Yusuf”a aynı şeyi yapar... Hatta yazarın ‘kendisi’ne... Susan Abulhawa “Yaşlılar ölmüş, gençler yaşlanmış, evler yükselmiş, sokaklar daralmış, bebekler doğmuş, çocuklar okula gidip tavukları kovalamış ve zeytin ağaçlarının dalları, üzerlerindeki meyvelerin ağırlığıyla sarkmışlardı. Yine de Cenin Mülteci Kampı olduğu gibi kalmıştı, bir buçuk kilometrekarelik bir alan, zamandan kesilip çıkartılmış ve o bitmek bilmeyen 1948’e hapsedilmiş... “Filistin Sabahları”nda iki şeyi unutmak mümkün olmuyor... Biri Filistinli olarak ölmenin ne olduğunu öğreniyorsunuz... İkincisi Filistin topraklarında bir İsrailli olarak yaşamanın azabını... İki itiraf ikisi de insanı kendi içinde sürgüne gönderiyor:

“Amal, askerin gözlerine daha yakından bakmak isterdi ama otomatik tüfeğin alnına dayanmış namlusu buna izin vermiyordu. Yine de askerin lens taktığını görebilecek kadar yakındı ona. Öldürme işine başlamak üzere giyinmeden hemen önce lenslerini takmak için bir aynaya doğru eğilirken hayal etti askeri. Ne garip, diye düşündü, yaşamla ölüm arasındaki yerdeyken aklımıza gelenler. Acaba resmi görevliler onun, yani bir Amerikan vatandaşının “kazara” öldürülmesinden esef duyduklarını beyan edecekler miydi? Yoksa hayatının sonu, o öfke dolu “kurunun yanında yaş da yanar” konuşmalarından birine mi sebep olacaktı yalnızca? Tek bir ter damlası, askerin kaşından yüzünün yan tarafı boyunca aşağı doğru yuvarlandı. Gözlerini kırpıştırıp duruyordu. Amal’ın bakışlarından tedirgin oluyordu. Daha önce de birilerini öldürmüştü ama gözlerinin içine bakarak değil. Amal bunu görüyor ve etraflarını saran kıyıma rağmen onun ruhundaki huzursuzluğu hissedebiliyordu. Ne garip, diye düşündü tekrar, ölümden korkmuyorum. Askerin gözlerini kırpıştırışından, yaşayacağını anladığı için muhtemelen... Soğuk metal hâlâ alnına dayalıyken gözlerini kapattı, yeniden doğmuştu. Anıları geçmişe gitmesi için yakarıyorlardı, daha da gerilere, hiç bilmediği evine.”

MERHAMETİN BEDELİ
“Moşe, son nefeslerini geçmişi açıklamak ve oğlundan af dilemek için harcamıştı. Hayallerinden, Yahudi halkının bir anavatanı arzulayışlarından bahsetmişti. İrgun’un sırlarından, onların Filistinlileri evlerinden atmak için yaptıkları korkunç şeylerden bahsetmişti. “Merhamet göstermek bizim için bedeli çok ağır olan bir lükstü” demişti Moşe. Peşini bir türlü bırakmayan yüzleri tarif etmişti. “O kadar çoklar ki oğlum.” Ona kuzu ikram ederken halhalı şıngırdayan o Arap kadını. O kadının Moşe’nin zamanla sevmeyi öğrendiği oğlu ve aklında çocuğunu kollarından çekip aldığı sırada duyduğu andaki kadar capcanlı kalmış olan “İbni! İbni!” bağırışını susturmak için kendini içkiye vuruşu. “Onu duydum ama yürümeye devam ettim” diye fısıldamıştı David’e. Moşe, acı ve tatlı hiçbir şeyi atlamadan bütün hatırladıklarını anlatmış, ardından da gözlerini geceye son kez kapatmıştı.”

***

Kitabın ilk basımı “David’in Yarası” 20 dile çevrildi

Susan Abulhawa Filistin asıllı Amerikalı yazar. Ailesi 1967 Savaşı’nın mültecilerinden... Gençliği işgal altındaki Doğu Kudüs’te, Kuveyt’te ve Ürdün’de geçti. Kızıyla beraber Pennsylvania’da yaşamakta olan Abulhawa, Playgrounds for Palestine isimli sivil toplum örgütünün kurucusu. “Filistin Sabahları” için “Dr. Edward Said bu kitabın oluşumunu hiç de azımsanmayacak bir ölçüde etkilemiştir. O, Filistin davasını olağanüstü bir zekâyla, yıkılmaz bir ahlakla ve pek çoğumuza çok değişik şekillerde dokunmayı başaran, sirayet edici bir tutkuyla savundu” diyor. Kitabın ilk basımı The Scar of David (David’in Yarası) adı altında, yapıldı 20 dile çevrildi.

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam