VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Eylül 2013 Pazar | Anasayfa > Haberler > Fotoğraf
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Fotoğraf

Her okurun okur olduğu bir an vardır. Kendi okurluğumu ‘hatırlamak’ olarak yaşadığımı itiraf etmeliyim. Kitabı okumuşumdur, etkilenmişimdir. Kapağını kapatır, yaşama devam ederim. Sonra aynı yaşamın içersinde bir ‘an’ bana çarpar. İşte o çarpan an çok kıymetlidir.

Müge İplikçi

Orada okumuş olduğum kitabın gerçek okuru olmaya hak kazanmışımdır. Benim açımdan okumak, gerçekten de yaşamaktır zaman zaman.

Alın size bir örnek. John Berger’in ‘O Ana Adanmış’ı. O kitap benim gözümde bir ilk kitap değil ama onun sayesinde geçmişi okumayı yeniden öğrendiğim için de herşeyin ilklerinden sayılabilir.





















Biraz anlatmaya çalışayım. Elimde bir fotoğraf var. Onun için yazdığım bir yazı da. Yakınlarda yazdım onu. Size hiç olur mu bilmiyorum. O fotoğrafa bakma anımla o fotoğrafla ilgili yazıyı yazma anım arasında yaklaşık otuz yılın geçtiğini ama her nasıl olduysa, yazıyı bitirdikten sonra oluyor bu, ‘hep aynı fotoğrafa’ bakmış olduğumu fark ettim. Oysa yaşamın değişkenliğini düşündüğünüzde bu pek de mümkün değildi. Her şey değişirdi. Yaşamlar, binalar, duygular, hücreler…Ne tuhaf ki aradaki otuz yıl duygularımda hiçbir şeyi değiştirmemişti. Üstelik bu ‘eski sevgili’ fotoğrafı falan da değildi. Hepi topu dört liseli kız çocuğunun kendi halindeki bir fotoğrafıydı. Bir ikindi vakti Moda sahilinde çekilmişti ve sonrasında bir çekmecede unutulmuştu.Birazını paylaşayım sizinle:


‘‘
....
O fotoğraf. Söylememe gerek var mı bilmiyorum, eski. Eski olanın bütün masrafı, külfeti ve sırrı birikmiş üzerinde.

Dört kız çocuğu, genç kız, güneşin kendini bir ilkyaz ikindisine bıraktığı anda kameraya gülümsemişiz. Sanki hiç yaşlanmayacakmışız gibi nazlı bir eda var üzerimizde. Fena değil, neşeliyiz. Besbelli rüyaların tekil görülmediği zamanlardan bir zamandayız. Ayrı ayrı görülse de o rüyalar; kahramanları, ana fikirleri, olay örgüleri farklı olsa da, ölüme, bitişe değil, yaşamaya ve sonsuzu masumca anlamaya örülmüş sanki. Ortaklığı burada! Kimseyle cebelleşmeye gerek duymaksızın, sadece yeryüzünü anlamaya niyetlenmiş rüyalar oldukları için. Bizleri varlığın sınırsızlığına taşıyacak rüyalar gördüğümüz günler o günler kısacası. Hayal edilebilecek her şeyi hayal etmek, bu sayede ruhlarımızı aşıp kendiliğinden başka yerlere gittiğimiz zamanlar.


Ama bu fotoğraf…Biraz flu olduğu için mi bu kadar hüzünlü? Gülüşlerimiz bu yüzden mi yarım kalmış?

Fotoğraf ‘ikindi’ demiş. En azından yüzümüzdeki ışık böyle bir halde. Moda’dayız. Arkadaki ağaçlar yeni çiçeğe yatmış. Bahar geldi gelecek. A.’nın üzerinde bir deri ceket var, saçından bir teli kulak arkası etmiş. Uzun yıllar birçok şeyi kulak arkası etti, ne kadar da iyi etti. Benim elimde balıksırtı ceketim, omuzumda komik bir çanta. N.’nin üzerinde bildik gri hırkası, F’nin gülüşü yine gamzelerini ortaya çıkarmış, güzel. Fotoğrafı Y çekti. ‘Buraya bakın bakayım’ cümlesi, cümleye sinmiş cıvıltı hâlâ kulaklarımda.


Çok değil bir yıl sonra çocukluğun esrarının saklı olduğu bir lise duvarından atlayıp bir bilinmeze bırakacağız kendimizi. Çok değil, pek kısa bir süre sonra aynalara bakıp ‘bu ben miyim’ diyeceğiz. Üstelik bunu büyük bir karamsarlıkla ya da olmak-olamamak hesabına dayalı bir açık uçlu bilinmezin mağlubu olarak da yapmayacağız. Henüz yaşlılık denklemi üzerimize paldır küldür inmemiş. Bilinmez kentlerin bilinmez sokaklarında kendimizin binbir suretteki izini sürmemişiz daha. ‘Hayallerin peşinden koş ve istediğini gerçekleştir’ gibisinden rengârenk reklam sloganlarını andıran nahoş ufuklara takmamışız kafayı. Daha çok var onlara çok . Bankada birikecek makul bir ana paraya, o paraya hiç dokunmaksızın faiziyle bir dünya seyahatine çıkmaya, ne bileyim, sonrasında bu seyahat yüzünden mi, bu seyahat sayesinde mi, dünyanın çok küçük olduğunu anlamaya, bunu anlamanınsa artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini keşfetmeye, daha çok var.
O halde nedir bu hüzün?

O fotoğrafla hemen sonraki zaman arasında bir şeylerin değişeceğini ortak rüyalarımızda görmüş olmamız mı? Artık o bizin ‘o biz’ olmayacağını sezmiş olmamız mı? Artık ortak düşler görmeyeceğimizi mi? O rüyalardaki her şey aynı olsa bile bir şeylerin bizlere yeni bir senaryo yazdığını anlamış olmamız mı?

Adına olgunluk, rüyasızlık denilen o kum fırtınasına girmemize ramak kaldığını hissetmiş olabilir miyiz bu fotoğrafta?’’


***
O fotoğrafı farklı bir çekmece algısıyla otuz yıl üzerine buldum. Hüznü de. Gerçekten de otuz yıl boyunca bu fotoğraftaki hislerimde değişmeyen ne olabilirdi? Hemen hepimiz başka başka yerlere savrulmuştuk, izlerimizi kaybetmiş, belki de özellikle kaybettirmiştik. Tahmin edebileceğiniz öyküler işte.

O fotoğrafta gördüğümü düşünüp taşınırken
zihnimde başka başka sözcüklerin oynaşmaya başladığını fark ettim. İlki Melih Cevdet Anday’ın Fotoğraf adlı şiiriydi. Bu fotoğrafı çektirdiğimiz sırada rastladığım ve duyduğum hüznün evsahibi olan o şiir. Bilirsiniz o şiiri ama yine de yazayım:

Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi...
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar...
Babası daha ölmemiş Oktay'ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman Efendi’yi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.

O fotoğrafa orta yaşlarındaki bir insanın haliyle bakmıştım. Şiir bana yol göstermiş olmalıydı ama yine de bir şeyler daha vardı sanki.
Fikret Kızılok’un ‘insanın kendine geç kalışları’ndan bahsettiği bir şarkısı vardır ya öyle bir şeyler... Ben de kendime erken ve onu anlamaya ise geç kalmıştım galiba.

Tekrar tekrar baktım o fotoğrafa. Sonra birden buldum! Bu halin bir diğer adı John Berger’in ‘O Ana Adanmış’ adlı kitabıydı. Berger’in kitabını fotoğraftan da, Melih Cevdet’in şiirinden de bağımsız okumuş, hayran kalmış, notlarımı almıştım. Kitaptaki yazılarında fotoğraf ve fotoğrafın çekildiği anla bütünleşenleri bize anlatmıştı Berger. Fotoğrafa baktığımızda o anı mı, şimdiki zamanı mı hatırlıyorduk? Ya da hangi zamanın içindeydik aslında? Zaman sadece bir hatırlayış olabilir miydi? Ya da onu yeniden bir yorumlayış?

‘Hayat, dümdüz bir tarlanın bir ucundan bir ucuna yapılan bir yürüyüş değildir,’ demişti Berger.

Sanırım Berger’ın kitabının okuru olmayı da böylece başardım...Dahası birçok kitabın (ve anının) da .

***
Bugüne kadar bizleri nice kitapla buluşturan Vatankitap’a, Buket Aşçı ve değerli ekibine teşekkürler...

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam