VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
11 Kasım 2018 Pazar | Anasayfa > Haberler > Gerçeği öğrenmenin bedeli, gitmenin bedelinden daha ağır
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Gerçeği öğrenmenin bedeli, gitmenin bedelinden daha ağır

Bir erkek, bir kadın ve bir yol... Tarık Tufan, birbirine benzemeyen iki karakterin yollarının kesişmesiyle gitmek kavramını ele aldığı yeni romanı “Düşerken”i aklına düşen “İnsanın en ölümcül yarası, içinde anbean büyüyen gitme hevesidir” cümlesinden yola çıkarak yazdığını söylüyor.

CEMRENUR MELEKE



Romanınızı yazmaya nasıl karar verdiniz?
Romanın oluşma zamanına bir başlangıç koymak kolay değil. Zaman içinde sürekli kafamın içinde dönüp duran karakterler, temalar, olaylar, durumlar oluyor. Bunların herhangi bir tanesi bir anlatının içinde yer bulabiliyor ya da anlatının ana omurgasını oluşturabiliyor. “Düşerken”in ilk cümlesini yıllar evvel defterime not etmiştim. “İnsanın en ölümcül yarası, içinde anbean büyüyen gitme hevesidir.” Birbirine benzemeyen karakterlerin ortak bir yola düşmesi, tuhaf karşılaşmalar, ilk bakışta anlamsız gibi duran tesadüf yakınlaşmalar öteden beri ilgimi çekiyor. İlk anda kulağa inandırıcı gelmeyen hikâyelerin içine girdikçe anlaşılabilir, kabul edilebilir hale gelmesini de seviyorum. O ilk cümleyi yazdıktan sonra aradan epeyce zaman geçti ve ilk bölümü yazdım. Sonra onun üzerinden iki yıl daha geçti ve roman tamamlanmış oldu.



Romanın adı neden “Düşerken”?
İshak’ın da Jülide’nin de geldikleri nokta aslında bir düşüş hali. Bütün kuşkuları, geçmişten bu yana taşıdıkları yaraları, aslında onların düşüş halinde olduklarının bir göstergesi. Bu düşüş haline razı gelmediklerini anladıkları an önlerinde iki yol var. Ya düşüşü hızlandırıp sonu ne olursa olsun bir yere varacaklar ya da bütün bunlardan kurtulacaklar. Yola çıktıklarında bunun sonucunu ikisi de bilmiyor. Bu romanın sonuna kadar düşüş haliyle yaşanan kavga da devam ediyor.

Romanın kahramanları İshak ve Jülide, birbirlerinden çok farklı karakterlerde olmalarına rağmen “bir yola” çıkıyorlar. Neden?
Karakterlerin arasındaki ilişki çok normal, sıradan, beklendik bir seyirde yürümüyor. Aynı dili konuşmasalar da aynı duygunun çevresinde dolaştıklarını söyleyebiliriz. İki karakterin de hayatlarında büyük bir kuşkuyla birlikte endişeye yol açan soru işaretleri var. Romanın önemli temalarından bir tanesi, şüphe. Bu şüpheleri gidermenin bir yolu olabilir, gitmek. İki karakter de taşıdıkları şüphelerle yüzleşecek cesarete sahip değil. Çıktıkları bu yolculuk şüpheleriyle yüzleşmeye dair bir yolculuk. Ama yolculuk sembolik bir öğe, gittikleri yer geçmişleri aslında.

İshak karakterinde kayıtsızlık ve suskunluk metaforu bana “Yazgı” filmindeki Musa karakterini hatırlatıyor. Ne dersiniz?
İshak’a benzer karakterler, anti-kahramanlar edebiyatta ve sinemada farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Dostoyevski’nin “Budala”sı, Camus’nün “Yabancı”sı, “Yazgı” filminin Musa’sı ve “Düşerken”deki İshak bu tip benzerlikler kurabileceğimiz akraba karakterler. Bu karakterleri kışkırtıcı, zaman zaman asap bozucu ve merak uyandırıcı buluyorum. “Şanzelize Düğün Salonu” romanında yazdığım ve roman boyunca ismi zikredilmeyen karakter de biraz böyle. Kayıtsız ve yabancı, suskunluğu bir korunma biçimi olarak tercih ediyor. İçinden çok konuşuyor ama dışarıya karşı suskun.

İshak evli bir karakter. Jülide ile tensel bir yakınlaşmaya girmiyor. Aldatma kavramından uzak olsun diye mi böyle bir anlatım yolunu tercih ettiniz?
Birbirlerine bu denli yakınlaştıktan sonra bu hesabı yapmak anlamını yitiriyor. Tensel yakınlaşma aldatma kavramını dönüştüren, derecesini belirleyen bir şey değil. Çok önemsemedim. Neticede evli bir adam bir kadınla birlikte sonunu düşünmeden bir yolculuğa çıkıyor. Bu bir kopuş zaten. Bir kopuş ve yeni bir yakınlaşma. Fakat bu kopuş ve yakınlaşmalar, haz peşinde olmaktan veya macera aramaktan kaynaklanan şeyler değil. Belki içinde bunlar da var ama bir şifa arayışı içinde oldukları kesin. Bu arayış ahlaki normlarla, kendi sorumluluklarıyla çatışıyor. Her ikisinde de vicdani sorgulamalara neden oluyor. Hikâyenin başladığı yer de, çatışmanın da başladığı yer.
Muğlaklık içindeki aşk hissini anlatmayı seviyorum

Günümüz dünyasındaki ilişkilere baktığımızda bir erkek ve bir kadın arasındaki böyle değerli bir bağı anlatmak da yazmak da zor olsa gerek?
Özellikle günümüz dünyasındaki ilişkiler, aşkı bir form olarak tekdüzeleştirdi, içini boşalttı ve gösterinin şaşaalı sahnelerinden biri haline soktu. Anlam derinliği o kadar azaldı ki, sığ tekrarlardan ibaret oldu. Oysa edebiyatın çok büyük ve güçlü aşk anlatıları var. Açıkçası ben de muğlaklık içindeki aşk hissini anlatmayı seviyorum. Okur veya izleyici, hikâyenin içinde zaman zaman bu karakterlerin güçlü bir aşk yaşadıklarını düşünüyor ama bir şey oluyor ve fikirleri tamamen değişiyor. Anlatılmamış, söylenmemiş olanlar daha ilgi uyandırıcı. “Düşerken”de de okurun fikri okuma süreci boyunca muhtemelen epeyce değişecek.

Romanı yazarken hem İshak’ın gözünden, hem Jülide’nin gözünden hem de üçüncü göz olarak yazmışsınız. Neden bu anlatım biçimini tercih ettiniz?
Romanı yazmaya ilk başladığım zaman İshak’ın ağzından anlatmayı düşünüyordum. Fakat sonra olayların akışı ve karakterler başka bir anlatı biçimini belirginleştirdi. Roman kendi üslubunu kendi belirledi diyebilirim. 3 ayrı ağızdan anlatmayı daha doğru buldum. Bunun kolay olmadığının farkındayım. Roman yazarken anlatmadığınız olayları, hikâyenin yazılmayan kısmını da bilmek zorundasınız. Dolayısıyla Jülide ve İshak’la ilgili romanda anlatmadığım, o karakterlerin geçmişten gelen bir takım olaylarını da hayal etmeye çalıştım.

Düşerken’in diğer romanlarınızdan farkı ne?
“Düşerken”, kendi yazarlığımda, kendi çizgimde benim için bir dönüş noktası diyebilirim. Çünkü karakterleriyle, hikâyesiyle daha farklı bir roman. Kendimi tekrar etmek istemiyorum, aynı şeyleri yazmaktansa üslup olarak, anlatı olarak, kullandığım kelime evreni olarak, edebi kaygı olarak, olay ve karakter olarak yeni bir şey yazmak istiyorum. Bu yüzden Düşerken benim yeni şeyler denediğim bir roman.

Son olarak, romanınızda geçen beni de çok etkileyen bir soruyla bitirelim. “Gitmek, gerçeği öğrenmekten daha mı kolay?”
Gerçeği öğrenmenin bedeli, gitmenin bedelinden daha ağır. Bazen ancak gidince gerçeği öğrenirsiniz ki bu hepsinden daha zor ve daha ağır.

Paylaş