VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Aralık 2017 Cuma | Anasayfa > Haberler > Gerçek yuvamız neresi?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Gerçek yuvamız neresi?

Her köşesinden şiddet fışkıran bir dünyada, nerede olsak güvende oluruz? Yuvamızda mı? Ya yuva bildiğimiz yer, dünyaya ve insanlara güvensizliğimizin başladığı yerse? Şiddetin esas kaynağı yuvaysa? Güney Kore doğumlu Amerikalı yazar Jung Yun, “Yuva” isimli ilk romanı insanı sarsan, geren, sorgulatan da bir roman.

AYLA AKBUAR



Dünya ne zaman bu kadar şiddet dolu oldu? Yoksa her zaman, en az bu kadar şiddet vardı da, biz mi farkında değildik?
Sosyal medyanın sık kullanımıyla beraber, etrafımızda olan bitenleri en çıplak, aynı zamanda en sert halleriyle görür olduk. İnsan sandığımız profesör olmuş arkadaşımız “sokak köpekleri itlaf edilsin” dediğinde de; hayvana, çocuğa, kadına kısacası zayıfa ve güçsüze yapılan her saldırıyı gördüğümüzde de, hep aynı duygular yakamıza yapıştı: Çaresizlik ve utanç, üzüntü ve öfke… Görmenin, duymanın, uzakta ya da yakında bir yerlerde şiddetin sebep olduğu kötülüğe engel olamamanın verdiği yoğun duygular… Tüm bu şahitliğimiz boyunca, aynı zamanda ne kadar güvende (tehlikede) olduğumuzu da sorgulamıyor muyuz içten içe? Her köşesinden şiddet fışkıran bir dünyada, nerede olsak güvende oluruz? Yuvamızda mı? Ya yuva bildiğimiz yer, dünyaya ve insanlara güvensizliğimizin başladığı yerse? Şiddetin esas kaynağı yuvaysa?

Güney Kore doğumlu Amerikalı yazar Jung Yun, “Yuva” isimli ilk romanında tam da bundan bahsediyor. Çok sürükleyici ve okuyucuyu hemen içine alan bir kitap olduğunu söyleyeyim. Ancak diğer yandan karmaşık duygularla insanı sarsan, geren, sorgulatan da bir roman.

Kahramanın çaresizliği
Kahramanımız Kyung, karısı ve çocuğuyla haylice sıradan bir hayat süren bir öğretim üyesi. Mali sıkıntılarını çözmek için evini satmak üzere emlakçısı ile görüştüğü sıradan bir gün, beklenmedik gelişmelerle bir trajediye dönüşür. Kyung’un anne ve babasının uğradığı silahlı saldırı, polisiye bir romanı aratmayacak gerilimli bir başlangıç ile okuyucuyu şaşırtır. Kötüler dışardadır, itilmiş ve dışlanmış kişilerdir. Ah, steril mahallelerimizde dışardaki kötülerden kendimizi korursak ne de güzel olur. Olur mu? Gerçekten iyiler ve kötüler arasında bu kadar keskin sınırlar var mı? Ya da şöyle sorayım, sadece kötü bildiklerimiz deği, iyi bildiklerimiz de şiddet uygular mı? “İyilik için” şiddet mübah mıdır? Güçlünün güçsüze her dayatması aslında şiddet değil midir? Hangi eylem hangi noktadan sonra ‘şiddet’ olur? Bunun sınırını kim çizecektir? “Dayak cennetten çıkmadır” ya da “Anne-babanın vurduğu yerde gül biter” diye atasözlerinin olduğu bir coğrafyada şiddet normalleştirilirse bunun bedelini kimler nasıl ve ne şekilde öder? Kitap boyunca hep bunları düşündüm. Kahramanın çaresizliğini ve sıkışmışlığını birebir yaşadım.

Uzak bir coğrafyada geçen “Yuva”, aslında bizi/insanı anlatıyor. Dünyanın neresinde olursak olalım, nasıl da şiddetle aşk yaşadığımızı… Evlerin içinde baş veren şiddet tohumlarının sözcüklerle, tokatlarla, dayakla, aşağılamayla, taciz ve tecavüzle, coğrafyadan bağımsız insana özgü bir canavarlık ürettiğini görüyoruz. Şiddete en uzak kişinin bile aslında şiddet uygulayabileceğini, şiddetin sadece kan dökerek olmayabileceğini, dilimizdeki kanatan sözcüklerle can bulabileceğini, “aslında sen de istiyorsun”la rasyonalize edilebildiğini, “bana mı sordular ülkelerini terkederken” kayıtsızlığıyla yayılabildiğini. Ve en büyük şiddetin yakınlarımız tarafından öğretildiğini.

Kitabı okurken an geliyor, kim fail, kim kurban şaşırıyoruz. Şiddetin dışarıda olduğuna dair inancımız ise, sayfalar ilerledikçe değişiyor. Faillerin nasıl kolayca kurbana, kurbanların faile dönüşebildiğine tanık oluyoruz. Okurken, faillere olduğu kadar kurbanlara da kızarken buldum kendimi. Faillerin acımasızlığı kadar, kurbanların sekonder kazançlar uğruna şiddete razı gelmeleri de sarsıcı geldi. Kurban rolünü benimseyen, kader kabul edenlerin şiddetten kaçamayacağını görmekse üzücü. Kahramanımızın şiddet yüzünden donmuş ve etkileşemeyen kişiliğiyse bana hiç yabancı gelmedi.

Şiddete uğramış bireyler eski canlılıklarını yitirirler çünkü. Ayrıca, şiddetten haberdar olmak da şiddete maruz kalmaktır. Her birimizin bir Kyung’a dönüşme olasılığını hiç de az bulmadım.

Normalleştirdiğimiz şiddet
Bu kitap bana, her gün sosyal medya aracılığıyla şahit olduğumuz uzak ya da yakın şiddet haberleri ve görüntüleri yüzünden canlılığımızı nasıl da yitirdiğimizi düşündürdü. Sarsıcı duygularla çaresiz kalmanın bir süre sonra bizi donmuş, kayıtsız ve eylemsiz canlımsılara dönüştürme ihtimali hiç de az değil. Ancak, normalleştirdiğimiz şiddetin bizi fail kılma olasılığını da hesaba katalım.
Peki, görmeyelim mi duymayalım mı? Kör, sağır ve dilsiz gibi davranmak çok kolay olsa da, var olanı yok edemiyor, sadece yok sayıyor maalesef. Görmezden geldiğimiz kötülük ve şiddet, büyümeye ve can yakmaya devam ediyor. Uzağımızda ve etki odağımızın dışındaki şiddet olayları için bir şeyler yapamasak da, etki alanımızda yapacağımız çok şey var aslında. İçimizde-evimizde- yakın ilişkilerimizde şiddetin ne ölçüde etkisindeyiz? Sözcüklerimizde ve eylemlerimizde ‘biz’ ne kadar şiddet uyguluyoruz? Elinizle ya da sözcüklerinizle birine vurdunuz mu hiç? Kötüyü “sallandıralım”, “ciğerini sökelim”, “ağzını burnunu dağıtalım” derken aslında şiddet odağını bizzat besleyip büyüttüğümüzün farkında olsak, basit küfürlerin sadece küfür olmadığını, eylemleri mübah kılmak için bilinçdışı telkinler olduğunu bilsek, sonuca olumlu yönde etkimiz olmaz mıydı?

Yuva sandığımız evdeki şiddetin, okula, sokağa, ticarete, siyasete kaynak olabileceğini bilsek daha farklı olabilir miydi her şey? Kendimizi şiddet sözcükleri sarfederken yakalasak, daha güçsüze yaptığımız her dayatma eyleminin aslında şiddet olduğunun farkına varsak, faili olduğumuz her şiddet eylemi için özür dileyebilsek, her şey daha farklı olur muydu? Özür dilemenin erdemini ve iyileştirici gücünü keşfetmenin zamanı gelmedi mi?





Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam