VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Mart 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Geriye baktığımda “keşke” dediğim bir süreç yaşamadım
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Geriye baktığımda “keşke” dediğim bir süreç yaşamadım

Türkiye’de henüz adının bile söylenemediği yıllardan beri “Kürt sorunu” üzerinde çalışıyor. Kendisi Kürt olmadığı halde Kürtlere verdiği destek ve yaptığı çalışmalar nedeniyle ihbar edildi. Üniversitedeki görevinden atıldı... Defalarca yargılandı. Toplam 17 yıl cezaevinde yattı. Neredeyse yazdığı tüm kitaplar yasaklandı. Şimdi mezun olduğu okuldan iki genç akademisyenin hazırladığı “İsmail Beşikçi” kitabıyla gündemde.

Emel Lakşe

Kendi imzanızı taşıyan 50’ye yakın kitabınızdan sonra okurlar şimdi de bir “İsmail Beşikçi kitabı” ile buluşmaya hazırlanıyor. Kitabı derleyen ve önsözünü yazan Barış Ünlü ve Ozan Değer size böyle bir kitap yapma fikriyle geldiler. Sonrasını sizden dinleyelim lütfen.

2009 yılı sonlarında, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden iki genç arkadaşla tanıştım. Sohbet sırasında “Beşikçi’ye Armağan” kitabı hazırlamak istiyoruz. Bize yardımcı olmanızı diliyoruz. Yardımcı olmasanız da böyle bir kitap hazırlayacağız” dediler. O günden sonra hep beraber olduk. Yazarları Barış ve Ozan saptadı. Yazarlarla ilişki kurmayı, yazıların toplanmasını onlar gerçekleştirdi. Ben, Beşikçi’nin kitaplarını yayımlayan, yayınevlerini yöneten arkadaşların, avukatların, birkaç arkadaşın isimlerini ve adreslerini verdim.

Kitabın tanıtım yazısında Kürt sorunu üzerine yüklü bir muhasebe olduğu kadar size bir “saygı armağanı” da olduğu söyleniyor. Ancak kaçınılmaz olarak ayrıntılı bir yaşam öykünüzü de içeriyor. Bu yaşam öyküsünde bugünden geriye doğru baktığınızda size gurur veren, acı çektiren, iz bırakan, “keşke” dedirten neler var?

Aslında bu kitapta ayrıntılı bir yaşam öyküsü yok. Birkaç arkadaş bazı olayları dile getiriyor. Geçmişte yaşanan olayları, bugün aynı duygularla yaşamak mümkün değildir. Bunlar artık bilgileşmiştir. Arşiv, bilgilerin arşividir. Bu bilgiler de daha olumlu gelişmelerin sağlanmasına hizmet eder. Her şey doğal olarak yaşanmıştır. Düşüncelerinizin ifadesinde bir engelle karşılaştığınızda onu aşmaya çalışıyorsunuz. İdari ve cezai bir yaptırımla karşılaştığınız zaman onları göğüslemeye ve sizi teslim almasına engel olmaya gayret ediyorsunuz. Bu, insana, “keşke” dedirtecek bir süreç değil.

Siz Kürt asıllı olmadan Kürtlerin mücadelesine destek veren hatta bu uğurda yargılanıp yıllarca hapiste yatan bir kişisiniz. Demokratik haklar konusunda hangi noktaya gelinirse size “Çok çektim ama değdi” dedirtir?

Bugünü, 40-50 sene öncesine göre değerlendirdiğimiz zaman, Kürtler ve Kürt sorunu konusunda çok büyük değişikliklerin olduğu hemen görülmektedir. Çok olumlu fiili kazanımlar vardır. Ama başka bir yönden de bu kadar ağır, kapsamlı bedellere karşın kazanımların çok küçük olduğu da söylenebilir. Düşünce, yazı, araştırma elbette çok önemlidir. Ama 30 yılı aşkın mücadelenin çok daha belirleyici olduğu söylenmelidir. Bugünlerden sonra, Kürtler ve Kürt sorunu konusunda çok daha ileri kazanımların olacağı kuşkusuzdur. Bunları bizler göremeyebiliriz... Çocuklar, şüphesiz görecekler ve bu çok daha özgür, olumlu ortamda yaşayacaklardır.

Kitapta da aynı konuya sık sık değiniliyor, Kürt asıllı olmadığınız halde neden bu mücadelede yer aldığınız konusu. Geçmişten bugüne en çok karşılaştığınız soru bu davanın nasıl olup da sizin davanız haline geldiğiydi. Bu soruya kızıyor musunuz?

Sorun şüphesiz, Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarının gasp edilmesiyle, inkar ve imha edilmesiyle ilgilidir. Ama fizikteki birleşik kaplar gibi sosyal sorunlar da birbirini etkiler, birbirlerinden etkilenir. Kürt sorunu da bugün, Türkiye’nin gerek iç politikasını gerek dış politikasını gerek ekonomik durumunu çok yakından etkileyen bir sorundur. Bu bakımdan sorunun, bilimin, siyasetin kavramlarıyla incelenmesi önemli olmaktadır.

Türkiye’de demokratik açılım konusunda nerede yanlış yapıldı, ne oldu da işler tersine döndü?

Kürt açılımı, demokratik açılım, milli birlik projesi ciddi bir şekilde düşünülmüş, programlanmış bir proje değil. AKP, her şeyden önce kendi tabanından bu projeye tepkiler geleceğini hesaplamalıydı. Ayrıca, ordudan, CHP’den, MHP’den gelebilecek eleştirileri de dikkate almalıydı. Bunları aşabilecek bir tutum sergilemeliydi. Ama Kürt sorunu konusunda o günlerden bu tarafa önemli tartışmalar yapılıyor. Bu tartışmalar sürüyor. Bu da bir açılımdır.

Vatana ihanet suçlamasıyla 27 yıl hapis yatan ve daha sonra ülkesinin başına geçen Nelson Mandela’nın siyah-beyaz ayrımcılığının üstesinden gelmek için futbolu kullandığı bir efsane gibi anlatılır. Acaba burada da demokratik açılımın en başında “analar ağlamasın” sloganı çerçevesinde her iki taraftan da oğullarını çatışmalarda kaybetmiş anneler bir araya getirilmiş olsaydı her şey daha farklı olabilir miydi?

Güney Afrika’da uygulanan ırkçı politikayla, Apartheid politikasıyla, Türkiye’de uygulanan ırkçı politika arasında ayrım yapmak gerekir. Güney Afrika’da, “Sen bana benzemiyorsun, senin mahallelerin, okulların, otellerin, sinemaların, plajların, kahvehanelerin vs. ayrı olsun, sen beyazların içine karışma...” ırkçılığı vardı. Yerliler, “Bantustan” denen, dikenli tellerle çevrili çok geniş alanlarda yaşıyorlardı. Buralarda, yol, su, elektrik, kanalizasyon gibi hizmetler çok elverişsizdi ama yerliler buralarda özerk olarak yaşıyorlardı, kendilerini yaşıyorlardı. Türkiye’deyse, “Sen bana benzeyeceksin, kendi değerlerini terk edeceksin, unutacaksın; başka şansın yok...” ırkçılığı var. Ancak Türkleştiğin sürece kamu hizmetlerinden yararlanıyorsun. Kişi olarak bunun çok daha ağır, çürütücü bir ırkçılık olduğunu düşünüyorum. Böyle bir ortamda, resmi görüş, iki tarafın analarının yan yana getirilmesine zaten izin vermez. Sorunun kökten çözümü ise doğru bir değerlendirme değil. Ama ifade özgürlüğünün genişletilmesi, sorunun çözümünden önce temel niteliğinin konuşulması çok daha önemlidir.

Sizin kitapta da yer yer gönderme yapılan ve üniversite ve bilim çevrelerine yönelik duruşunuzu belirleyen iki önemli sorunuz var ve bunları soru olarak sormanız aslında her ikisi için de birer cevabınız olduğunu gösteriyor. Sizin bu iki sorunuzu ben size sorabilir miyim? “Türkiye’de sosyal bilimler mümkün müdür?” ve “Türkiye’de gerçek bir üniversite olsaydı YÖK olur muydu?”

Resmi ideoloji Türk siyasal sisteminin en önemli kurumudur. Düşün hayatını, bilimi, sanatı yönlendiren resmi ideolojidir. Resmi ideoloji, bilimin, demokrasinin önündeki en önemli engeldir. Bilim, sınırsız bir düşün özgürlüğü ortamında gerçekleşen bir düşün yöntemidir. Başkalarına hakaret, ayrımcılık elbette bilimsel çalışmaya dahil değildir. Bilim ortamı ancak, düşün özgürlüğü sürecinde oluşur. Özgür eleştiri bilim yönteminin vazgeçilmez bir boyutudur. Resmi ideoloji ve bilimsel yöntem, birbirleriyle çelişen düşün yöntemleridir. Bilimin kavramlarıyla resmi ideolojinin eleştirilmesi gerekir. Sosyal bilimler ancak, resmi ideolojinin eleştirilmesi sürecinde gelişir. Resmi ideoloji kurumuyla sosyal bilimlerin gelişmesi mümkün değildir. YÖK de resmi ideoloji eleştirilmediği, bilakis desteklendiği için olmuştur. Gerçek bir üniversite olsaydı YÖK olmazdı.

Paylaş