VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Aralık 2016 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Gizemlerle dolu bir yolculuk
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Gizemlerle dolu bir yolculuk

On öyküden oluşan bir ilk kitap “Kibrit Ev”. Murat S. Dural okuru, Anadolu korku öyküleriyle paralel evrenlerin, kendisi canavardan farksız plazalarla vampirlerin dünyasında tekinsiz bir yolculuğa çıkarıyor.

ÖZLEM AKALAN


Eminim siz çok seviyorsunuzdur ama ben öykü insanı değilim. Tam hikâyeye kendimi kaptırmışken bitivermesi yok mu! Bende hep yarım kalmışlık hissi uyandırıyor. Ağzıma bir parmak bal çalınmış, en keyifli rüyadan zamansız uyandırılmışım gibi... Ancak konu, korku, gerilim, fantastik veya bilim kurgu öyküleri olunca iş değişiyor. O birkaç sayfada yaratılan atmosfer, paralel evrenler, dünyadan ışık yılları uzak gezegenler ve gizemli yaratıklar, tadımlık olduğunda daha keyifli bir hâl alıyor. Özellikle de bu alanlarda “efsane” yazarlara sahip olmadığımız gerçeğinden yola çıkarsak, öyküyle yetinmek belki de şimdilik en iyisi. Hele bu yıl okuduğum ve çok beğenilen bilim kurgu tarzındaki iki yerli romanın beni ne denli hayal kırıklığına uğrattığını düşününce…

Mevzuyu daha fazla dağıtmadan Murat S. Dural’ın “Kibrit Ev” adlı öykü kitabının sayfalarını karıştıralım. İlk öykü “Kâbus Kapanı”, Güneydoğu’da bir köyde geçiyor. Öykünün kahramanı, on aydır burada öğretmenlik yapan İzmirli Hüseyin. “İlk defa kâbuslarla, ruhsal ya da anlaşılmayan hastalığı olanlarla ilgilenmiyordum. Medyum olmaya, insanların rüyaları üzerinden para kazanmaya varacaktı yoksa iş, kaçtım İzmir’den. İlk defa onların rüyalarına girmiyorum. Büyük şehir büyük kâbuslar, küçük köy küçük rüyalar…” diyor kahramanımız ve uykuya daldığı gibi, başkalarının düşlerine girebiliyor. Bu sayede tüm köyün aklını yitirdiğini düşündüğü bir genç kızın rüyasına girip uzun yıllar öncesine dayanan bir sırrı çözüyor. Ve o köy bir daha asla eskisi gibi olmuyor…

Geçmişten geleceğe
“Figürin” isimli öykü, ilk anlatılan öyküye taban tabana zıt bir yerde, şehrin bunaltıcı plazalarından birinde geçiyor. Yazın son tatilinde, gizliden sevdiği Ezgi’ye bir kedi biblosu alan Fuat, şehre dönüp işi bırakmakla bırakmamak arasında gidip gelirken bir türlü genç kadına hediyesini vermeye cesaret edemez. Ofisteki masanın üzerinde duran biblonun başına türlü işler gelirken, Ezgi de kazalardan, değişik ruh hâllerinden nasibini alır...

“Kibrit Ev” ise kitaba adını vermeyi hak eden bir öykü. Yüz yaşına merdiven dayamış, belediyenin temizlik işlerinden emekli olduğu ve felsefe sevdiği için Çöpçü Filozof lakabıyla anılan Necip Dede, ölüm döşeğindeyken evini, kızının tüm itirazlarına rağmen, torununa bırakır. Evin bir de sırrı vardır; evde asla yalnız değilsinizdir. Anahtarınız olduğu hâlde kapıyı çaldığınızda “O” size kapıyı açar. Üstelik “O”, herkese başka başka görünür; kimine aşkı tadacağı dünyalar güzeli bir kadın, kimine dünyalar güzeli bir erkek kimine de oyun arkadaşı bir köpek. Lamba gibi görünen bir kibrit evde yaşayan “O” ve bilge dedenin “Ah o kütüphanesi! Ölümlü olmanın en kötü taraflarından biri o kütüphaneyi bitiremeyecek olmak,” sözleriyle tarif ettiği uçsuz bucaksız kitap denizi, artık toruna geçen bir mirastır. Kitabın en ilginç öykülerinden biri olan “Arka Bahçe” ise 2055 yılında geçiyor. Bir arkeolojik kazı alanında öğrencileriyle çalışan Berk, toplanan verilerde bir gariplik olduğunu fark eder. Hayalle düş arasında gidip gelen arkeolog, antik kentin simülasyonunda dolaşırken birden kendini binlerce yıl öncesinde bulur. Bir başka öykünün kahramanı olan kibirli gurme ise, kibirli insanlarla mücadele eden bir “yaratıklar” topluluğunun arasına düşer; bir diğer kahramansa insan bedenine bürünen örümceğe âşık olur…

“Yazarken eğleniyorum”
Heyecanını kaçırmamak için kısacık özetlemeye çalıştığım bu öyküler, sizin de hemen fark ettiğiniz üzere Güneydoğu’nun adı bilinmedik bir köyünden büyük şehrin plazalarına; Anadolu korku hikâyelerinden ve efsanelerinden teknolojinin geldiği son noktaya, hatta paralel evrenlerden tuhaf yaratıkların evrenine geniş bir yelpazeye yayılıyor. Gerilim-korku tarzında yazarken Türkçeyi ihmal etmeyen, zengin bir dil kullanan Murat S. Dural, çocukluğundan bu yana gördüğü hayalleri anlatmış. “Bu kitabı yazmaktan daha zor oldu,” dediği sonsöz bölümünde “Ne zaman ki her gün çalışarak ısrarla yazmaya başladım, içimdeki hatıralar elime üşüştü,” diyor; “Gündüz gözü düşlerim isim takışmaya, yaşamaya, atışmaya başladı. Hayatlar, insanlar kesişti, çarpıştı ve tuhaf hâller aldı.”

İş yazmaya gelince “Önce istemek lazım” diyor Dural ve ekliyor: “Sonra da sonunu düşünmeden okumak ve vazgeçmeden yazmak. Desteğini unutamayacağım yazar Celil Oker’in hep hatırlattığı, temelde yazarı yazar yapan üç şeyi hiç bırakmadım; sabır, yılmadan çalışmak ve en önemlisi yazarken eğlenmek.” Onun yazarken eğlendiği her hâlinden belli çünkü farklı mekânlarda geçen farklı yıllara yayılan ve farklı sosyal statülerdeki insanları anlatan öykülerinin en karanlık yerinde bile kendinizi gülümserken bulabiliyorsunuz.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163