VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
03 Nisan 2013 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Şairin anılarındaki kelebekler
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Şairin anılarındaki kelebekler

Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği “Kelebeğin Rüyası” filmine konu olan Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun ve öğretmenleri Behçet Necatigil’in hikâyelerini mercek altına aldık.

Buket Aşçı
basci@gazetevatan.com


Çocukluğum Kastamonu’nun Küre İlçesi’nde geçti. Burası üç tarafı Küre Dağları olarak da bilinen İsfendiyar Dağları ile çevrili, bir yanında ise bakır madeni olan olağanüstü güzel bir Batı Karadeniz kasabasıdır. Günler “Okulun yolu taşlarla dolu” diye şarkı söyleyerek, maden mühendislerinin yaşadığı Karadeniz lojmanlarındaki kamelyada “tiyatro oynayarak”, şiirler ezberleyerek, baharda kırlara pikniğe giderek ve bakır madenini merak ederek geçerdi. Bir de göçük olduğunda kasabadaki ağıtları dinleyerek…

Bu yüzden şöyle dersem, haddimi aşan bir cümle kurmamış olurum: Maden kasabasında büyümek demek hem büyülü bir çocukluk hem de erken öğrenilmiş ölüm demektir. Büyülüdür, sadece ağaçkakandan doğana kadar türlü türlü kuşlar, sobanın üzerine konduğu an ortalığı şenlendiren envai çeşit mantarlar barındıran dağ ormanlarına değil aynı zamanda hiçbir çocuğun haberdar olmadığı bir başka dünyaya daha sahiptir; yeraltına, madenlere. Artık günlerce orayı hayal eder durursunuz ve tek bir sınırınız vardır; kendi hayal gücünüz. Ama burası aynı zamanda bir kasabadır. Küçüktür. Sınırları bellidir. Yani aşılması gerekir. Gerektikçe de hayal gücünüz ve zihninizdeki maden büyür de büyür. Hatta ebeveynlerinizin zaman zaman “hayal gücü çok geniş, inşallah ileride çok üzülmez” sözlerini duyarsınız. Çünkü büyüdükçe görürsünüz ki, hayat o kasabadan da sınırlıdır.

KAYIP ŞAİRLER
Bu yüzden İş Bankası Kültür Yayınları’nın “Kayıp Şairler” dizisinden iki Zonguldaklı şairin kitaplarının çıkacağını öğrendiğimde çok heyecanlanmıştım. İkisi de şiirin altın çağında yaşamışlardı. Zonguldak, Devrekliydiler. Ve ne yazık ki, dönemin ve bölgenin korkulu rüyası veremden ölmüşlerdi. Hem de biri 22, diğeri sadece 25 yıl yaşamıştı. Birer kelebek gibi kanatlarını açmış ve hemen solmuşlardı.
Ah Zonguldak… Daha şehre girerken anlarsınız, burada işlerin farklı yürüdüğünü. Hele Karabük, sanki Emile Zola’nın “Germinal” romanından çıkıp da gelmiş gibidir. Burada insane sadece insane, çocuk sadece çocuk değildir; işçidir, maden işçisi.
Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, maden işçisi olmaktan yırtmışlardı. Hastalık ve memuriyetten ötürü. Aksi halde onlar da Cumhuriyet’in ilk yıllarında sırtında bir kambur gibi taşıdığı, Osmanlı’dan kalma bir uygulama olan mükellefiyetten ötürü madenlere inecek ve belki bu kısacık ömürlerinde hiç çiçek bile göremeyeceklerdi.

Ama dedim ya; “maden kasabaları insane zihninin madenini cevher kılar” diye onlar da hem yaşadıkları coğrafyanın hem de bedenlerinin sınırlarını zorlamış hatta aşmışlar. Onların elindeki damar ise şiirmiş; Garip akımıyla tüm Türkiye’ye yayılan şiir.

BİR İTİRAF
Şimdi bir itiraf, “Garip akımının ne büyük bir şey başardığını bu filmi seyrettikten sonra anladım.” Orhan Veli ve arkadaşları şiiri belli bir zümreden çıkartırken gerçekten insanların hayatına dokunmuşlar. Zonguldak, Devrek’teki verem hastası iki genç, onların açtığı şiir damarı sayesinde yaşama tutunmuş, âşık olmuş, kısacık ömürlerini bize ulaştırmışlar.
Tabii burada bir diğer büyük şairin adını da hürmetle ve saygıyla anmak gerek; Behçet Necatigil’in. “Kelebeğin Rüyası” filminde Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı, evin şairi Behçet Necatigil.


Behçet Necatigil

Düşünsenize, onun Devrek’teki öğretmenliği şiire gönül vermiş bu iki genç şair için ne büyük şans olmuş. Sınırlar nasıl da genişlemiş büyük şairin Zonguldak’taki nefesiyle. Peki Necatigil nasıl yaşamış o günleri, onun anılarında nasıl yer almış bu iki genç şair? Bu yüzden biz de edebiyat tarihinin insanı hüzünle gülümseten bu hikâyesi için Behçet Necatigil’in kızı yazar Ayşe Sarısayın’a başvurduk. Biz sorduk, o anlattı:




Behçet Necatigil kızı Ayşe Sarısayın'la birlikte...

“Kelebeğin Rüyası”, babanızın da hayatından bir dönemi içeriyor. Biz filmde iki genç şairin ağırlıklı hayatını gördük. Peki Behçet Necatigil'in hayatında bu dönemin anlamı neydi? Sizde nasıl anıları var mesela?
Zonguldak, babamın öğretmenlik yaptığı ikinci yer. Öncesinde kısa süreli bir Kars dönemi var, hemen ardından Zonguldak Çelikel Lisesi geliyor. O yılları pek konuşma fırsatımız olamadı, yakın arkadaşı Tahir Alangu’ya yazdığı mektuplardan biliyoruz ancak. Koşulların güçlüğünden söz ediyor sık sık: “Müşkül günler geldi çattı dostum. Adenitim bir gece birden delindi. Bol gıda, bünyeyi takviye. Fakat lokantada yemekler gittikçe azalıyor ve mevcutlar da gittikçe pahalanıyor. (...) Eskiden, mesela Kars’ta öksürdüğümü hiç bilmezdim. Ama burada bu kömür tozları teneffüste, bir cigara içmeye göreyim, gecesi tıkanırcasına öksür de öksür. (...) Baharı bekliyoruz, paltomla ben. Ne onda giyilebilecek yüz kaldı, ne bende kömür tozundan surat. (...) Bazı geceler yattığım halde yataktan fırlayarak elbiselerimi sırtıma geçirdiğim ve saat yediye gelmeden o kalabalık halkını evlere çekmiş bu şehrin caddelerinde tek ü tenha, kısır muhayyilemin nadir lütuflarıyla bazen hayaller kurarak dolaşıyorum. (...)” gibi yakınmalar var mektuplarında.
Yine de edebiyat çalışmaları açısından verimli bir dönem olmalı ki, sonradan şöyle değiniyor o yıllara: “Kanaatimce asıl açılmaya, asıl kendi sesimi duyurmaya Kars (1941) ve Zonguldak (1942-1943) liselerindeki öğretmenliğim esnasında başladım. Hele Zonguldak’a tayinim, çok isabetli oldu. Kastettiğiniz mânâda muhiti orada buldum.” Burada söz ettiği muhit, aralarında Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’un da bulunduğu edebiyatçılar olsa gerek.

Babanız Tayyip Uslu ve Rüştü Onur'dan size bahsetti mi? Onların şiirini nasıl bulurdu? Anıları nelerdi?
Her iki şaire de yabancı değildik, babamın “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü” adlı antolojisinde yer verdiği ve önemsediği isimler. Rüştü Onur için, “1940 dönemi şiirimize başarılı, güzel örnekler kazandıran bu bahtsız Zonguldak şairi”, diyor sözlükte. Tayyip Uslu’ya ilişkin olarak, “o günlerin en iyi şairlerinden biri kabul edilmiş, hayatındaki acılara rağmen, gizli bir üzgünlük içinde yaşamanın güzelliğini yazmıştı”, şeklinde bir yorumu var. Yaş farkları çok az, babam yalnızca birkaç yaş büyük onlardan. Ortak çalışmalar yapmışlar, Yeni Zonguldak, Ocak, Kara Elmas gibi yerel dergi ve gazetelerde şiirler, yazılar yayımlamışlar birlikte. Rüştü Onur’un ardından yazdığı kısa bir şiiri de var: “Bir şair yaşamıştı Zonguldak’ta / Adı Rüştü Onur’du / Bilseydi hatırlanacağını / Ölümünden sonra / Memnun olurdu.”


Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun Varlık dergisinde yayımlanan şiirleri...

ŞAİR - ÖĞRETMEN
Filmde babanızı görmek nasıl bir duygu? Keşke şurası şöyle olsaydı dediğiniz bir yer var mı? Ve tabii Yılmaz Erdoğan babanızı ete kemiğe bürümüş mü?
Bu film iki yönüyle önemli bence, pek çoğumuzun bilmediği ‘mükellefiyet dönemi’ni, Zonguldak kömür ocaklarının gerçeklerini gündeme getiriyor, genç yaşta yokluk içinde ölen iki şairin kimliğinde hem Türkiye’nin unutulmuş bir dönemini, hem de edebiyatı, şiiri hatırlatmaya çalışıyor. Belleksiz bir toplum olduğumuz düşünüldüğünde, geçmişle bir köprü kurma çabası değerli bir girişim. Necatigil’den esinlenilen ‘hoca’ karakterini bir sembol olarak görüyorum daha çok, babamdan büyük izler taşımıyor, bu açıdan da ete kemiğe bürünmüş olarak algılamadım pek. Şiir tutkunu öğrencilerine yol göstermeye, destek olmaya çalışan bir şair-öğretmen...

Yılmaz Erdoğan filmi çekmeden önce sizinle görüşmüş. Neler konuştunuz, sizden ne gibi bilgiler aldı? Nasıl bir çalışma yaptınız?
Evet, Yılmaz Erdoğan ve ekibiyle çekimler başlamadan önce görüşmüştük ablam Selma Necatigil’le birlikte. Her iki şairin de hayatı, döneme ait ayrıntılar yıllardır araştırılmış, senaryo yazılmıştı. Proje hakkında bilgi verdi Yılmaz Erdoğan, neyi hedeflediğini anlattı, senaryoyu iletti. Babamın Zonguldak yıllarına ilişkin yazılarını, mektuplarını o da biliyordu zaten, katkımız bazı fotoğraflarını, ses ve görüntü kayıtlarını iletmekle sınırlı yalnızca.

Filmdeki her şey gerçek mi? Mesela Heybeliada'ya gidiş, yokuşu tırmanırken yaşananlar ve benzer sahneler?
Babamla birlikte Zonguldak’tan İstanbul’a geliş, Heybeliada sanatoryumuna gidiş ve benzeri sahneler gerçekte yaşanmış değil bildiğimiz kadarıyla, senaryo gereği. Ancak gerçek kişilerden yola çıkıyor olsa da, bu film kurgusal bir çalışma. Doğrudan Necatigil’in hayatına, şiirlerine ve karakter özelliklerine yönelik, biyografik bir çalışma olsaydı, daha farklı ele alınması gerekirdi kuşkusuz.

Babanızın öğrencilerle gerçekte ilişkisi nasıldı?
İlişkileri çok iyiydi, yalnızca senaryo gereği değil, gerçekte de iyiydi! Tabii yine bildiğimiz kadarıyla... Öğrencileriyle, edebiyata, şiire gönül vermiş gençlerle hep yakından ilgilendiğine, bu alanda destek olmaya çalıştığına biz de tanık olduk az çok. Kendisine gönderilen bir mektubu, şiiri ya da kitabı zamanı elverdiğince yanıtsız bırakmadığını, ölümünden sonra, mektuplarını okuduğumuzda daha da iyi anladık. Kabataş Lisesi’ndeki öğretmenliği sırasında, 50’li yıllarda aralarında Hilmi Yavuz’un da olduğu bir grup öğrencisine Dönüm adlı bir dergi çıkarmalarında destek vermiş. Emekli olduktan sonra da bazı öğrencileri, genç edebiyatçılar gelip giderdi evimize. Örneğin Selim İleri’yi de ilk olarak o yıllardan hatırlıyorum. Babamın ölümünden bu yana 34 yıl geçti, ama farklı kentlerde ve ülkelerde yaşayan, tanımadığımız öğrencilerinden mesajlar alıyoruz hâlâ. Onun öğrencisi olmaktan duydukları mutluluğu dile getiriyor, ‘hoca’yı sevgi ve saygıyla anıyorlar.


Necatigil'in o döneme ilişkin şiirleri hangileri ve bu şiirlerde öne çıkan tema, hissiyat nedir?
Babamın ilk şiiri 1935 yılında yayımlanmış, ancak ilk kitabı “Kapalı Çarşı” 1945 yılında. “Daha önce “Yeldeğirmenleri” adını koyduğum bir kitap çıkarmak istemiştim, Zonguldak’ta öğretmenliğim sırasında; olmadı. Kapalı Çarşı’ya o taslak kitaptaki şiirlerden pek azı girdi” diyor bir yazısında. “Yeldeğirmenleri” yıllar yılı kayıptı, çok sonraları sahaflarda bulunmuş. YKY tarafından tıpkıbasımı yapılarak Kitap-Lık dergisinin Ekim 2005 sayısıyla birlikte dağıtıldı. Onca yıl neredeydi, nasıl el değiştirdi, hâlâ meçhul! Behçet Necati adıyla hazırladığı “Yeldeğirmenleri” dosyası, 1942 tarihli, alt başlığı ise Şiirler (1935- 1942), Zonguldak yıllarını da kapsıyor. İlk şiir “Önsöz”: “Hulyalariyle yaşardı / Bir Behçet Necati vardı / Gece yarılarında sokakta / Kâğıda birşeyler yazardı / Şairliğinden yadigâr / Bu YELDEĞİRMENLERİ kaldı.” Temmuz 1942 tarihli bu şiirin Varlık dergisinde yayımlandığına ilişkin bir sahne vardı filmde de. Dosyadaki şiirlerde genel olarak ölüm, yalnızlık, umutsuzluk temaları görülüyor. Hayli karamsar, çoğu keder yüklü şiirler...

Şairlik ve öğretmenlik... Çok da birleşen alanlar değil. Hatta çatışan alanlar. Biri içe kapanıklığı diğeri ise dışavurumu gerektirir. Bu babanıza nasıl yansıyordu?
Haklısınız belki, ama şair - öğretmen ya da yazar - öğretmen örnekleri epey çok bizim toplumumuzda, özellikle Cumhuriyet’in ilk kuşaklarından alanında yetkin, hem öğretmen hem de edebiyatçı olarak iz bırakmış isimler var. Söz ettiğiniz çelişkiyi tüm şair - öğretmenler için olmasa da, babam açısından sık sık düşünmüşümdür, çünkü şair olmasının dışında, yapı olarak da çok içe kapanık, kendini kolay kolay ele vermeyen, rahat ilişki kuramayan ve kolay yakınlaşamayan biriydi. Oysa öğrencileriyle ilişkilerinde bu kapalılığa rağmen, derinlik olduğu seziliyor. Belki de her öğrencisiyle değil de, edebiyata yakın, okumayı seven ve bu alanda yol almak isteyen öğrencileriyle böyle özel ilişkiler kurabiliyordu. ‘Hoca’ kimliği de ön planda olan bir şair...




Ruken Kızıler/İş Bankası Kültür Yayınları Editörü
Mezarlarını bile ben bulmuştum


Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun şiir kitapları İş Bankası Kültür Yayınları'nın "Kayıp Şairler" dizisinden çıkacaktı. Ancak gelişme bu yönde olmadı. Rüştü Onur'un mektupları ve şiirleri "Mektubun Avcumda" adıyla Kaynak Yayınları'ndan çıktı. Konuyu Rüştü Onur'un izini adeta bir dedektif gibi süren "Kayıp Şairler" dizinin editörü Ruken Kızıler'e sorduk ve ondan şu mektubu aldık:

"Rüştü Onur’la ilgili çalışmaya başladığımda elimde sadece Salâh Birsel’in 1956 yılında Varlık’tan çıkardığı bir “Rüştü Onur” kitabı vardı. Zonguldak, Devrekli olduğunu oradan öğrendim. Hemen Devrek’te onu ya da ailesini tanıyan birilerini bulmaya çalıştım. Hayatta kalanlar yeğenleriydi ve şairle aynı adı taşıyan Rüştü Onur dışındakiler kayıptı. Prof. Rüştü Onur da amcasıyla ilgili hiçbir şey bilmiyordu.
Salah Birsel’in “Rüştü Onur” diye bir kitabı vardı ama buradaki biyografi çok yetersizdi. Ayrıca yanlışlar vardı. Mesela biyografide Rüştü Onur’un Mediha Sessiz’le nişanlıyken öldüğü yazıyordu. Oysa evlenmişler ve iki iki ay sonra Mediha hemen sonra da Rüştü Onur ölmüştü. Ortaköy’deki mezarları ise kitapta yazdığı gibi Boğaz’ın mavi sularına değil, Boğaz Köprüsü’nün ayaklarına bakıyordu. Mezarları bulabilmek için mezarlığa dört kez gittim ve saatlerce dolaştım. Mezarlık defterinin ilk sayfalarında Mehmet Rüştü Onur’un kaydı vardı, fakat ada / parsel bilgileri silinmişti. Ayrıca pek çok mezar Boğaz Köprüsü’nün yapımıyla yer değiştirmişti. Sonunda mezarları buldum; teneke tabelalara siyah boyayla yazılmış isimleri güçlükle okunuyordu.







Rüştü Onur sadece 3 ay evli kaldığı Mediha Onur'la birlikte...


Bir mezar taşları bile yoktu.
Sonra Kadir Tuncer isimli bir Zonguldaklı’nın “Şeyh Dede Şair Torun Devrekli Rüştü Onur” diye bir kitabı olduğunu öğrendim. Başladım Zonguldak’taki kırtasiyeleri aramaya. Sonnuda buldum ve yazdığım biyografinin yönü sayesinde değişti. Ama yine eksikler vardı. Rüştü Onur’un mektup ve imzası onda da yoktu.
Daha sonra Rüştü Onur’un baldızı Sabahat Sessiz’in elinde çok sayıda mektup ve belge olduğunu öğrendim. Rüştü Onur’un, ablası Mediha Hanım’la tanışma hikâyelerini, ölüme giden süreçlerini iyi biliyordu. Daha önce görüştüğüm kişilerden İbrahim Tığ da Sabahat Hanım’ı tanıyordu. Ona durumu anlattım. Sonunda Sabahat Hanım’la 11 Şubat’ta bir araya gelmek için haberleştik. Fakat Sabahat Hanım o günün sabahı arayıp gelemeyeceğini ve daha sonra arayacağını söyledi. Daha sonrasının olmayacağını ertesi gün gazeteden İbrahim Tığ’ın çıkacak olan kitabının haberini okuyunca anladım. İbrahim Tığ’la çok kez telefonda görüşmüştük, keşke bu mektup ve belgelerle bir kitap hazırladığı konusunda sessiz kalmasa ve bizi bilgilendirseydi."






Fotoğraf galerisi için TIKLAYIN.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayı : 163