VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2015 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Gölgeler ve maskeler
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Gölgeler ve maskeler

Tabutta Rövaşata”, “Filler ve Çimen”, “Cenneti Beklerken”, “Gölgeler” gibi izleyicisi bol ve başarılı filmlerin senarist-yönetmeni Derviş Zaim’in 1992 Yunus Nadi Roman Armağanı’nı kazanan ilk ve tek romanı “Ares Harikalar Diyarında”, 21 yıl aradan sonra yeniden basıldı.

ÖZLEM AKALAN


Son dönemde okuduğun en acayip (sağlam, zorlayıcı, güzel, süper) metin sevgili okurlar! Zekanızla, okuma becerinizle dalga geçen, sizi bir memleketten bir başkasına, bir kentten bir adaya tekrar tekrar ve saniyeler içinde savuran, uçamayan kuşların, gerçeğe dönüşemeyen hayallerin, yazılamayan senaryoların, çekilemeyen filmlerin, düzenlenemeyen partilerin,işlenemeyen cinayetlerin romanı.
İyisi mi sizi bu karmaşadan kurtarıp romana giriş yapayım.

“Ares Harikalar Diyarında”, 1938 yılında, 23 yıllık yaşamı boyunca ters bir sözcük, ters bir davranış bekleyen Titorelli’nin gece boyunca boğuştuğu korkulu rüyalarından uyanmasıyla başlıyor. Kaldığı yurt odasından 7.65’lik tabancasını alarak çıkan Titorelli, kantinden aldığı tostu yarıladığı sırada rektörlük binasının önündedir. Tostunun son lokmasını yuttuğunda ise kendisine kimlik soran bekçiye ateş eder. Titorelli, rektör ve rehinelerin korkulu bekleyişinin ardından polis operasyonuyla dizinden vurularak yakalanır; ama o çoktan yıllık komitesi başkanının beynini gramofona akıtmıştır bile. Akıl hastanesine yattığı 11 ayın sonunda geride “Albatros” adlı bir öykü bırakarak intihar eder.

Romanın başkahramanı, yazarın deyişiyle eksen karakter, Selim Işık adında,Sargasso Üniversitesi’nde okuyan Kıbrıslı bir gençtir. Kimi zaman Drahmi, kimi zaman Liret, kimi zaman Fenik’inpara birimi olarak geçtiği; sevgililerin kimi zaman Eiffel Kulesini, kimi zaman El EzherCamii’ni gördükleri, kimi zaman Hezarfen Ahmet Çelebi’nin kendini boşluğa bıraktığı kulenin göründüğü, zaman ve mekan kavramının alışılmışın “biraz” dışına çıktığı ama alabildiğine sıradan ve monoton bir üniversite kampusunda geçiyor öykü. Selim, en yakın arkadaşı Ziya ileTitorelli’nin öyküsünden esinlenerek çekecekleri filmin senaryosunu yazmakla meşguldür. Bir yandan da filmine maddi destek sağlamak için sponsoraramakta, şirketlerin kapısını aşındırmaktadır. Proje bir türlü ilerlemediği için iptal edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Oysa, üretilen şey daha somut olduğu için yıllık komitesinin işi tıkır tıkır ilerlemektedir. Kozmopolit üniversite kampusunda Selim zamanının büyük bir bölümünü adlarını uçamayan kuşlardan alan kendisi gibi Kıbrıslı arkadaşlarıyla geçirir. Doğuştan göz kapağı olmayan kör arkadaşı Işık ise, en önemli destekçilerinden biridir. Kıbrıslı ekip, çekeceği filmde teröristler canlandıracaktır; Ares ise onların liderini.

KARAKTERLER BÖLÜNEREK ÇOĞALIYOR

Ne var ki iş yazarın, yönetmenin ve elbette okurun gözünde bir noktadan sonra karmaşık bir hal alır. Senaryoyu bir Ziya yazar, bir Selim; filmi bir Titorelli çeker bir Selim. Hepsinin isminde ışığa göndermeler olan karakterler birbirine karışır, birbirinden uzaklaşır, tekrar bütünleşir. Derviş Zaim’in de dediği gibi “bu romanda karakterler birbirinin gölgesine dönüşüyor ve farklı maskelerle büyük bir ruhun parçalarını oluşturuyorlar.”
Karakterlerin kişilik bölünmeleri, ister istemez kendini metne kaptıran okurun da kişilik bölünmeleri yaşamasına sebep oluyor. Selim’in Selin ile mutlu bir ilişkisi olsun diye naif naif hülyalara dalmışkenbir sonraki sayfada kendinizi “Acaba Prof. Kuo’nun bej rengi döpiyesine yıllık komitesi başkanının kanı ne zaman sıçrayacak” diye düşünürken buluyorsunuz. Olmuyor tabii; hem bu iç rahatsızlıkla yüzleşmek okur açısından iyi olmuyor hem de bu derece basit ve öngörülebilir bir son gerçekleşmiyor. Zaten yazarın da, (burada yazar Derviş Zaim de olabilir Selim de, yan karakterler biri de olabilir okurun iç sesi de) Titorelli’nin öyküsünden esinlenilen filmdeki şiddet sahnelerine itirazı var:
“O sahneler yanlış sahneler, çünkü on tane şapşalın eline silah verip rektörlüğü basmalarını sağlamak; sonra da ‘Bakın ben şiddetin egemen olduğu bir dünya tablosu çizmeye çalışıyorum,’ demek aptalca bir şey! Onlara göre böyle düşünen adam işin kolayına kaçan adam. Bu sahneleri yetenekli, yeteneksiz her adam çekebilir. Esas iş, herkesin çekemeyeceği sahneleri çekmekte. Esas iş, herkesin barış, sessizlik, monotonluk dediği şeyin altında yatan şiddeti çekmekte. İş, kantinde çay içenleri, yurtta ders çalışanları çekmekte. Çünkü orada da şiddet var ve oralardaki şiddetin rektörlükteki şiddetten aşağı kalır yanı yok. Oralarda hiç kimse hiç kimseyi ciddiye almıyor, herkes herkesin ardından kinle gülüyor, kimse kimseye gerçek bir saygı duyarak yaklaşmıyor. Yaklaşmıyor ama herkes herkese gerçek bir saygı duyuyormuş gibi davranıyor. Oralardaki şiddet belki daha yavaş, daha yumuşak ama en az buradaki kadar öldürücü ve esas iş (belki de bütün iş) oradaki şiddeti, o bin bir türlü maskenin arkasına gizlenen sinsi şiddeti anlatabilmekte düğümleniyor.”

HAYATIMIZ BİR FİLM OLSA

Çoğu kez düşünmüşsünüzdür; hayatınız bir film olsa, bir yönetmenin “Kestik” sözüyle her şey yön değiştirse; rutinden çıksanız başka rutine girseniz, ağlarken gülseniz… İşte “Ares Harikalar Diyarında” tam da böyle bir roman; hikâye içinde hikâye, roman içinde film; senaryo içinde roman. Zaten romanın sonuna doğru karakterler de izlendiklerinden şüphe duymaya başlıyorlar; Albatros’un defalarca ve defalarca hep aynı şeylerden bahseden budala karakterlerine benzetiyorlar kendilerini. Aslında bilinçlidir bu karakterler ve tekrarları; çünkü onlar abes abes konuşurken okuyucu öğrenmek istediği her şeyi öğrenir.
Kaşınma ve koklama alışkanlığı, sorgu odasındaki meditasyonlar, sürekli bir yerlere takılıp kalan delta kanat, mor renge duyulan tutku, kan kırmızı, Bob Marleyvari Reggaeci Burdin, albatros ve belli bir coğrafyanın insanlarını temsil eden uçamayan kuşlar, en önemlisi de yurt odasının üç katlı ranzasından her sabah kabuslarla uyanmak...

Sürekli tekrarlanan, defalarca yazılan bir süreç… Gerçeklik duygusu kırıldıktan sonra ise ortaya çıkacak süreksizlikler alabildiğince monoton kampus hayatını şenlikli bir dünyaya dönüştürüyor. Elbette bu noktada şenliğin anlamı, okurdan okura değişiyor.

Paylaş