VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2014 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Gracıas Gabo...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Gracıas Gabo...

Hayatın sıkıcılığının bal gibi farkında olmak ama öyküleri sevdiği için coşkusunu koruyabilmek insanın kendi başına oynadığı bir oyundur ve Marquez de bana öyle geliyor ki, hep bu oyunu oynadı.

SIRMA KÖKSAL

Ben henüz evleri televizyonun istila etmediği bir dünyaya, büyükanneleri, büyükbabaları, yakın uzak çeşitli akrabalarıyla geniş bir aileye, geleni giden kalabalık bir eve doğdum. Böyle bir çocukluk insanı meraklı ediyor. Hep yarısından duyduğunuz hikayeler, hep arkasını takip edemediğiniz olup bitenler... İnsanların içinde ne çok söz vardır da, hep yarım anlatılmıştır sanki. Üstelik tanıdıklardan birileri, sonradan bambaşka yerlerden çıkar karşınıza, yaşam nasıl bilinmezlerle doludur anlar gibi olursunuz. Hayat her zaman anlar gibi olduğunuz bir öyküdür. Her yaşta böyle kalıyor.

Bir de annemin icadı bir oyun oynardık çocukken: Kaybolurduk! En azından benim bilmediğim mahallelere gider, sokaklarda dolaşır, oralarda kimler oturuyor diye lafa dalardık annemle. Her bir mahallenin farklı öyküleri olurdu. Sonra yorulunca kahvelere ya da o zamanlar hâlâ var olan muhallebicilere oturur, bu sefer de çevredekilere öykü yakıştırmaya başlardık.
Ne yalan söyleyeyim kitapları seven bir çocuk değildim. Birçoklarının çocukluk anılarına yer etmiş kitapların çoğunu okumadan büyüdüm. Bir kayıp olsa gerek ama ben hep evlerdeki, sokaklardaki hikâyeleri merak ettim. Sonra sonra artık ne zaman ki bunlar birbirine benzemeye başladı, o zaman kitap okumaya başladım. Başka hikâyeler bulmak için. Bu hikâye açgözlülüğümle ne bulursam saldırdığım zamanlarda okudum ilk kez Marquez’i.

Elimdeki kitap 1976 baskısı “Albaya Kimseden Mektup Yok” olduğuna göre, hemen o zaman değil de, annemle babamdan bir iki yıl sonra okumuş olmalıyım. Hani bazı yazarlar vardır, hele de acemi bir okuyucu iken neden olduğunu bilmeden büyüsüne kapılırsınız, neyin neden başka yazarlardan daha iyi olduğunu söyleyemezsiniz ama o anlatamadığınız şey sizi onunla özel bir ilişkinin içine taşır. O yazar sizin yazarınız olur. Kitap okumaya çağdaş dünya edebiyatı ile başlamıştım, Latin edebiyatından da ucundan kıyısından bir şeyler okumuştum, okuduklarımın çoğuna da hayrandım ama Marquez başkaydı. Nedenini bugün bile tam açıklayabileceğimi sanmıyorum ama deneyeyim...

Kendisi de aile içindeki ve dışındaki öyküleri dinleyek büyümüş olan Marquez, sanırım annemle oynadığımız “hadi kaybolalım” oyununa benziyor. Herhalde annemin gizlice tercih ettiği için hep oralarda kaybolduğumuz İstanbul’un eskimiş, kağşamış mahalleri gibi rengi uçmuş bir kasabanın boğucu havasında, hiç gelmeyen bir mektubu bekleyen bir albayı konu alan bu uzun hikâye, bakışınızı çevirecek olsanız epey bir bölümünü kaçıracağınız kadar usul bir sesle süren bu hikâye, içine girdikçe, camlarının buğusundan içerde ne piştiğini anlamaya çalıştığımız evler gibi, kulak kabarttıkça derinleşiyor, renkleniyor, canlanıyordu. Tüm bir hayatı, kendi küçük iyilikleri ve kötülükleriyle akıp giden kasabayı, iç savaşı, sansürü, baskıyı ve her şeye karşın süren direnişi ve hiç vazgeçilmeyen “beklenti”yi anlatıyordu.

Bazı yazarlar başka yazarları da anlatır insana. Sanıyorum, acelecilikten, henüz büyümeyi beklemekten ötesini kavrayamamışken erkenden okumuş olduğum, “Godot’yu Beklerken”i de ancak o zaman iyice kavrar gibi oldum. Albay’a gelmeyen o mektupla. Tabii ki bana bu öyküyü annem okumadı, kendim okudum ama nedense hep annemin sesini duyar gibi olurum Marquez’de. Hiç annemin yazdıklarına benzemez onun yazdıkları ama, annemin bana kurdurduğu hayallerin, birbirimize anlattığımız hikâyelerin tadıdır onun edebiyatından aldığım.

Tüm kalabalıklığına karşın benim çocukluğum aslında Orhan Pamuk’un anlattığı Nişantaşı apartmanlarından birinde, aynı sıkıcılıkla geçmişti ama annem bana öyküleri sevdirmişti kaybolmalarımızda. Onun için hayat her zamanki sıkıcı kabuğunun altında hep ilginç gelmiştir bana. Tam da Marquez’de bulup sevdiğim, onu sanki aileden biriymiş gibi algılamama neden olan da bu olsa gerek. Hayatın sıkıcılığının bal gibi farkında olmak ama öyküleri sevdiği için coşkusunu koruyabilmek insanın kendi başına oynadığı bir oyundur ve Marquez de, bana öyle geliyor ki, hep bu oyunu oynadı. Biraz da bundan, özellikle “Yüzyıllık Yalnızlık” ile üstüne yapışmış olan büyülü gerçekçilik tanımını iyice açıklığa kavuşturmak gerek diye düşünürüm. Büyülü olan gerçek değildir, büyülü olan gerçeklerin ardından başka gerçeklerin çıkmaları da değildir, Marquez de gerçeğin büyüsü konusunda bunları düşünmüyor bence. Marquez gerçeğin hikâye edilmesindeki büyüyü biliyor ve o büyüyü kullanıyor.

MARQUEZ’İN BÜYÜSÜ
Gerçeklikteki tek büyü ona tahammül edebilme yeteneğimizdir ve bunun için hikâyeler kurarız. Marquez de bunun için neyi anlatırsa anlatsın, en usul öyküsünde bile bu tahammüle karşı duyulan o hayranlıktan kaynaklanan bir coşku duygusunu iletir okuruna. Gerçekliği büyüleyici bulmak ya da gerçeğin büyüleyici gizini ortaya çıkartmak değil bu, başka bir gerçeklik yaratabilmekteki büyüyü görmek. Eğer böyle olmasaydı, çağının siyasi gerçeklerine karşı bu denli ilgili ve yakın da olmazdı. Hikâye farklı anlatılabilirse eğer, insanlar bu farklı hikayeye gönül verirlerse eğer, dünya tabii ki başka bir yer olabilir. Buna inancını hiç yitirmedi Marquez. Ve hep bu inancı biz de koruyabilelim diye tüm gücüyle, coşkuyla yazdı.

Kitaplarla büyümüş usta yazar Borges’in öykülerini kurmasının tersine, başkalarını dinleyerek büyümüş olan Marquez, hikâyeler anlattı bize. “Yüzyıllık Yalnızlık”ta kendi soyunun dölüyle tükenen o koca aile, içimize kapandığımızda kendimizi nasıl iğdiş edeceğimize ilişkin bir uyarı gibidir aynı zamanda. Yeni hikayeler gerekir bize, başka hikayeler... Edebiyatı hayatı anlamak için okuduğumuzu, ama hep başkalarınmın hayatını anlamak için okuduğumuzu söyler Julian Barnes. Kendi hayatlarımızı anlamlı kılacak çaba başkalarının hayatlarını anlama çabamızdan geçer bence de.
Marquez Nobel’i “Yüzyıllık Yalnızlık”ı okumamdan bir yıl sonra aldı. Sanıyorum bu anlatmaya çalıştığım nedenlerden ötürü, bu başarı sanki sadece onun değil, benim de başarım gibi gelmişti bana. Hâlâ çok gençtim ve haklı çıkmak hoşuma gitmişti.

Haklı çıkan ben değildim tabii, haklı çıkan edebiyatın büyüsünün insana iyi geldiğini bilen ve okuru üzerinde her nasılsa sağaltıcı bir etkiye sahip olan Marquez’di. Tıpkı Çehov gibi, okurunu iyileştiren bir yazardır Marquez. Bence bu kadar kalabalıklarla, bu kadar içten bir özlemle uğurlanmasının nedeni de bu, sadece iyi bir yazar ölmedi, okurlarının can yoldaşı öldü. Çünkü o hepimize iyi gelmişti. Hep gülen yüzüyle, tükenmeyen enerjisiyle sadece kitaplar yazan biri değildi, “hadi toparla kendini” diyordu okurlarına, “bak bir hikâye anlatacağım şimdi sana, hüzünlü tabii ki, bütün hikâyeler hüzünlüdür, ama hala hikâyelerimiz var ve ben sana anlatmaktan vazgeçmeyeceğim.” En azından ben uysal bir çocuk gibi dizinin dibine oturup onu dinliyordum ve o anlattıkça dünyanın renkleri değişiyordu. Büyülü bir gerçeklik değil, onun büyüsüyle renklere kavuşmuş bir dünyaydı anlattığı...

Gogol’ün dediği gibi, hayat sıkıcıdır. Akar gider, bazı şeyler değişir, bazı şeyler aynı kalır. Kalabalık ailemizden çokları öldü, ben televizyonla hâlâ barışık değilim, kendi evim çok gelinip gidilen bir ev değil, hatta ben bile fazla zaman bulamıyorum oturacak, hâlâ hikâyeleri merak edip tam ne olduklarını anlamaya çalışıyorum, arada geçen zamanda Marquez’in yayıncısı oldum, hâlâ okuruyum.
Evet, dünya biraz daha ıssız ama, “Tüm bir yaşamım boyunca bana eşlik edecek bir meşgaleyi keşfetmem de böyle oldu: benden büyük öğrencilerle sohbet etmenin zevki” dediği gibi “Anlatmak İçin Yaşamak”ta, tüm bir yaşamım boyunca bana eşlik edecek bir meşgaleyi, kitaplarını bıraktı bana ve hepimize.

 Yüzyıllık Yalnızlık Yüzyıllık Yalnızlık

Gabriel Garcia Marquez

Detay için tıklayın

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163