VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Eylül 2016 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Gurbetin ‘neşe burcu’ndan şiirler
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Gurbetin ‘neşe burcu’ndan şiirler

Bellekteki kimi şeylerin hatıra olması için ne yapmak gerekir? Bellekteki o parçayı söz katına çıkaranlar şairlerdir, kimi zaman bunda bir hikmet bularak, kimi zamansa kendi yaratılarından büyülenerek. Şairin ayrıca büyüklenmesine gerek yok. Hikmet arayışı, büyü, unutulmaz söz, bütün bunlar yeterince okşayıcı, doyurucu, göz kamaştırıcı...

HAYDAR ERGÜLEN


Her şair bilerek bilmeyerek belleğin hem işçisi hem de tüketicisi, bazen de yağmalayıcısı. Bunu bir topluluk adına yapıyor görünse de çoğu kez, aslında kolektif olanın içinde yalnızı temsil eden de o. Yalnızlık bir durum, övülmeyi ya da yerilmeyi beklemeyen bir hâl. Bir tür kaçınılmaz bir oluş ve son. Şair ne yapsa, ne yazsa, nasıl davransa hem toplumda hem de kendi küçük topluluğunda yalnız. Buna devrimci şairler de dâhil elbette, hatta belki en çok onlar. Mayakovski, Nazım Hikmet, Pablo Neruda...

Öykücü ya da romancı, temel olarak “hikâye anlatıcısı” iken, şair “hatıra toplayıcısı”dır. Yalnızlığı kendisinden kaynaklanmaz şairin, klasik “hüzün mensubu olarak güz yalnızı” bir portre çizen şairler de vardır ama, buradaki yalnızlık biçimi şairin belki de en az “kişisel” bir belleği taşıması anlamına gelir. Başkaları adına kayıt yaparken bireyci olmakla ya da kişisel davranmakla suçlanan kişidir şair. Oysa şair bir “hatırlatıcı”dır, bu bazen “uyarıcı”, “kışkırtıcı” olma anlamlarını içeriyorsa da, bundan şair kadar kolektif bilinçaltı ya da ortak bellek dediğimiz yığılmalar, birikimler, kalıtlar da sorumludur. Güzel bir sorumluluk.

Anlatılanlar ve anılarımız
Neşe Yaşın da bu güzel sorumluluğu yerine getirenlerden ya da bu suçu işleyenlerden. Belki de şairler bunun için var ve şairler olmasa herkes suçsuz, masum olacakmış gibi! Çünkü şairler hatıra topluyorlar ve bunu bir kayıt olarak geleceğe yolluyorlar. Yalnızca bu nedenle bile her şairin bir hatıra taşıyıcısı olduğu söylenebilir. Neşe Yaşın da Ayşegül Tözeren’le yaptığı söyleşide, benim yukardan beri yazdıklarıma kaynaklık eden cümleler kuruyor: “Başkalarıyla birlikte hatırlıyoruz her zaman. Bize anlatılanları da kendi anılarımız gibi kaydediyoruz... Sonra bunu biz yaşamışız; kendi anımızmış gibi hatırlıyoruz.” (Cumhuriyet Kitap, 25 Ağustos 2016, s.11)
Şiir hatırlamaktır ve hatırlatmaktır. Şiirin belki aslında yanlış olmakla birlikte insanın “duygusal bir etkinliği” olarak tanımlanmasında, hatıra taşıyıcısı/aktarıcısı olmasının payı olduğu kanısındayım. Bu yüzden de hiçbir zaman bireyci bir şiirin varlığına inanmadım, daha doğrusu böyle bir şeyin var olabileceğine, mümkün olabileceğine inanmadım. Nedeni Neşe Yaşın’ın sözlerinde apaçık duruyor. Elbette bu çoğu kere bilinçli bir toplayıcılık, aktarımcılık ve geleceğe taşıma işlemi değildir. Öylesi tarihçilerin, arkeologların, antropologların, belgeselcilerin işi olurdu çünkü.

Neşe Yaşın: Bellekten hatıra, hatıradan şiir çıkaran şair. Belleği hatıraya, hatırayı şiire dönüştüren şair de diyebilirdim ama ilkini bilerek kullandım. Şapkadan tavşan çıkarmayı çağrıştırsın istedim. Çünkü yaşadığı coğrafya, ada, ülke ya da Türkiye’nin ‘yavru vatan’ı olan Kıbrıs. Yalnızca bunu yazmak bile bellekle ilgili başlı başına bir literatür çıkarır karşımıza. “Bellek yarılması”ndan en iyi hatıraları ortaklaştırarak ya da ortak hatıraları şiirleştirerek çıkılabileceğini gösterir bize Neşe Yaşın. Üstelik aileden başlayan bir yarılma. Babası Özker Yaşın, Varlık Dergisi’nde şiirleri yayımlanan yetenekli bir genç şairken, Kıbrıs’taki gelişmelerle birlikte hamasi bir şiire yönelir, şiirini milliyetçilerin hizmetine sunar. Böylece “Kıbrıs’ın milli şairi” olur. Hatırlıyorum, ortaokula gittiğim yıllarda, 1969, böyle bir kitabını okumuştum. Sonra da 1984’te Lefkoşa’da askerlik yaptığım sırada, çalıştırdığı kitabevine gitmiş, Özker Yaşın’la tanışmıştım. Neşe’nin her türlü “baba”ya, yani otoriteye karşı itirazını içeren şiirlerinden en bilineni 17 yaşında yazdığı “Hangi Yarısını?” şiiridir: “Yurdunu sevmeliymiş insan/ Öyle diyor hep babam/ Benim yurdum/ İkiye bölünmüş ortasından/ Hangi yarısını sevmeli insan?”

Bireysel hikâyelerimizin ardındaki ülke
İlk kitabı “Sümbül ile Nergis”ten (1979) başlayarak belleğin yakıcılığını göze alan bir şiir yazdı Neşe Yaşın. “Savaşın Gözyaşları” (1980), “Kapılar” (1992), “Ay Aşktan Yapılmıştır” (2001) ve adı üzerinde “Bellek Odaları” (2005) kitapları, kimi kıvılcım kimi kor olan şiirleriyle tıpkı semender gibi bu ateşin içinde varlığını sürdürdü. Hem haber verdi hem de “bireysel hikâyelerimiz ülkelerimizin hikâyesine kayıtlı” biçiminde dile getirdiği şiirsel etkiyi yaratmayı bildi.
Neşe Yaşın’ın yeni kitabı “Üşümüş Kuşlar” ( Ayrıntı Yayınları, Temmuz 2016). Ayrıntı Yayınları’nı hem şiir kitabı yerli ve çeviri, antoloji, hem de şiir üzerine kuramsal kitaplar yayımladığı ve çok özenli baskılar gerçekleştirdiği için kutlarım. Kitabın künyesine bakarken sevindiğim bir şey daha oldu, baskı adedi yazılmış, bu bir; ikincisi de 2000 adet basılmış, bu da hem şiir hem Neşe Yaşın adına daha da sevindirici.

Kitabın ilk bölümü “Yasak Bahçeler”de yasağın da bahçelerin de çeşitli hâlleri var. Aşktan başlıyor, aşktan başlıyor deyince de, bitmiyor demek gerekir. “Harflerin Arkeolojisi” şiirinin ilk dizesinde dediği gibi, “Bir şiir kaç cehennemden doğar?”. Yasak bahçelerin bir adı da cehennemdir. “İnkar bahçesi” bahçeler içinde en bilinenidir belki, insanı kimlikten kimliksizliğe, oradan da kimsesizliğe sürükleyen bir bahçe. Sınır. Şairi “seslerin yaralı sınırında” durduran yalnızlık. Duygusu değil kendisi. Sınırda şiirler. Ülkenin, arkadaşlığın, dostluğun, zamanın, seslerin, aşkın, yakınlığın, ayrılığın, kalbin, tenin, ruhun, rüyanın, susmanın, konuşmanın, tarihin ve unutuşun sınırında. Ama belleğin yangınından unutulmaz hatıralar çıkaran şiir, “sınırda” olma durumunu da “kıyıda” olma hâline dönüştürecek ve “bütün mümkünlerin kıyısında” bir şiire alan açacaktır. Uzun bir rüya gibi de görülebilir, uzun bir mektup gibi de okunabilir “Üşümüş Kuşlar.” Bekleyişin kıyısında demlenmiş, denenmiş, sınanmış ve yalnızlıkların buluşma vaktinin geldiğine inanmış şiirler. Yaşın’ın dediği gibi, “kederlerimiz buluşunca hafifliyor ve birbirimizi bulmaktan bir sevinç oluşabiliyor.” Adeta iyileştirmek için, yaşam kırgınlıklarını, hayal kırıklıklarını ve ülke bölünmüşlüklerinin yol açtığı bellek yarılmalarını onarmak, sarmak için yazılmış şiirler: “Bir aşkın gurbetine düşmek bir ülkenin gurbetine düşmekten pek farklı değil,” diyor şair. “Üşümüş Kuşlar” iç içe gurbetlerin şiiri. Ülke gurbeti, kimlik gurbeti, kendi gurbeti, başkasının gurbeti, aşkın gurbeti ama gurbetin “neşe burcu”nda şiirler: “ Kapı mı çalınıyor?/ Biliyorum/ gelmeyenin kim olduğunu” diyen bir hüznün açık neşesi var onda.


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam