VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Nisan 2015 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Hayali yolculukları gerçeğe dönüştürürken...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Hayali yolculukları gerçeğe dönüştürürken...

“Saf”, “Sincap”, “Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri” romanlarının yazarı İsmail Güzelsoy, “Her kahraman, gerçek hayatta yaşayan insanlar gibi, daha fazla öne çıkmak ister. Romanımın kahramanları, belki de uyguladığım tekniğin bir sonucu olarak, uysal bir şekilde kendilerine verilenle yetindiler” dediği yeni romanı “Değmez”i yazma sürecini anlattı.



Son üç romanımı hiç ara vermeden, arka arkaya yazdım. Hani ressam birkaç adım geri çekilip tablosunu bir bütün olarak görme ihtiyacı duyar ya, ben de altı ay kadar soluklanıp biraz yazdıklarımla hesaplaşmak biraz da enerji biriktirmek istiyordum. Kütüphaneye gidip 40’lı yıllarda çıkan gazete ve dergileri karıştırıyordum. Sessiz bir yere ihtiyacım olduğundan, yoksa aklımda bir şey yoktu doğrusu. Ya da öyle zannediyordum.

İnsan kendine tuzak kurabilen bir canlı türüdür. Aslında alttan alta kendimi, hayalimdeki o romana doğru çekiştiriyormuşum demek ki. Son yazdığım roman “Saf”ta “İnsan en büyük sırları kendinden saklar” demiştim. 40’ları araştırırken, aslında aklımın tavan arasına kaldırdığım bir hikâyenin üzerinde biriken tozu, örümcek ağlarını temizliyordum kendime çaktırmadan.

Tam on yıl önce, “Sincap”ı yayına hazırlarken, romanın arasına resimler koymak istemiştim. Sincap karakteri, çizgi roman tutkunu, yetenekli bir adamdı ve haliyle böyle bir oyun o romana şahane uyacaktı. İlk anda bazı tasvirleri çizgiyle verme fikri cazip gelmişti ama yaptığım çizimler yeterince olgun değildi. En azından resimler kimseyi hayran bırakmışa benzemiyordu. Oysa hayalimde “okunabilir resimler” vardı. Yani romanın bir parçası olacak görsel malzeme peşindeydim.

Sıradaki roman “Değmez” için birkaç ay çalışıp malzeme toplamıştım. Çok ham bir fikir üzerine kurmuştum her şeyi. Bir tefrika yazarının hikâyesi anlatılacak ve roman da bir tefrika gibi işlenecekti. Hevesler ve projeler arasında salınıp dururken resim çalışmaya başladım. Bir yandan da eski kitaplardaki gravür tekniklerini inceliyordum. “Değmez”de o teknikleri kullanacaktım. Ahşap baskıya odaklandım ama bu iş hem pahalı hem de eziyetliydi.

Sonunda vinil oyarak işin temel mantığını öğrenmeye yöneldim ve bir yandan da desen, ışık, anatomi, perspektif çalışıyordum. Bu konularda belli bir olgunluğa varmadan romanı yazmamaya kararlıydım ve bu yüzden araya “iş“ aldım. Üzerinden dört roman geçti ve ben çizerek meramımı anlatabilecek duruma gelmiştim ama galiba o ilk heyecanı kaybetmiştim artık. Tefrika yazarı için oluşturduğum malzemenin bir bölümünü zaten “Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri”nde tüketmiştim.

ÖFKELİ KALABALIK SAPLANTISI

Kütüphanede Tan Gazetesi’nde Süreyya Sertel’in bir makalesine göz atarken “Değmez” için kurduğum ve sonra bozduğum tezgâhın Tan baskınını da içerebilecek şekilde genişletilebileceğini hissettim. O tefrika yazarı karakteri Tan Gazetesi’nde çalışacaktır ve baskını onun gözünden izleyeceğiz. “Öfkeli kalabalık” vahşetiyle bir hesaplaşma saplantım hep var oldu. Bu yeni kurguda, hayal ettiğim o tefrika yazarına da romanda önemli bir rol verebilecektim. Üstelik, insanlığın masumiyetini kaybettiği İkinci Dünya Savaşı yıllarını işleyebilecektim yeniden.

“Değmez”i yazmaya karar verdiğimde 2013, Mart ortasıydı. Yani “Saf” yayınlandıktan sonra kısa bir teneffüse çıkabilmiştim ancak. Heyecanlıydım, bunu dert etmedim. Yazacağım roman İkinci Dünya Savaşı yıllarında, savaşın taşrasında, İstanbul’da geçiyordu. Yeniden çizim çalışmanın yanı sıra o yıllarda İstanbul sokaklarını tanımlayabileceğim malzemeleri de araştırıyordum. Sokaklar nasıl kokuyordu, aydınlatma nasıldı, batakhaneler, savaş yüzünden artan suçlar gibi ayrıntıları incelemeye başladım. Bildiğiniz hayali yolculuklar işte... Bu arada iki karga kahramanım olduğu için bir yandan da kargalar üzerine makaleleri okuyordum. Yaz başı, günde on saatin altında olmamak koşuluyla çalıştığım ağır bir kampa girmiştim.

Başlangıçta planım şöyleydi: Fantastik, neredeyse masalsı bir anlatının tam ortasında, belgesele yakın kesinlikte, olabildiğince saydam bir anlatımla Tan baskınını tarif edecektim. Yaklaşık elli sayfalık bir tretman yazdıktan sonra bu yöntemden vazgeçtim. Gazetenin adını bile değiştirerek tarihsel gerçeklikten bütünüyle koparacak ve son derece taraflı bir yerden tasvir edecektim her şeyi. Aksi takdirde ana figürlerden biri olan Süreyya ile Sabiha Sertel örtüşecekti. Eğer Tan baskını bütünüyle gerçeklere dayandırılırsa o zaman Süreyya’nın yaşadığı aşk hikâyesi de Sabiha Sertel’e yakıştırabilirdi. Öyle bir şey yoktu elbette. Zaten tretmandan sonra belirginleşen teknik de artık gündelik gerçekliği kaldıramayacak kadar masalsı bir boyut kazanmıştı.

Kullandığım tekniği biraz açıklamam gerekirse: Pek çok yazara hayranlık duysam da taklit ettiğim tek usta Brugel oldu. Onun tablolarındaki her figürü, her ayrıntıyı ezbere bilirim ve onun dünyaya bakışı, yazdığım her şeye biraz işlemiştir. 30’lu yaşlarımda saplantı halinde Brugel’in tablolarındaki figürleri karakalem olarak çiziktirirdim. Onun merkezsiz, kahramansız, şakacı dünyasına hayranım. Aramıza uzaylılar sızmışsa bunlardan birinin Brugel olduğuna eminim. ( Diğeri de kuşkusuz nakkaş Mehmet Siyah Kalem’dir. )

KUSURUN AYAĞA KALKMIŞ HALİ

“Sonbahar Başı“ romanımın “sözü“ de hazırdı. Evreni oluşturan büyük patlamadan, tek tek canlıların döle düşmesine varıncaya kadar, varoluşun her aşaması bir kusurla başlar. İnsan bir kusurun ayağa kalkmış halidir. Bu fikri inci ile simgeleştirdim, ki onu romana nasıl yaydığım uzun bir hikâyedir. Yerim dar, oraya hiç girmeyelim.

Ancak bir kum tanesinin istiridye kabuğuna sızması, bu kazanın son aşamada inciyi oluşturması gibi, baş döndürücü yolculuk, “Değmez”in bütün katmanlarında farklı biçimlerde işlenecekti. Anlatılan her şeyde, her insanda bu fikrin cevheri bulunmalıydı. “Şebekeyi İştirâkiyun” isimli yeraltı örgütünün temel ideolojik önermesinden, orada yaşanan gizli aşk macerasına kadar her yerde bu metaforu belli ölçülerde kullanmaya kararlıydım. Daha fazla konuşup romanın mahremiyetini ihlal etmek okura ayıp olur, burada keseyim. Romanın nasıl bir şey olacağını netleştirince yazacağım porsiyonları oluşturdum, program çıkardım ve arkama yaslandım. Okuyacağım kitaplar, inceleyeceğim resimler vs. masama dizilince keyfim yerine geldi. Acele etmedim.

Bir süre yazdığım bölümlerin bazı sahnelerini resimleyerek ilerledim, 2014 kışının sonuna doğru planlarım çöktü. Ninno isimli deli kahraman tasarladığımdan daha fazla öne çıkmaya başladı ve kargalar umduğumdan daha sessizdi. Roman şişmeye başladığından ara vermek zorunda kaldım. Bu aşamada ısrar edersem yavan bir iş çıkaracağıma eminim. Yazarken eğlenmediğim hiçbir şeyi yayımlamamaya kararlıyım. Bir ay kadar geri çekildiğim bu dönemde romanın açılış sahnesinin setini incelemek için Iğdır’a bir yolculuk yaptım. Burada Aras Nehri’nin kıyısındaki sınır kasabalarını gezdim, sıfır noktasındaki dikenli tellere elimi değdirdim, fotoğrafını çektim. Yolculuğun Kars’a kadar olan bölümünü, tefrika yazarı Faruk Ferzan gibi trenle yaptım elbette.
Faruk Ferzan 40’lı yıllarda, bir gazetede tefrika roman yazan yetenekli bir gençtir. Herkes onun çizimlerine hayran olur, filan. Bu büyük bir meydan okumaydı aslında. Romana resimler koyarken kahramanımla yarışmam gerekiyordu. Sıkı çalıştım ama bir şey yine eksikti. Şöyle ki, bir sahne kuruyordum ve bunu resimliyordum. Her zaman arzuladığım o “okunabilir resim” çıkmıyordu ortaya.

Çizimlerde, romanda olmayan küçük ayrıntılar vardı ama bunlar çok iddialı hale gelemiyordu. Resim sadece romanın kenar süsü olarak kalmayıp anlatıyı zenginleştirecek bir şey olmalıydı. Romandan çıkarıp attığım bir bölümü resimlemiştim. Haliyle onu da çıkarmam gerekiyordu ama birden aklıma geliverdi, onu öylece bırakamaz mıydım? Romanda hiç anlatılmayan bir şeyi resimle söylerdim okura, olmaz mıydı? Tefrika yazarı Faruk Ferzan’a aynı şeyi yaptırdım ve bir yerde bunun üzerine konuşturdum. O da yazdığı tefrikaların resimlerinde benzer oynamalar yapıyor. Böylece okur bu anlamda uyarılmış olacak ve resimleri birer kenar süsü olarak değil, okunabilir bir “medya” olarak kabul edecekti. Bunu başarabildim mi? Umuyorum.

“Değmez”, iki yaşına bastığı zaman programımdan çok da sapmadan son noktayı koydum. Sekizinci romanımda ilk kez kahramanlar tarafından aklım çelinmeden tezgâhı toplayabilmiştim. Her kahraman, gerçek hayatta yaşayan insanlar gibi, daha fazla öne çıkmak ister. “Değmez”in kahramanları, belki de uyguladığım tekniğin bir sonucu olarak, uysal bir şekilde kendilerine verilenle yetindiler. Elbette Ninno hariç. Çok güçlü ve yıkıcılığa varabilecek kadar dobra konuşan bu deli, Aziz için tasarladığım rolü gasp etti. Yakıştığı için sesimi çıkarmadım.
Adına “Fennî Sihirler” dediğim bir dizinin ilk romanı “Değmez”.

Birbirinden bütünüyle bağımsız ama tematik olarak birbirine göndermeleri de olacak bu romanların ikincisi için malzeme biriktirmeye başladım bile. Yani bir kez daha teneffüse çıkmadan işe koyuluyorum. Kendimi bisiklet gibi hissediyorum, hızımı kesersem düşebilirim.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam