VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
21 Ekim 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > “Hayat böyledir, sana daima tokat atacaktır, ama her defasında devam etmelisin”
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

“Hayat böyledir, sana daima tokat atacaktır, ama her defasında devam etmelisin”

Nermin Abadan Unat’la yapılmış bir nehir söyleşi var elimde. Tam ona ve hayatına yaraşan bir adı var kitabın: “Hayatını Seçen Kadın”.

Bu söyleşiyi, Boğaziçi Üniversite’sinden öğrencisi, “Portreler” programından tanıdığımız başarılı televizyoncu Sedef Kabaş gerçekleştirmiş. 300 küsur sayfalık bu keyifli metni okurken “hocaların hocası” olan bir kadının hayat öyküsünü takip etmiyorsunuz sadece, böylesi bir hayatın temellerinin en insani boyutta nasıl atıldığına da tanık oluyorsunuz. Bazen inatla, bazen duygusallıkla, bazen ikisi de, bazen kaybederek, bazen yeniden başlayarak örülmüş bir yaşam var karşınızda... Sedef Kabaş’ın önsözde söylediklerine ise katılmamak mümkün değil! “Türkiye’nin yetiştirdiği ama yeterince kıymetini bilmediği bir idealistin” yazılmaya ve okunmaya değer yaşamı bu. 1990 yılında Taner Kışlalı’nın bir yazısında belirttiği türden bir yaşam: “Bazen küçük bir hayat hikâyesi, binlerce kitaptan çok fazla şey anlatır.”

Bu “küçük” hayat hikâyesinin temel taşları ne şekilde atılmıştı acaba? Babası Mustafa, Bosna-Hersek’ten Saraybosna’ya, oradan İzmir’e yerleşen bir ailenin en büyük oğluydu. Dönemin ileri gelen tüccarlarından biriydi ve çok iyi Almanca biliyordu. Yurtdışına incir, üzüm ve fındık ihraç eden biriydi.

Yurtdışına yaptığı seyahatler esnasında Avusturyalı barones Elfriede Karwinski’yi tanıyacak ve ilk görüşte aşk bu ilginç çifti kısa sürede evliliğe taşıyacaktı. Annesinin ona seslendiği biçimde Nermerl, yani küçük Nermin çiftin tek çocuğu olarak önce Viyana’da, ardından da İstanbul’da dadılar ve özel öğretmenler eşliğinde yalnız bir çocuk olarak büyüdü. İleriki yaşamında dostluklarına gösterdiği derin sadakati o günlerde yaşamaya başladığı yalnızlığın bir sonucu olarak görecek; bu yüzden de dostları ve öğrencileri onun ailesi gibi olacaklardı.
Sadece yalnızlıklarla dolu bir yaşam değildi onunkisi; aynı zamanda kayıplarla da doluydu. Erken yaşta babasını kaybettiğinde annesi ile birlikte annesinin ilk evliliğinden olan kızı Martha’nın yaşadığı Macaristan’a gittiler. Bir müddet üçü burada yaşadı. Annesi elde avuçta ne varsa bonkörce savurmuş ve meteliksiz kalmalarına neden olmuştu. O sırada aileye abla Martha bakıyordu. Annesi Nermin’e sürekli olarak paralarının bittiğini, ablası Martha’nın kaynaklarının kuruduğunu, steno öğrenip bir yerde sekreter olmasını söylüyordu. Nermin ise itiraz ediyordu buna: “Sekreterlik gayet güzel bir meslek ama ben okumak istiyorum. Benim için okumak öyle büyük bir aşk ki muhakkak okumak istiyorum. Bunun Budapeşte’de mümkün olmayacağına kanaat getirdim.”

KIZ- ERKEK HERKES OKUSUN
Yıl 1936. O yıllarda Cumhuriyet Türkiyesi 14 milyonluk bir nüfustu. Avrupa’da ise her yerde otoriter, faşist rejimler ya da tutucu monarşiler hakimdi. Haberlerde Türkiye’de kız olsun erkek olsun çocukların parasız okula gittikleri yazıyordu. Kararını vermişti! Ve Nermin’in filmlere konu olacak yaşamı orada gerçekten “motor!” dedi. Türkiye’ye dönecek, Türkçe öğrenecek ve her şeye yeniden başlayacaktı! Budapeşte’yi terk etmeye karar verip yeni bir yaşam ve neredeyse yeni bir kimliğe kucak açmaya hazırlandığında ise henüz 14 yaşındaydı. Nermin’in rotası ise belliydi: İzmir’deki amca!
Bu rotanın ilk saptandığı noktayı sizlerle paylaşmak isterim. Çünkü bu kırılma noktası ya da cesaretin ta kendisi olan o adımı takip ederken “hayatı seçmenin ne olabileceğini” de çok net görüyorsunuz. Türkiye’nin ilk kadın siyaset bilimcisi, Türkiye’nin ilk kadın gazetecilerinden biri, Türkiye’nin ilk kadın senatörlerinden biri, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin ilk kadın asistanı, ilk kadın doçenti, ilk kadın kürsü kurucusu, basın yayın yüksek okulunun ilk kadın müdürü, Türkiye’nin uluslararası göç konusundaki en kayda değer ismi, kitapları yabancı dillere çevrilmiş, dünyanın her tarafında konferanslar, seminerler vermiş, 5 dil konuşan bir kadın... Aynı zamanda da annesi tarafından sahipsiz bir geleceğe terk edilmiş bir çocuk, İzmir’deki yengesi tarafından istenmemiş bir genç kız, mesafeli bir halayla büyümek durumunda kalmış biri. Tüm bunlara karşın hayatını seçmesini bilmiş bir kadın, karşısına dikilen talihsizlikleri iradesiyle alt etmiş bir insan... Bakın bu yolculuğa 14 yaşında nasıl başlamış:
“... Sonunda Türk Büyükelçiliği’ne gitmeye karar verdim. Ne anneme ne ablama söyledim. Gittim kapıcıya dedim ki ‘Ben büyükelçiyi görmek istiyorum.’ Şimdi o kapıcının insafını düşünün; nasıl bir adammış ki beni içeri aldı, yukarı elçinin karşısına çıkardı. O sırada Büyükelçimiz Behiç Erkin. Türkçe bilmediğim için ‘Almanca mı Fransızca mı konuşayım?’ diye sordum. ‘Fransızca konuş’ dedi. Ben de önce kendimi tanıttım, sonra mektebe girmek istediğimi ve bana destek olmalarını istediğimi söyledim. ‘Ben Türkiye’ye gideyim, orada okullar var, okumayı bırakmak istemiyorum’ dedim.”

İSTANBUL’A YOLCULUK ...
Büyükelçiliğe tekrar gittiğinde eline gidiş için bir kimlik vesikası, üçüncü mevki tren bileti ve trende aç kalmasın diye restoranda yemek yemesi için kuponlar verildi. Bir de İstanbul’a vardığı zaman İstanbul polis müdürüne vereceği bir mektup! Biletini alıp çıktı binadan. Bugüne kadar sakladığı o biletin üzerinde 5 Kasım 1936 tarihi vardı.

“Oradan çıktım annemin, ablamın karşısına dikildim ve dedim ki ‘Ben cumartesi günü Türkiye’ye gidiyorum.’ ”

Sözünü ettiği okuma idealiyle dağları delen bu kadın Nermin Abadan Unat’tı. Önce Türkçe öğrendi. Sonra liseye devam etti. Savaşın karanlık günlerinde üniversiteye gitti. Hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra Ulus gazetesinde çalışmaya başladı. Derken bir adama çok aşık oldu. Evlendi onunla. Yavuz Abadan’la. Aşkı huzur dolu bir birliktelik biçiminde yaşadılar. Mülkiye’de ilk kadın hoca oldu. Anne oldu. Anneliği Nobel ödülü almaya eş buldu. Sonra eşini yitirdi. Savruldu ama yılmadı.

Yıllar yılları kovalarken yeniden evlendi. İlhan Unat’la ölçülü ve değerli bir birlikteliği oldu. Türkiye’nin inişli çıkışlı trafiğinde hocalığına, oğluna, dostlarına, öğrencilerine, şimdiki zamana, şimdiki zamanla birlikte tüm zamanlara, dünyaya, ülkesine ve yaşama olan sevgisini, inancını hiç terk etmedi.

Bugün umutlarını hala diri tutabilen biri o: “Türk toplumunun her şeye rağmen kadın-erkek farkına dayalı cinsiyet ayrımcılığını aşmış, çağdaş, rasyonel düşünceyi esas sayan, Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte vatandaşlarımıza sunulan ve günümüz insan hakları anlayışına dayalı, eşitlikçi, paylaşımcı, demokratik bir düzeni muhafaza etmek için direneceğini ümit etmek istiyorum. Tabii aslında muhafazakar değerlerin ve dinin bu kadar güç kazanmasının nedeni ekonomide yatıyor. İşsizliği yenebilmek için büyük devletlerin hegemonya isteğine karşı koyabilmek gerek. Bir gün otomobillerin elektrikle yahut güneş enerjisiyle çalıştığı, şehirlerin rüzgar enerjisiyle ısındığı zaman, yani benim artık yaşamadığım zaman, dünyadaki ülkelerin karşılıklı pozisyonları A’dan Z’ye değişecek. O zaman dinler herhalde yine kalacak, fakat daha kişisel bir inanca dönüşecek
sanırım.”

YENİ UFUKLAR AÇTI
Nermin Hoca bilgisi, umutları, inandığı değerler ve yaşam sevgisiyle hepimize birçok şey öğretti, hâlâ öğretiyor! Ben onu oldukça geç tanıdım. Bir yüksek lisans öğrencisiydim o sırada. Ders anlatırken bizlere açtığı ufuklar bir yana hemen her defasında onun gözlerine takılıp kalırdım. Bir insanda hem bu kadar sevecenlik hem de bu kadar güçlü ve sağlam durma yetisi bir arada olabilir miydi! Hiç unutmam yüksek lisansın ardından başvurup farklı dengeler yüzünden kabul edilmediğim bir doktora sınavından sonra bana bir mail yollamıştı: “Hayat böyledir” diyordu. “Sana daima tokat atacaktır. Ama her defasında devam etmelisin.” Her seferinde devam ettim; neredeyse hayattan yediğim her tokatta onu hatırlayarak; neredeyse hayatın tokattan başka pek de bir şey olmadığını fark ederek! Bir üniversite hocası nasıl olmalıdır dendiğinde her seferinde adını en başta zikrederek, neşesini olduğu kadar kızgınlıklarını da hatırlayıp gülümseyerek. Sizi sevmesinin sizi eleştirmeyeceği anlamına gelmediğini bilerek (ne kıymetli bir tavırdır bu); ama o eleştirideki niteliğe, derinliğe, yapıcılığa, şefkate ve samimiyete de güvenerek. Onun gibi bir insanı tanımış olmak bu yoksul yaşamın bizlere sunduğu gerçek bir lütuftur.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163