VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ocak 2012 Pazar | Anasayfa > Haberler > Hayatın sonu acıdır
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Hayatın sonu acıdır

Paul Auster’ın hayatını bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçirdiği yaşam öyküsü “Kış Günlüğü” ABD’den önce Türkiye’de.

Ömer Özgüner

Bu yazının başlığı koca Paul Auster’ın iki yüz sayfalık kitabından, kendisine ait bir cümleden seçilmedi. Onun da alıntı yaptığı, Joubert’ten ürkütücü bir cümle. Alıntının devamı çok daha düşündürücü: İnsan (eğer becerebilirse) sevilebilir biri olarak ölmeli. Altmış dört yaşına giren Paul Auster’ın yaşamöyküsünü anlattığı “Kış Günlüğü”, tahmin edileceği üzere basit bir anı kitabı değil. Çocukluğundan itibaren yaşadığı olayların, yaralanmaların, anne ve babasının ölümünün, yaptığı seyahatlerin, okulunun, sevdiği kadınların, putlaştırdığı kadınların ve nihayetinde otuz yıllık bir evlilikle sürdürdüğü karısının ruh halini nasıl şekillendirdiğinin kurgu düzeyinde anlatımı.
Kitaplarına özellikle de “Kırmızı Defter”de vücut bulmuş anılar. Auster, “Kış Günlüğü”ünün önemli bir bölümünü hayatının farklı evrelerinde yaşadığı evlere ayırmış. Newvark, New Jersey’deki Beth Israel Hastanesi’nde doğduğu andan (3 Şubat 1947) kitabı bitirdiği New York’taki evine kadar, “iyisiyle kötüsüyle evim” dediği yerler. Paris’ten New York’a uzanan bu evler Auster’ın hem kişisel, hem de yazarlık serüvenin ipuçlarını veriyor. Bütün o evlerde bıraktığı izler, o evlerin onun üzerindeki izleri kitabın odak noktalarından biri.


PANİK ATAK HASTASI


Auster, bütün kitap boyunca kendinden ikinci şahıs gibi bahsediyor. Böylece biraz kendiyle arasına mesafe koyuyor. Auster’ın Yahudiliği de, en azından Yahudiliğine yönelik anti-seminist tavırlarlarla da çok uğraştığı belli oluyor. Travmalarından biri de annesi. Ayrılmış bir ailenin çocuğu olarak anneye daha bağlı bir portre var karşımızda. “Her şeyden önce, her şeyin ötesinde ve üzerinde şunu belirtmek gerekir ki, bebekliğinde ve çocukluğunun ilk yıllarında annen çok coşkulu ve çocuğuna düşkün bir anneydi ve bugün sende iyi olan ne varsa, bir gücün varsa, kendinin kim olduğunu anlayamadığın o dönemden kalmadır.” Üç evlilik yapmış, üvey babalarından annesini mutlu edenleri sevmiş (hatta bunu kitapta iki kez neredeyse aynen tekrar edecek kadar), ölümü üzerine panik atak belasına bulaşmış bir Paul Auster.
Nedense Paul Auster’ın okurlarının daha çok kadınlar olduğu izlenimi var bende. Paul Auster’ın sadece romanlarıyla değil filmleriyle de oluşturduğu popülerlikte yakışıklılığının da payı vardır herhalde. O Paul Auster’ın ergenliği, ergenlikten cinselliğie geçişi, bir dönem Paris’te fahişelerle yaşadığı gecelik ilişkiler, hatta onlardan birine bir gecede aşık olmasını itiraf etmesini öğrenince kadın hayranları neler düşünürler acaba? Ama aynı insanın karısını tarif ederken ki romantikliği bütün bunları temize çekecek kadar şık: “Ellerin karının çıplak teninde yukarıdan aşağıya kaydı ve onun her yanına uzandı. Ellerin en çok oralarda mutlu, onu tanıdığın günden beri hep oralarda mutlu olduklarını hissediyorsun; çünkü George Oppen’in şiirlerinden bir dizeyle yorumlarsak dünyadaki en güzel yerlerden bazısı karının vücudunda.” Yetişkin bir kızla, otuz yıla dayanan evlilik de Auster’ın derin izlerini gördüğümüz bir harita. Karısı ve onun ailesini kendi ailesi gördüğü harita.
“Kış Günlüğü”nü okudukça benim gözümdeki Paul Auster’ın (biraz kibirli, uzak, sisler içinde) resmi giderek bambaşka bir boyuta taşındı. Kızdığına salak diyen, lafını esirgemeyen, çok büyük bir maziyi kendisine resmi tarih yapmayan, şekerlemelere olan nostaljik tutkusu, hızlı değişen hayata soğuk duruşuyla (kibirsiz, yakın ve çok net) bir resme dönüştü. Peki neden bu kitabı yazdı derseniz, yanıtı şu satırlarda bulmak mümkün: “Aksırmak ve gülmek, esnemek ve ağlamak, geğirmek ve öksürmek, kulaklarını kaşımak, gözlerini ovuşturmak, burnunu hımkırmak, boğazını temizlemek, dudaklarını ısırmak, dilini alt dişlerinin arkasında gezdirmek, parmaklarını saçlarının içinden geçirmek-bu şeyleri kaç kez yaptın? Kaç kez taşa çarpmış ayak parmağı, kaç kez ezilmiş parmak, kaç kez bir yerlere çarpmış kafa? Kaç kez tökezleme, kayma, düşme? Kaç kez göz kırpma? Atılmış kaç adım? Elinde kalemle geçirilmiş kaç saat? Kaç kez öpmek ve öpülmek? Bebeğini kollarının arasında tutuyorsun. Karını kollarının arasında tutuyorsun. Yataktan kalkıp pencereye giderken soğuk yer döşemesine çıplak ayaklarınla basıyorsun. Altmış dört yaşındasın. Dışarıda hava gri, neredeyse beyaz, görünürde güneş yok. Kendine soruyorsun: Daha kaç sabah kaldı? “
Auster’ın “Kış Günlüğü” bu kış günlerinde geçmişinizle bütün çıplaklığıyla yüzleşmeye hazırsanız (ben değilim) ve kaç sabahınız kaldığını merak ediyorsanız (ben öyleyim) size bu nimetleri sunuyor. Bir yazar ve etten kemikten bir Paul Auster’in iç ve dış dünyasına yapacağınız heyecanlı yolculuk da cabası..


kitaptan...

Bazı anlar sana öylesine yabancı, öylesine olanaksız, öylesine akıl almaz geliyor ki, hatırladığın o olayları yaşayan kişinin sen olduğu gerçeğini kabullenmekte zorlanıyorsun. Örneğin on yedi yaşındayken (annenin son on bir yıldır İtalya’da yaşan kız kardeşini ziyaret etmek için) yaptığın ilk yurtdışı gezinin sonunda Milano’dan New York’a uçarken, on sekiz-on dokuz yaşlarında çok güzel, çok zeki bir kızın yanında oturuyordun; bir saat kadar sohbet ettikten sonra yolculuğun geri kalanını diğer yolcuların gözü önünde hiç utanıp sıkılmadan, şehvetle kendini kaybedip kızla öpüşerek, tutkuyla kucaklaşarak geçirdin. Böyle bir şeyin olması olanaksız gibi görünüyor ama oldu. Daha da tuhafı, ertesi yıl Atlas Okyanusu’nu öğrenci gemisiyle geçerek başladığın Avrupa gezisinde, İrlanda’nın Shannon Havalimanın’nda uçağa bindin ve kendini yine güzel bir kızın yanındaki koltukta buldun. Bir saat kadar kitaplardan, üniversitelerden, yaz serüvenlerinden ciddi ciddi söz ettikten sonra yne sarmaş dolaş oldunuz ve öylesine ateşli bir biçimde oynaşmaya başladınız ki bir süre sonra üstünüzü battaniyeyle örttünüz; battaniyenin altında kızın ellenmedik yerini bırakmadın, elini eteğinden içeri soktun, ortalık yerde düzüşmenin yasak alanına girmekten ancak irade zoruyla kaçabildiniz. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Gençlikteki cinsel enerji, karşı cinsten birinin sadece yakınınızda olmasıyla seks dürtüsü uyandıracak kadar güçlü müdür? Bugün böyle bir şeyi asla yapamazsın, bunu aklından geçirmeye bile cüret edemezsin, ama yine aynı noktaya geliyoruz, artık genç değilsin.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam