VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
20 Temmuz 2010 Salı | Anasayfa > Haberler > Hayatınızın rutini olmuş şeyler bazen tam tersine dönebilir
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Hayatınızın rutini olmuş şeyler bazen tam tersine dönebilir

Altay Öktem, Türk öykücüler arasında çok özel bir yerde duruyor... Öykülerinde Cronenberg filmlerinin tadını da alabilirsiniz, David Lynch filmlerinin karanlık atmosferini de...

Elif Demirat

- Kitabınızın da adı olan “Sonsuz Sıkıntı”nın ürünleri mi öyküleriniz? Onları yazma sürecinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

- Gerçekten de yazmak hep sıkıntılı bir süreç olarak kabul edilir. Benim içinse sonsuz bir sıkıntıyı bile yazıyor olsam, yine de eğlenceli bir şey yazmak. Bu kitaptaki öykülerin bir kısmı gerçekten de sıkıntıyı konu ediniyor. Ama öykülerin genelinde sonsuzluk duygusu daha hâkim. Sıkıntı şu aslında: Alıştığımız, hayatımızın rutini olmuş şeyler bazen tam tersine dönebiliyor bu öykülerde. Hangisinin doğru olduğunu sorgulamak zorunda kalıyoruz ki sıkıntılı süreç burada başlıyor. Mesela, zaman, sandığımız gibi düz bir çizgide ilerlemiyorsa, ileri geri sıçrıyorsa ne yaparız? Bütün hayatımız altüst olur. Ama bunu kurgulamak, yazmak beni asla sıkmıyor. Okurken sıkıntıya düşecek olanları hayal edip eğleniyorum bile diyebilirim.

- Öyküleriniz uyku ile uyanıklık arası süreçteki rüyaları andırıyorlar... Bir öykü yaratma süreciniz nasıl gelişiyor? Yaptığınız meslekle direkt etkileri de görülüyor... Bir de bu bağlamda ele alabilir misiniz?

- Zaten tüm bu öyküler uykuyla uyanıklık arası bir ruh halinde yazıldı. Uykuda yazmak ne kadar imkânsızsa tam bir uyanıklık hâlinde yazmak da o kadar imkansız bence. Aynı zamanda, öykülerin yazılmadan önce beyinde olgunlaşma aşamasına bakarsak, hepsinin de uykuda oluştuğunu, en azından tohumlarının uykuda atıldığını söyleyebilirim. Şiirlerim, romanlarım, denemelerim için söyleyemem bunu ama öykülerimi, sonsuz bir özgürlük ortamında, sadece kendime ait görerek yazdım. O yüzden de belki net bir türü, kalıbı yok. Ama fazlasıyla damıtılmış ve hayat kadar çarpıcı her biri... Doktor olmam da, insanın içine girmemde, içini dışını çekinmeden ortaya sermemde çok fazla katkı sağladı bana. İnsanın ruhunun da bedeninin de ipliğini pazara çıkarmak için bulunmaz bir nimet bu meslek.

- “Boyut Belası” adlı öykünüzde “Bu düşüş hiç bitmeyecek mi?” diye soruyorsunuz, ben de size sormak istiyorum: Hangi mânda düşüşü kastediyorsunuz? İnsanlıkla ilgili bir karamsarlık mı bu? Bu düşüş hiç bitmeyecek mi?

- İnsanlık tarihi, bu düşüşün hiç bitmeyeceğini kanıtlıyor bize. Karamsarlık değil aslında bu. Yüzyıllardır, bin yıllardır sürekli düşüyoruz ama bir türlü dibe vurmuyoruz! Çünkü dip yok. Hayatın, bizim algıladığımızın dışında çok farklı boyutları var. O yüzden de sonsuz ve sınırsız bir düşüşün içindeyiz. Bunu kabullendiğimizde karamsarlığa kapılmayız. İyimser olmamız için de hiçbir neden olmadığına göre, gerçekçi olmaktan başka çare kalmıyor. Gerçekçilik, ne iyimser, ne karamsar olmak demektir ve gerçeğin birbirinden farklı birçok yönü vardır. Öykülerin bir kısmında oldukça belirgin fantastik bir anlatımın olması bile onların ne kadar gerçekçi olduğunu kanıtlıyor bence.

- Hikâye anlatımınız sinemasal anlatıma çok yatkın... İlk başta aklıma David Crononberg filmleri geldi, peşinden de David Linch filmleri... Ne düşünüyorsunuz bu yönetmenler hakkında... Anlatı olarak benzerlik görüyor musunuz siz de?

- Bu tespiti geçenlerde genç bir öykücü arkadaşım da yaptı ve özellikle öykülerdeki Crononberg atmosferinden söz etti. Hayatta tesadüflere yer olamayacağına göre, birkaç gün arayla aynı tespitin yapılması önemli. Crononberg’le Lynch’in sinemada yarattıkları atmosferler çok farklıdır ama öykülerimde her ikisiyle de kesişen özelliklerin çok fazla olduğunu ben de kabul ediyorum. Her ikisi de, çok farklı ruh hallerindeyken, çok farklı tarzlarda hayranlık duyguları içinde izlediğim yönetmenler.

- Öykülerinizde fark edilen boyutlar arası bir yeni boyut arayışı var... Sizi bu konuda sanatta ve hayatta kimler/neler etkiliyor?

- Aslında yaşadığımız evrende birbirinden farklı birçok boyut var ve biz aramasak, farkında olmasak bile onların içine girip girip çıkıyoruz. Sıkıntı hissi de bu giriş çıkış anlarını en iyi belirten şey. Sanatta da, hayatta da, arınmadan çok kirlenmeyi önemseyen ve bunun estetiğini kurabilen insanlar etkiliyor beni ve doğrudan o insanlardan ya da o tip durumlardan besleniyorum. Yukarıda sözünü ettiğimiz sonsuz, sınırsız düşüşün farkında olan ama düşmekten de gocunmayanlar, bir yerinden sızıveriyorlar öykülerime.

KABUSLAR UYKUMUZU FELAKETE ÇEVİRİR

-Öyküler uyku ile uyanıklık arası bir çizgide geçiyor... Daha çok uyanmaya çalışma hikâyeleri gibi... Uyanmak için ne gerekir sizce?

- Aslında uyanmak gerekmiyor bence. Yanlış anlaşılmasın, kastettiğimiz uyku, bir bilinçsizlik, farkında olmama hali değil elbette. Uykunun gizemli ve yaratıcılığı besleyen bir yönü var. Gerçeğin dışına çıkmak değil, gerçeğin başka bir boyutuna geçmektir aslında uyku. En azından kendi adıma, bu büyülü uyku halini tercih ederdim.

- Hepsi çok başarılı ancak “Kâbus” adlı öykünüzden çok etkilendiğimi kabul etmeliyim... Tüm öykülerinizde esas merkez bu gibi geldi, diğer öykülerle bağlantılar kurulabilir... Tüm öyküleriniz bu kabusun içinde sanki... Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

- Uykudan söz edip de kâbusa değinmemek olmazdı. Kabus, uykunun en tedirgin edici kesimi aslında. Ama şunu unutmamak gerekir, gündelik hayatta yaşadığımız kabuslar uykumuzu felakete çevirir. Uykuda gördüğümüz kâbuslar hayatımızı o denli etkilemez. Kitapta yer alan “Kabus” adlı öyküdeyse, gerçekten de tüm öykülerin ana eksenini oluşturan bir yan var. Belki de hayat dediğimiz şey, iç içe geçmiş kâbuslardan biridir ve asıl gerçeğin hangisi olduğunu asla bilemeyeceğiz.

- Altay Öktem’i daha iyi tanıyalım diye, sizi hayatta bu tür öyküler yazmaya iten nedir?

- Çok açık söyleyeyim, kendimi asla bir öykücü olarak görmedim. Hayatım boyunca yazdığım tüm öyküler bu kitapta toplandı ve yazılış süreci yirmi yılı aştı. Asla öykü yazmak için kalemi elime almadım. Bu kitaptaki her bir öykü, çok özel zamanlarda ortaya çıktı ve her biri de kendini bana zorla yazdırdı. Bu yüzden de her biri benim için çok çok önemli. Okuru bilemem, ama ben kendimi tanımak istediğimde, anahtar olarak bu öyküleri kullanıyorum ve kendimle ilgili bütün şifreleri bu öykülerin içine gizlemiş olduğumu fark edip ben de şaşırıyorum.

Paylaş

Yeni sayı yeni heyecanBu ay kapağımıza Türk edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından Selim İleri'yi aldık. Selim İleri, edebiyatta 51 yılı geride bıraktı ve bu yıl karşımıza iki yeni romanla çıktı.

Devam