VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ocak 2012 Pazar | Anasayfa > Haberler > Hayattan alacak bir 20 yılım var
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Hayattan alacak bir 20 yılım var

“Halfeti’nin Siyah Gülü”, göz açıp kapayıncaya kadar biten bir gündüz düşü. Nazlı Eray’ın hakikatle hayal, uykuyla uyanıklık arasında kurduğu son köprü.

Perihan Özcan

“Halfeti’nin Siyah Gülü, sonunu bildiğiniz bir hikâye miydi? Yani yazmadan önce tasarladınız mı romanı? Yoksa masanın başına geçtiniz ve kendiliğinden akıp gitti mi?

“Halfeti’nin Siyah Gülü”, önceden tasarlanmış bir roman değil. Bütün diğer romanlarım gibi aniden kendimi içinde buluverdiğim bir dünya. Ruhsal bir yolculuk, yazdıkça genişleyen, bir eski zaman kadınının ördüğü ilmik ilmik dantel gibi bir şey. Tığımı oynattıkça ortaya çıkan yeni kişiler belki birkaç yıldır kâğıda geçmek için bekleyen roman kahramanları; beni sarmalayan büyülü bir şehir, hayran olduğum bir deha, Luis Bunuel. Yılların birikimi belki, ama Mardin’i gördüğüm an beynimin içinde akmaya başlayan şelale gibi bir şey. Bir heyecan, Mardin’in bende uyandırdığı duygu yoğunluğu, belki o taşlara ve Mezopotamya’ya bir şekilde dâhil olma arzusu. Hepsi kısaca.

Son sayfaya düştüğünüz “Ljubljana, St. Petersburg, Ankara-Elizinn Pastanesi” notuna bakarak soruyorum. Bu romanı ne kadar sürede, nerede ya da nerelerde yazdınız? Yazmak için yerleşik mi olmanız gerekir, yoksa hikâye ilerlerken seyahatten mi beslenirsiniz?

Bu romanı da her romanım gibi iki buçuk-üç ay içinde yazdım. Ankara’da, Elizinn Pastanesi’nde camın yanındaki masamda otururken ve dünyanın birçok büyülü şehrini gezerken. Yazmak için yerleşik olmam gerekmez. Seyahat daha iyi gelir bana. Çünkü o zaman yolculuk içinde bir yolculuk yapmış oluyorum. Bu da müthiş bir şey. St. Petersburg tehlikeliydi. Burası olağanüstü etkileyici bir şehir. Orada korktum. St. Petersburg satırların içine sızabilir, Mardin’i, romanın akışını bozabilirim diye. Çünkü çok güçlü bir şehir. Çok değişik bir atmosferi var. Ama romanımı korudum. St. Petersburg-Ljubljana’da ve uzun bir gemi yolculuğu sırasında yazarken dağılmadım. Mardin, St. Petersburg’un yanı sıra Stockholm, Kopenhag, Talin, Hamburg, Kiel gibi beş-altı dev dünya şehrinden geçti ve bir bütün olarak kaldı. St. Petersburg’da köşebaşındaki ufak kahve, Ljubljana’daki yemyeşil kırlarda koşan beyaz atlar, peri mağarası... Oralarda yazdım.

Sayım Çınar’a verdiğiniz bir röportajda, yazıklarınızın yüzde doksan beşinin somut gerçeklere dayandığını söylemiştiniz. Bu romanın ne kadarı gerçek?

Yazdıklarımın çoğu somut gerçeklere dayanıyor. Kent gerçek, mekânlar gerçek, Mezopotamya ovası gerçek, gül şerbeti gerçek, belki rüyaların bir kısmı gerçek, romandaki TV programları gerçek, bunamanın sınırındaki dört ihtiyar adamın serüvenlerinin çoğu gerçek.

BUNUEL’İN RÜYASINA GİRMEK MÜTHİŞ OLURDU

Romandaki gibi rüyalara girmek mümkün olsaydı, siz kimlerin rüyalarına niçin girmek isterdiniz? Kendi rüyalarınıza kimleri neden davet ederdiniz?

Bilinçaltını tüm çıplaklığı ile görmek istediğim birçok kişinin rüyasına girmek isterdim. Ertesi gün onların ruhunun bir parçası olmak, bir beyinde iz bırakmak isterdim. Belki de yazmamın nedeni bu değil mi? Ruhta ve beyinde iz bırakmak. Önemli kişilerin rüyalarında dolaşmak zevkli olurdu geceleri... Sevdiklerimin rüyalarına girmek isterdim. Yaşasaydı Bunuel’in rüyasına girmek müthiş bir şey olurdu. Woody Allen’ın rüyasına girmek de ilginç olabilirdi. Woody nevrotik, onun rüyasına girince bir karabasana kısılmış da olabilirdim. Papa Benedict’in rüyasına girmek de ilginç olabilir. Vatikan filan... Ama kitaptaki ihtiyar doktorun rüyasına girmekten ne farkı var bunun?
Kendi rüyalarıma ilkin artık hayatta olmayan sevdiklerimi, annemi, babamı davet ederdim. Anneanneme hayattayken dedem Tahir Lütfi Tokay ile ilgili sormayı akıl edemediğim pek çok şeyi sorardım. Ne bileyim ben, eleştirmenleri davet ederdim. Fakir fukarayı da çağırırdım. Yemek verirdim onlara. Rüya değil mi alt tarafı? Cristiano Ronaldo’yu, Shakespeare’i, İmparator Hadrianus’u, Freud’u, belki John Lennon’ı, Francis Ford Coppola’yı, Almadovar’ı davet ederdim. Kim bilir...

Bir grup yaşlı erkek “yaşanmamış yılları”nı geri istiyor. Aralarından biri, “yaşanmamış yıllar”ı şöyle tarif ediyor: “Hayatı bilemediğim, insanın gününün sayılı olduğunu kavrayamadığım, kendimi harcadığım yıllar...” Bir hayat muhasebesi yapsanız, ömrünüzde kaç yıl vardır yaşamadığınız? Hayattan kaç yıl alacaklısınız?

Yaşamadığım kaç yıl var? Yani farkına varmadan yaşadığım yıllar... Belki gençliğimin büyük bir kısmı, hastane yılları, devlet dairesindeki yıllarım, kötü evliliğim... Alacak bir yirmi yılım vardır herhalde hayattan. Ama ben bütün bu yılları da dolu dolu yaşadım. Gene de alacağım var hayattan diyorum. Şu an geri verilse bana o yıllar ne güzel olur. Bir rüya gibi...
Kitaptaki çarpıcı cümlelerden biri: “Bir insanın geçmişi gibi bir rengin içindeyim.” İnsanın geçmişinin rengi nasıl olur, neye benzer?
İnsanın geçmişi gibi bir renk... Hafif puslu ve gri olabilir insanın geçmişi. Eski bir evdeki bir kalorifer peteği rengi olabilir. Çocukluktan hatırlanan lekeli bir şilte renginde olabilir. Flu, hüzünlü ve biraz ağır bir renk. Çok dolaşırım ben o renklerin içinde. Bazen kar yağmış bir İstanbul sokağı. Geceyarısı, bembeyaz her taraf. Öyle de olabilir. İnsanın içinden dans etmek gelir kaldırımlarda. Çocukluk belki bu. Kolay girip çıkarım bu renklerin içine. Bir müddet orada kaldığım olur.

YAŞLI BİR BEDENİN İÇİNE HAPSOLMUŞ ERKEK RUH

“Halfeti’nin Siyah Gülü” diyor ki: “Güzel kadına alışık erkeklerin rüyaları daha yavan olur.” Bu cümleden “rüyaları” kelimesini çıkarıp yerine “hayatları” kelimesini koysak ne olur? Ne değişir?

Güzel kadına alışık erkeklerin rüyaları belki biraz yavan olabilir. Öyle düşünüyorum. Hayatında çok güzel kadın varsa, hayatları da yavan olabilir mi? Sanıyorum olmaz. O güzel kadınların istekleri, arzuları, erkeği kıstırdıkları uçurum kenarları; parfümlerinin kokuları, gitmek istedikleri yabancı diyarlar... Upuzun bacakları, ıslak dudakları... Bunlar hayatı yavanlaştıramaz bence.

Romandaki Bunuel’in yaptığı “Yaşlı bir bedenin içine hapsolmuş, erkek bir ruh” tanımlaması üzerine daha fazla ne söylersiniz?


Yaşlı bir bedenin içine hapsolmuş, erkek bir ruh... Belki bu hapishanelerin en korkuncu, kilitlerin en açılmazı, parmaklıkların en kalını. Bir erkek için çok zor bir şey bu. Genç, çapkın bir erkek ruhunun, hafif bir enkaza dönüşmüş bir bedende hapsolması... Arzu, istek, ihtiras, her şey var ama beynini ve gövdeni tam kullanamıyorsun. İhtiyarsın. Bu korkunç bence. Karanlık hücre hapsi. Arzuların seni kavururken...

On kelimenin çağrışımı

Romanı oluşturan unsurları özetleyen şu on sözcüğün sizdeki çağrışımlarını tek kelime ile nasıl ifade edersiniz?


Mektup: Haykırış
Büyü: Gizem
Kadın: Yumuşacık
Erkek: Arzu
Ankara: Hangarım
Mardin: Muhteşem
Gece: Dünyam
Bilinçaltı: Korku, heyecan
Murakabe: Gözetlemek
Beklemek:Yaşam

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163