VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
07 Kasım 2014 Cuma | Anasayfa > Haberler > He’nin iki gözü iki çeşme
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

He’nin iki gözü iki çeşme

Türk şiirinin özgün şairlerindendi Asaf Halet Çelebi. Şiirlerinde Mevlevilik’ten de Hint, Mısır inançlarında da beslendi. Ancak bir türlü anlaşılamadı. Dahası hem görüntüsü hem de abartılı şiir okuma tarzı yüzünden alaya alındı. Yakın arkadaşı Adalet Cimcoz bu durumu “Sağın da solun da araç olarak kullanabileceği bir kişiliği olmadığındandı” diye açıkladı. Umarız, Beşir Ayvazoğlu’nun “He’nin İki Gözü İki Çeşme: Bir Asaf Halet Çelebi Biyografisi” ile bu tuhaf “ötekileştirme” artık son bulur.

TEKİN BUDAKOĞLU


Şiir, yitiren kazanır oyunudur. Ve gerçek ozan, kazanmak için ölünceye dek yitirmeyi seçer.” J. P. Sartre.

Asaf Halet’in biyografisini okuyunca, aklıma hemen Sartre’ın bu sözü geldi. Aklımızdaki şair portresi de aşağı yukarı böyledir: Hüznünden, yıkımlarından beslenen bir ebedi mağlup.
Asaf Halet Çelebi de çok yitirmiş: Kimi zaman sağlığını, kimi zaman maddi refahını, çoğunlukla da itibarını... Üstelik dönemin yazar-şair çevresi tarafından, hem de fiziki özellikleriyle dalga geçilmeye varacak kadar süren bu ‘yitirme’ silsilesinin sonunda, “Asaf Halet ne kazanmış?” diye sormadan edemedim. Beşir Ayvazoğlu da biyografiyi yazmaya girişirken sanırım bu sorunun izinden gitmeye çalışmış.

Beşir Ayvazoğlu, onun edebiyatımızda hâlâ kanlı canlı yaşadığını bildiği için biyografi, Asaf Halet’in ölümüyle açılıyor. 17 Ekim 1958’deki gazetelerde, kısa bir haberle öldüğü haberi var. Yaşadığı dönemde ona ağır eleştiriler yönelten kalemlerin çoğu, bu kez nasıl da kabiliyetli bir şairi ve iyi bir insanı kaybettiğimizi yazıyorlar uzun uzun.

Şairin ölümünün ardından Oktay Akbal, Aziz Nesin, Peyami Safa, Haldun Taner onun çağdaş Türk şirinin önemli bir ismi olduğundan; Melamiliği benimseyen, alçakgönüllü ve bir o kadar da kabiliyetli bir şair olduğuna vurgu yapıyorlar. Bunlar arasında Refik Halit’e ayrı bir parantez açmak gerek: “Üç Nesil Üç Hayat” adlı eserinde, o dönemde pek çok şair ve yazarın edebi merkezi haline gelen Küllük kahvehanesini iğneleyici bir dille tasvir ederken, papaz benzetmesi yaptığı Asaf Halet Çelebi’nin “Buddha” ve “Om mani padme hum” şiirleriyle şöyle dalga geçer: “Hepsi birden ayağa kalkar, birbirlerinin elinden tutup goygoycular gibi sıraya dizilirler. Önce nargileli şair, kalın, mehabetli bir papaz sesiyle ‘Sidharta buddhâ! Niyagrôdha!’ mısralarını ağır ağır okur. Daha sonra ötekiler bir ağızdan, seslerini kiliselerdeki ilâhici çocuklar gibi tiz bir ahenkle ve gittikçe yükselterek üç kere haykırırlar: Om mani padme hum! Om mani padme hum! Om mani padme hum!”
Oysa ölümünden sonra onu yerlere göklere sığdıramaz Refik Halit. Ona göre memleket pek çok yabancı dil bilen, maziye ve ustalara saygılı, hatta kıyafetlerine biraz dikkat etse soyadı gibi Çelebi sayılabilecek yetenekli bir şairi kaybetmiştir.

“ÂSAF HÂLET DEĞİL, AH SEFÂLET!”

Cihangir’deki geniş bir konakta doğuyor Asaf Halet. Çocukluğunu, ailesiyle geçen o ilk yıllarını bir türlü unutamıyor: “Çocukluğum, benim hiç unutmadığım en güzel zamanımdır. Kendi kendime kaldığım zaman en çok sığındığım yer hep çocukluğumdur. Rüyalarımda hep çocukluğumu görürüm. Eski evimizin sahipsiz olarak, saf, temiz, çok temiz, çok hisli, baştanbaşa muhabbet olan çocukluğum. Bu dünyaya ait olan ilk intibalarım hakikaten çok güzel şeylerdi.” Bu güzel çocukluğu, bir bakıma memleketin içinde olduğu kaos ortamı bitiriyor. Galatasaray’da öğrenim gören ve konakta yetişen Asaf Halet’in hayatı, memleketin Dünya Savaşı’na girmesiyle tepeden tırnağa değişiyor.

Savaşın kaybedilmesi, Mondros’un imzalanması ve hemen ardından, Dahiliye Nezareti’nde müdür olan babasının emekli edilmesiyle Galatasaray’ı bırakan şair, zorunlu olarak Beylerbeyi’ne taşınıyor.

Sonrası yoksulluk, sefalet. Yakın dostu Münevver Hanım’ın söylediklerini aktarıyor Beşir Ayvazoğlu: “Cebinde beş on kalem birden taşırdı. 6-7 Eylül olayları sırasında polis nasılsa Âsaf Bey’i yakalamış. Üzerini ararken kalemleri görünce, herhâlde yağmaya katılanlardan biri de budur diye karakola götürmüşler. Âsaf Bey kaleme meraklı olduğunu nasıl anlatsın? Sonunda telefon defterinde önemli insanların isimlerini görünce bırakmışlar. Ömrü yoksullukla geçti. ‘Âsaf Hâlet değil, ah sefâlet!’ derdi. Bir gün nasıl olmuşsa, şiddetli bir buhran geçirip intihar etmeye kalkışmış. Pijamasının alt kısmını büküp boynuna dolamış, kendini boğmak için iki ucundan asılınca yırtılıvermiş. O kadar eskiymiş pijama. Böylece kurtulmuş Âsaf Hâlet.”

EDEBİ LİNÇ GİRİŞİMLERİ

İlk şiirlerini, Ağaç dergisine veren Asaf Halet, dergiyi çıkartan Necip Fazıl ile de yakınlık kurar. Bilinmeyen bir sebeple ikili tartışınca, oldukça sinirlenen Necip Fazıl, “Sen, benimle iki ayaküstünde konuşacak adam değilsin, benim karşımda ancak tek ayaküstünde dikilerek konuşabilirsin!” diyerek uzaklaşır. Daha sonraları, aralarının düzeldiğine dair belirtiler görülse de Necip Fazıl’ın bu sözleri, Asaf Halet’in sürekli dışlanan ve aşağılanan geleceğinin de ipuçlarını verir gibidir.
Nurullah Ataç, kimse ilgilenmediği için şiirlerini kendisinin açıklamak zorunda kaldığını söyleyerek dalga geçiyor Asaf Halet’le. Mizah dergileri, görüntüsü ve abartılı şiir okuyuşuyla çok ağır biçimde eğleniyor ve şiir niyetine anlamsız çığlıklar attığını, böğüre böğüre şiirler okuduğunu söylüyorlar; ruh doktoru İzeddin Şadan ise Asaf Halet’in erken bunama geçirdiğini ve laf salatası yaptığını söylüyor. Akbaba dergisinde çıkan bir karikatür ise espri zekâsının derecesiyle ilgili sağlam ipuçları veriyor: Mısırlı kıyafetinde dua eder vaziyette yerde oturan şair “Kama pet! Kama ta!” diye “Mısrı Kadim” şirini okuyor. Arkadaki şahıslardan biri “Üfürükçü mü?” diye soruyor. Diğeri “Hayır” diyor, “genç şair!”



Eleştirilerin temelinde, aslında dönemin şair ve eleştirmenlerinin Asaf Halet’in şiirlerini anlayamaması yatıyor. Başlangıçta Mevlevilik, Melamilik gibi anlayışları benimseyen ve ilk şiirlerini bu çerçevede yazan şair, daha sonra Hint, Mısır uygarlıklarının da geleneklerini özümseyerek yeni bir şiir dili ve anlayışı geliştiriyor. Şiirde ses ve atmosfere önem verdiği için bu kültürlere ait kelime ve terimler kullanan şairin eleştirilmesinin temelinde de bu durum yatıyor. Adalet Cimcoz da neden bu denli ciddi biçimde alaya alındığını çözemiyor bir türlü: “İyi bir şairdi. Neden alaya aldıklarını, küçülttüklerini anlamadım uzun zaman. Sağın da solun da araç olarak kullanabileceği bir kişiliği olmadığından belki de.”

Bizzat kendisinin de bu alaya alma mevzusunu anlayamadığını, “Çelebi”ce verdiği bir röportajdaki ifadelerinden anlamak mümkün. Umursamaz görünüyor. Yine de kırgın gibi: “Her şeyde alay yok mu? Kâinat bizimle alay eder. Ben kendi kendimle alay ederim. Vakit kalırsa başkalarıyla alay ediyorum. Başkası beni ciddiye almıyormuş. Ben onları ciddiye almıyorum ki... Dünyada ciddiye alınmayı istemek aptallıktır.”

BENİM ŞİİRİM RUHUN BUĞULARIDIR!

Biyografisinden de iyice anlaşılıyor ki çok renkli ve sevimli bir kişiliğe sahip Asaf Halet. Öyle ki herkeste aşırı kibar bir beyefendi imajı bırakan şair, vapura her bindiğinde cebindeki kakulelerden yanındakilere “Mideye küşayiş verir, beyefendi, almaz mısınız?” diye uzatırmış. Yakın dostu Adalet Cimcoz’un evindeki davette, pek beğendiği kremalı pastadan bir dilimi cebine atıverdiği sırada yakalanması, yakasındaki gülleri hep taptaze duran derviş halleri, sıcaklığının ve kibirden uzak yapısının da kanıtı adeta.

Roza isimli bir Yahudi kızdan sonra dayısının kızı Nermin’le evlenen Asaf Halet’in çapkınlıkları da meşhurmuş. Nermin Hanım’la evli olduğu sırada Maria isimli Portekizli bir kıza duyduğu aşk sebebiyle “Mariyya” isimli şiiri yazan Asaf Halet’in, İstanbul sokaklarındaki sevimli çapkınlıklarını da Adalet Cimcoz aktarıyor: “Galatasaray’dan Löbon’a yürürken tanıdığı ilk kadına ‘Bu sabah sizin için topladım, canım efendim’ diye yaklaşırdı. Kadın, cebinde çok güzel durduğunu söyleyerek çiçekleri almak istemezse, bir başkasına yaklaşırdı Çelebi, ‘Gözümün nuru, bu sabah sizin için açtı bu güller’ diye. Löbon’da masanıza çöküp bedavadan çayını içerken birdenbire sevdalanıverirdi birinizden birinize. ‘İşte sizin için yazdığım son mısralar,‘ diye okumaya başlardı: ‘Seni bahçelerimde uyuttum/ Seni duvarlarımda sakladım/ Havuzlarıma güneşler vurduğu zaman.”

Yazılarında sık sık şiirimizin vahim halinden dem vuruyor Asaf Halet. Eskinin saygıyı hak eden isimlerine gereken itibarın verilmesini fakat hiçbir kımıldanma göstermeden bir köşeden oturan ve üstüne üstlük yeni şairleri eleştirmekten geri durmayanların da artık susturulması gerektiğini anlatıyor. Kendi şiirlerini ise “ruhun buğuları” olarak niteliyor şair. “Biraz fazla bir hareket, bir rüzgâr onları yok etmeye kâfidir. Hele fena okuma bile bana yapılacak suikasd için kâfi ve vafidir. Şiirlerim yeni olmakla beraber modaya uymak gibi bir kayıttan azade olduklarını biliyorum. Bunun için beni seven veya benden nefret edenlere karşı da söyleyeceğim çok söz yoktur. Benim şiirlerim böyledir ve şiir dâvâm da bundan ibarettir.”

Beşir Ayvazoğlu, bağımsız milletvekili olmaya çalışan, devletin Fransızca sınavından geçemediği yıl Mevlana’nın rubailerini Fransızcaya çeviren, resim ve musikiyi seven ve anlayan, Bedri Rahmi’nin şiirlerini resimlemekle yetinmeyip hattatlık kabiliyetiyle de süsleyen; pek kibar, alçakgönüllü ve yenilikçi şair Asaf Halet’in biyografisini, resimlerle zenginleştirmenin yanı sıra kendi üslubu ve alıntılarla ustaca birleştirerek şimdiye kadar okuduğumuz en iyi biyografi çalışmalarından birini ortaya koymuş. Dilerim biyografiyi okuduğunuzda, sizin de içinizde Oktay Akbal’ın Asaf Halet’in ardından söylediği söz yankılanır: “Her şairin ölümüyle bizlerden de bir parça ölüyor gibi.”

Paylaş