VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Şubat 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Hep birlikte ağaçlara mı çıksak?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Hep birlikte ağaçlara mı çıksak?

Karanlıkların kıyısında dolaşan, kederli kahramanlarını, eşsiz üslubuyla rengarenk giydirip, her şeye rağmen yaşamın coşkulu pırıltısı ile etrafımızda gezdirerek, kitabın sonuna kadar merakınızı taptaze tutmayı başaran bir roman olmuş “Ağaçtaki Kız”.

YONCA BOZTUNALI



R.E.M’in, “Everybody Hurts (Herkes Yara Alır, İncinir)” isimli şarkısı, grubun bateristi Bill Berry tarafından yazılmış intihar karşıtı bir şarkıdır. Pek çok genci intihar etmekten vazgeçirdiği söylenen şarkının siyah beyaz çekilmiş hissiyatı veren klibinde kilitlenmiş bir trafikte araçlarının içinde bekleyen insanlar görülür. Hepsinin kafasında bir sorun, düşünce vardır, dalgın ve mutsuzdurlar. Grubun solisti Mikeda ordadır ve bir arabasından iner; “Hold On/Dayan” diye haykırır... Ardından herkes yavaş yavaş arabasını bırakıp yürümeye başlar. Klibin sonunda otoban arabalarla doludur ama sürücüleri gitmiştir. Şarkının enfes sözlerini çevirmek ve şiirselliğini berbat etmek istemem elbette ama “herkes incinir, yalnız değilsin, yaşama tutun ve dayan” der kısaca... Şebnem İşigüzel, son romanında da okuyucularını yanıltmıyor ve iyi ki yazıyor dedirtiyor bir kez daha.“Ağaçtaki Kız”, romanını okurken R.E.M’in şarkısı, yukarıda bahsettiğim klibi ve “Köprü Üstü Aşıkları” (Les Amantsdu Pont Neuf) filmi geldi hep aklıma. Belgesellerde izlediğimiz acımasız vahşi dünyadan daha zorlu bir yaşam var günümüzde şehirlerde. Ülke politikalarının bireyler üzerindeki olumsuz etkisi, teknolojiyle değişen ilişkilerle büsbütün yorucu bir hayata dâhil olduğumuz şu yüzyılda, kalbi temiz tutmak, vicdanlı ama mutlu olmak oldukça zor. “Ağaçtaki Kız” da bu mücadeleye devam etmeye gücü kalmamış, biraz nefes almak, uzaklaşmak, bir ağaç kadar da olsa yukarı çıkıp, aşağıdaki dünyadan kopmak isteyen kızın; kendini, geçmişi, aşkı ve yaşamı sorgulamasını anlatıyor.

Aslında romanın başkarakteri, hepimizin içindeki her şeyi bırakıp uzaklara gitmek isteyen küçük çocuğu temsil ediyor sanki. İşigüzel, konuşur gibi yazarken, daldan dala atlayan ama ötüşüyle sürekli mest eden bir serçe kuşu gibi. Roman kahramanımızın yazma arzusunu ve geleceğe dair umutlarını ısrarla yok etmeye çalışan öğretmeninin,-kendi zayıflığını tatmin etmek üzere kurduğu- can yakıcı sözleri birden babaannenin merakla beklenen gençlik anısında eriyip gidiyor.

Babaannenin travmatik geçmişini okuyup yaşadığınız şoku atlatamadan, bir ağacın tepesinde aşkı bulan genç kızın şiirsel ve naif romantikliğine kayıveriyorsunuz. Kitabı okurken derin nefesler alın; zira çınar, meşe, kayın, kavak, akağaç, atkestanesi, meşe, alıç, karaağaç, sedir, okaliptüs ve fıstık çamı gibi Gülhane Parkı’nın görkemli ağaçlarının arasında, fonda yüzyıllar öncesinin mimarisinin seyrettiği İstanbul’da dolaşıyor olacaksınız.

Argo ve küfür kimi kitaplarda, filmlerde çok rahatsız edici olabiliyor. Oysa Bukowski’de argo nasıl şık duruyorsa, Tarantino filmlerinde de hiç yadırganmaz. Bununla birlikte, bazı yaşlı huysuz teyzelere yakışan argo, kolay kolay kadına yakışmaz. Şebnem İşiguzel’in romanlarında onun kadınları, pek bir güzel taşırlar argoyu, dobra dobra... Rahatsız olmadan okur, hatta güler geçersiniz. Kadınları, çocukları özel bir maharetle derinden hissederek anlatıyor İşigüzel yine. Yaşamın zorluklarına esaslı bir selam çakarak kalbini temiz tutanlara, hikâyesi erken bitip bu dünyadan göçmüş olanlara ve mücadeleye devam edenlere bir hediye gibi “Ağaçtaki Kız”. Kitapla ilgili eleştirilere gelecek olursak romandaki Özlem Hoca’ya okkalı bir küfür savurmak lazım, babaanneninkilerden...


KİTAPTAN...

Aşka nefes vermeli

* Hayatta en çok yaralanan, en çok yaralayan olur. Kendine şefkat göstermesi, kendini sevmesi için ne kadar yaralandığını, nasıl yaralandığınıbaşkasının üzerinde görmeye ihtiyacı vardır. Bunu bizzat kendisi yapar. Nasıl incitildiyse öyle incitir.
* Herkes özgür olduğunu düşünür ama değildir. Çünkü özgürlük istediğini yapabilmek değildir. Yanlış biliriz özgürlüğü. Ayrıca tutsak olmak için illa bir yere kapatılmak gerekmez. Bazen elimizi kolumuzu sallayarak gezerken, istediğimiz yere giderken bile tutsak olabiliriz. Her şey kafamızın içindedir. Bütün bir dünya.
* Depresyon insanın kendine küsmesidir.
n Kalbin şurana pıt pıt, tık tık atıyorsa bir hikâyen var demektir. Hissettiğin her şey, hayatın, düşlerin, hayallerin, karanlığın, hepsi senin hikâyendir esasında.
* Aşk başkasını kendine köle etmektir ya da kölesi olmaktır. Eşit olduğunuz durumlar da olabilir. O zaman dış güçler müdahale eder aşka. Aşka birinin nefes vermesi gerekir. Onu harlaması.
* Zaman bir şeylerin ilacı değil anahtarıdır. Zamanla hatırlar, düşünür, içi hatırlayamadığınız şeylerle tıka basa dolu her kapıyı açarsınız.
* Ağacın tepesindeydim ve soluk soluğaydım. Sanki buraya çıktığımda, tırmandığımda ağaçlar beni kucakladı ve korudu, kollarına aldılar. Annemin hiçbir zaman yürekten açamadığı kolları gibi.
* Zaman değişti. Zaman hızlandı. Ama edebiyat bence buna ayak uydurmamalı. Edebiyat Jane Austen’ın eteklerini sürüyerek yürüdüğü çayırlarda çimenlerde kalmalı, Ahmet Hamdi’nin bekar odasında, Dostoyevski’nin kumar masasında, Tolstoy’un çiftliğinde, semaverinde, herkesten kaçtığı istasyonda.
* İnsan dünyaya niye geliyor? Anlatacak bir hikâyesi olsun diye. Kimimiz hikâyenin sonuna gelmeden, kimimiz sonunu epey geçtikten sonra, kimimiz ta en başında ölüyoruz.




Paylaş

Mungan’ın odaları Murathan Mungan’ın edebiyatıyla tanışmam eve kapanıp günlerce Dostoyevski, Albert Camus, Kafka okuduğum üniversite yıllarına rastlar.

Devam
15 Mart 2017 Yıl : 12
Sayı : 157