VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Kasım 2013 Cuma | Anasayfa > Röportajlar > Her aşkın bir bedeli olur mu?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Her aşkın bir bedeli olur mu?

Ayhan Bozkurt, “Bütün Aşklar Birbirine Benzer, Biri Hariç” adlı ikinci romanında, bir medya grubunda bir üst düzey yöneticinin hikâyesini anlatıyor. Başkalarına hiç benzemeyen aşk hikâyesini okurken, günümüzde medyanın durumunun ince dokunuşlarla irdelendiğini göreceksiniz.

Barış Emrah

Ayhan Bozkurt’un 1995 yılında Rıfat Ilgaz Cide Edebiyat Ödüllerinde “İlgiye Değer Şair” seçilmesiyle edebiyat yolculuğu başlıyor. O dönem bütün edebiyat ve şiir dergilerinde yazılarıyla şiirleri yayınlanan Bozkurt’un ilk olarak ödül aldığı kitabı “Ömür Ölümün Önsözü” yayımlanmış. Ardından “Hişt” isimli edebiyat kültür dergisinin ve “Öküz” dergisinin yayın kurulunda çalışmaya başlamış. “28 Numaralı Oda”, “Şehir Soyuldu” ve “Al Sana Aşk” adlı şiir kitaplarını, “Herkes Sevdiğini Öldürür” isimli beş öyküden oluşan hikâye kitabı takip etmiş. “Barikattaki Çocuk” isimli ilk romanı çok ses getiren Bozkurt, aynı zamanda senarist ve oyuncu. Halen “Karadayı” dizisinde oyunculuk yapıyor. Bozkurt ile yeni romanı “Bütün Aşklar Birbirine Benzer, Biri Hariç”i konuştuk.

İlk romanınız olan “Barikattaki Çocuk”u Buğra Gülsoy filme çekmeye hazırlanıyor. Bu fikir nereden doğdu?
“Barikattaki Çocuk” yayımlandığı yıl çok ilgi gördü. 1980 yılında Çorum’da bir mahallede geçen ve bir çocuğun gözünden anlatılan hikâye, gerek kurgusuyla gerek dramasıyla sinemaya uyarlanacak türde bir roman oldu. Başarılı oyuncu Buğra Gülsoy, roman yayımlandıktan kısa bir süre sonra beni aradı. Kitabı çok beğendiğini ve sinema filmi yapmak istediğini söyledi. Kitapta kurduğum atmosfer ile Buğra’nın romanda gördüğü, kokladığı, hissettiği dünya birbiriyle örtüşüyordu. İyi bir film yapmak için kolları sıvadık. Senaryoyu kendisi yazıyor ve şu sıralar bitmek üzere. Çekimlere kısa bir süre sonra başlanacak.

Senaryo yazarı ve oyuncusunuz. Roman yazmak nerede duruyor sizin için?
Edebiyatın içinde yeni değilim. Uzun yıllar öncesinde dergicilikle başlayan yazma serüvenim, dört şiir kitabı, bir hikâye ve iki romanla bugünlere geldi. Birçok edebiyatçıyla şiir üzerine söyleşiler yaptım. Kitap tanıtım yazıları yazıp redaksiyon işleri yaptım. Şiir kitaplarımdan maddi kazancım çok olmadığı için sinema sektörüne girdim. Senaryo yazmam çok zor olmadı, kısa zaman içinde yazmak gerektiğinden hızlı yazmayı öğrendim. Haftalık yüz sayfaya yakın hikâye yazmak, pek kolay değildir. Bir edebiyatçının, senaryo yazması hem keyiflidir hem de sancılıdır. İkisi arasında yöntem ve dil farkı var elbette. Ama bana sorarsanız tabii ki edebiyatı, romanı tercih ederim. Romanda daha bireyselsiniz ve daha özgürsünüz. Kaleminiz ve siz varsınız. Ancak sinemada kalabalık bir ekip var, bireysel olamazsınız. Aradaki temel fark bu.

GEZİ, KİTABI ERTELETTİ
Bir sürprizle karşılaştım kitabın ilk sayfalarında. Gezi Parkı olaylarının ilk günleri romana başlangıç olmuş. Bu fikir nereden doğdu, romanı yeniden mi yazdınız bu olaylar süresince?

Gezi, bana göre Türkiye’de uzun süredir ihtiyaç haline gelen bir değişimin başlangıcıdır. Gençler otoriter, baskıcı iktidara karşı tepkisini gerçekten gösterdi. Kadınlar ve gençlerin ağırlıklı olduğu bu hareket kendiliğinden gelişti. Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada Gezi konuşuldu. En çok üzüldüğüm ve hiç olmaması gereken şey o süreçte hayatlarını kaybedenlerin olmasıydı. Daha özgürce bir hayat isteyen insanların bu uğurda hayatlarını kaybetmesinden daha acı ne olabilir ki! Bir yılı aşkın üzerinde çalıştığım kitaba, bu çok etkilendiğim toplumsal hikâyeyi eklemek istedim. Kitabın mayıs yayım tarihini geciktirdim ve romanda en başa dönüp yeniden kurguladım.

Nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz, ne kadar sürdü yazmanız?
Romanı yazmaya 1,5 yıl önce başladım. Önce anlatmak istediğim hikâyeyi ve peşi sıra gelen kurgusunu belirledim. Bunu yaparken ben ne anlatacaktım bu kitapta? “Bir derdim olmalıydı, bir sözüm olmalıydı.” derken bol bol şiir okudum, düşündüm. Yakın arkadaşlarıma yazacağım hikâyeyi anlattım, onlardan fikir aldım. Önemli olan başlamaktır. Başladığınız anda sizi uzun bir yolculuk bekler, konsantre olmanız gerekir. Okurun kuracağım dünyada hoşça vakit geçirmesini düşünerek oturup sabırla yazmaya koyuldum.
Roman medya ve iktidar ilişkilerini irdeliyor.

Siz de gazetecilik yapıyorsunuz, yazdıklarınız tümüyle gözleme mi dayanıyor?
Dergicilik konusundaki tecrübemden dolayı kısa bir süre gazetecilik yaptım. Ana eksende bir aşk hikâyesini anlattığım romanımda Semih Kurt’un bir gazeteci olması dolayısıyla yaşadığı zorlukları, yanlışları, haksızlıkları, medya ve iktidar arasında yaşanan ilişkileri sorguladım. Elbette gözlemlerim oldu. Gazeteciliğin bir silah gibi, bir güç gibi kullanıldığını gördüm.
Bu gücü elinde bulunduranların siyaseti, ekonomiyi, kültürü istedikleri şekilde yönlendirmeye çalıştıklarına tanık oldum. Kimi gazetecilerin, habercilikten ziyade siyasetle içli dışlı yürüyen bir anlayışa hakim olduklarına şaşırarak baktım. Bir yazar olarak taraf olmadan bu durumu anlatmam gerektiğini düşündüm.

Yarattığınız Semih Kurt karakteri nasıl biri? Hayatında ne eksik sizce?
Semih Kurt duygusal bir adam. Taşrada yokluk içinde büyüyüp çok çalışarak kazandığı üniversiteyi okumak için İstanbul’a gelişiyle başlayan öyküsünde gerçekten emek vererek medyanın zirvesine oturmuş, duyarlı, hırslı ve merhametli bir gazeteci. Haksızlıklara karşı duran bir kişiliğe sahip. İnsanın her şeyi olabilir ama hayatında eksik bir şeyleri mutlaka vardır. İşte Semih Kurt böyle biri. Vicdanlı olması dolayısıyla eksik olan tarafını ona acı veren aşkla tamamlamaya çalışıyor. Karısı ve âşık olduğu kadın arasında kalan kahramanım kazandığı her şeyi aşkı yüzünden bir anda kaybediyor ve bunun bedelini çok ağır ödüyor.

Kitabın girişinde belki de romanı tek cümleyle özetleyen bir söz yer alıyor: “Aşkı, hayatın anlamı yapacaksan bedelini ödemeye hazır olmalısın.” Semih de bu bedeli ödüyor, kaçınılmaz olarak. Ama bir soru kaldı aklımda, sizce kaybettiği kimdir Semih’in, Eylül mü yoksa Selvi mi?
Aşk, kaybetmeyi öğrenme şeklidir. Semih Kurt, âşık olduğu Eylül’ü kaybederken eşzamanda karısı Selvi’yi de kaybediyor.
Ona seçim şansı bırakılmış olsa kahramanımın aşkı tercih edeceğini söyleyebilirim. Yine kaybedeceğini bile bile bunu tercih ederdi. Herkesin hafızalarına kazınan “Al Yazmalım Selvi Boylum”da Asya, âşık olduğu adamı yani İlyas’ı seçmez ve “Aşk mı emek mi?” sorusuna “Emek” diyerek Cemşit’i seçer. İşte benim kahramanım bu tercihin tam tersini yapar, aşkı tercih ederdi. Tercih etti etmesine ama Semih tastamam her şeyini kaybetti. Belki de Semih için aşk, her şeydi.


SATIN ALMAK İÇİN TIKLATIN

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163