VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
20 Şubat 2014 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Her biri takıntılı, sıra dışı elbette şok ediciydi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Her biri takıntılı, sıra dışı elbette şok ediciydi

Büyük Yazarların Gizli Hayatları Kafkadan Sartrea pek ço ünlü yazarın bilinmeyen özelliklerini anlatıyor.

BARIŞ EMRAH





Lord Byron (22 Ocak 1788-19 Nisan 1824)
Kadın ve hayvan koleksiyoneriydi

Önemli eserleri: Childe Harol’un Seyahati ve Don Juan (tamamlanmadı).


Şair Lord Byron Avrupa’nın en ünlü çapkınlarından biriydi. Öyle ki, şiirsel başarıları hiçbir zaman hakkındaki dedikodular kadar ilgi toplamadı. Kocasının bu özelliğinden bunalan Leydi Byron ise evliliklerinden sadece bir yıl sonra, 1816’da boşanma kağıtlarını imzaladı.

Byron eski âşıklarını anıtlaştırmanın sıra dışı bir yolunu da keşfetmişti. Onların cinsel organ tüylerinden parça keserek zarflara koyar, üstüne ölümsüzleştirdiği kadının ismini yazardı. Bu zarflar 1980’lere dek Byron’un Londra’daki yayınevinin dosyasındaydı. Bu tarihten sonra onlara ne olduğu ise bilinmiyor.

Byron evli kadınlar kadar genç erkekleri de severdi. Bir de hayvanları. Hayvan koleksiyonunda atlar, kazlar, maymunlar, bir porsuk, bir tilki, bir papağan, bir kartal, bir karga, bir balıkçıl, bir şahin, bir timsah, beş tavus kuşu, iki Afrika tavuğu ve bir Mısır turnası vardı. Byron Cambridge’de öğrenciyken yatakhanede köpek bulundurma yasağını protesto etmek için ayı beslemişti. Hatta mektuplarından birinde ayı dostunun “burs başvurusu” yapması gerektiğini söyleyecek kadar ileri gitmişti.

Byron’un daha bilindik evcil hayvanları da oldu. Yanında, Beppo isimli kedisi de dahil (Bu aynı zamanda bir şiirinin de adıydı.) beş kedi ile seyahat ederdi. Byron’un hayvan dostları arasında belki de en ünlüsü Ternöv Köpeği’ydi. Köpek 1808’de, beş yaşında kuduzdan ölünce Byron onu “Bir Köpeğe Mezar Yazısı” şiiriyle ölümsüzleştirdi ve aile mezarında ona bir anıt diktirdi. Kendisininkinden de büyük! Leydi Byron ise kocasının hayvan aşkını paylaşmıyordu. Ayrılmalarının ardından “Bazı zalim karakterlerin hayvanlara düşkün olması ve onlara şefkatli yaklaşmasının nedeni, hayvanların akıl kabiliyetinden yoksun olması ve efendilerinin zorbalığını kınayamamasıdır” diye yazmıştı.

***

Arthur Conan Doyle ( 22 Mayıs 1859 - 7 Temmuz 1930)

Trafik kazalarından medet uman bir doktorken ünlü polisiye yazarı oldu

Önemli eserleri: Kızıl Soruşturma, Dörtlerin İmzası, Baskerville Laneti, Kayıp Dünya.


İskoç kökenli Conan Doyle tam bir İngiliz centilmeni hayatı sürdü. İsmini annesinin büyük saygı beslediği Kral Arthur’dan almış, Charles Dickens ile Sör Walter Scott’un romanlarıyla büyümüştü. Edinburgh Üniversitesi’nde tıp eğitimi aldı, gemi doktoru olarak görev yaptı. Hasta bulmakta zorluk çeken bir hekimdi ve kariyerini sürdürmek için trafik kazalarından medet umuyordu.

Neyse ki Sherlock Holmes’ü yarattı. Ama ünlü detektifi bir gecede başarıyı yakalamadı. Onu kısmen üniversite hocası Joseph Bell’i temel alarak yaratmıştı. Zeki, kasıntı dedektifi Viktoryen okuyucuların bam teline dokununca Doyle’un kariyeri yükselişe geçti. Yazar 24 Holmes öyküsü yazdıktan sonra sıkıldı ve 1893’te “Son Problem”de onu öldürdü. Ve okurlar da isyan bayrağını açtı. Yazarı evinin önünde protesto etti. Bazıları usta dedektifin hazin sonu için yas tuttu ve koluna siyah bant taktı. Bunun üzerine Doyle 1902’de Holmes’u geri döndürmek zorunda kaldı. Okurlar da banka hesabı da bundan çok memnun kaldı.

Ancak iş tamamen Conan Doyle’a kalmış olsa, Holmes bildiğimiz kişiye hiç benzemeyecekti. Çünkü “Kızıl Soruşturma” 1887’de basıldığında Doyle, illüstrasyonları o sırada akıl hastanesinde yatmakta olan alkolik babasının yapması konusunda ısrar etti. Charles Doyle’un çizimleri ise oldukça amatör ve özensizdi. Bu Holmes Fransız ressam Henri de Toulouse-Lautrec’i andıran, kısa boylu, şişman, sakallı biriydi. Ve kitap satışı başarısızdı. Pek çok kişi bu başarısızlığı bu sevimsiz çizimlere atfeder. Ancak The Strand dergisinin editörleri birkaç yıl sonra Holmes öykülerini seri olarak yayımlamaya başladıklarında, büyük dedektifi yeniden yaratması için dönemin ünlü illüstratörü Sidney Paget’ı işe aldılar. Paget Doyle’un babasının Holmes karakterini “çirkin ve züppe” diyerek reddetti ve “Onu kadınlar için çekici bir hale getirmeliyiz, 1890’ları yansıtan tipte olmalı. Ben tüm kadınların arzulayacağı ve tüm erkeklerin kusursuz terzilikten gelen şıklığına imreneceği bir Sherlock Holmes çizeceğim” dedi. Böylece de ortaya bildiğimiz Sherlock Holmes çıktı. Yani ince, uzun, yakışıklı, kusursuz giyimli ve Sherlock Holmes’u uluslararası bir ikon yapacak olan o çizim!

***

Jack London (12 Ocak 1876-22 Kasım 1916)

Beş yaşında içmeye başlayan Jack London
su altında nefessiz kalabileceğine inanıyordu

Önemli eserleri: Vahşetin Çağrısı, Deniz Kurdu, Beyaz Diş.


“Yanımda birileri varken canım hep içki içmek isterdi” demişti, Jack London. “Etrafta kimse yokken de tek başıma içerdim.” Galaksi çapında içicilerle dolup taşan edebiyat evreninde (Akla ilk gelenler, Edgar Allen Poe, Jack Kerouac,
Dylan Thomas) o, belki de içicilerin en büyüğüydü.

Ne çapta bir içici miydi? London içkiye beş yaşında, alkolik üvey babası onu kovayla bira almak üzere birahaneye gönderdiğinde başlamasıyla övünürdü. On dördüne geldiğinde masa altında koca adamlar gibi içmeye başlamıştı. En azgın döneminde günde bir litre kadar viski içer, sonucunda da sık sık kaza geçirir ya da avarelik yapardı. Bir defasında kafayı öyle buldu ki tökezleyip Oakland iskelesinden denize, San Francisco Körfezi’ne düştü. Yunanlı balıkçılar tarafından kurtarılana dek de amaçsızca sürüklendi. Japonya’da bulunduğu sırada kendini sakiye verdi. Küçük yelkenlisini Yokohoma Limanı’na demirleyip bir hafta boyunca gece gündüz pirinç şarabı içti. Sonunda polisler ona limandan ayrılmasını emrettiler. Zil zurna sarhoş olunca su altında nefes alabileceğini düşünen London, polislerden kaçmak için suya daldı. Japon yetkililer kayıtlara London’un boğulduğunu geçirdiler ama o nasıl olduysa teknesinin yolunu bulmayı başardı.

Maceracı yaşam tarzı London’ı bir yandan formda tutsa da, bir yandan da çeşitli hastalık ve rahatsızlıklara maruz bıraktı ve bu rahatsızlıklar onu yavaş yavaş tüketerek ölüme sürükledi. London yirmilerinin başlarında iskorbüt hastalığından dolayı öndeki dört dişini kaybetti. Meksika’da çalışırken dizanteri ve plöritis geçirdi, Güney Pasifik’te ise sıtma. Ontong Java’ya yaptığı bir yolculukta ise elleri şişerek normalin iki katı oldu ve derisi öbek öbek soyulmaya başladı. Hastalığa, denizciler arasında yaygın olan ve vitamin eksikliğinden kaynaklanan Pellagra teşhisi kondu. Ayrıca böbrek taşı, romatizma, zona, ayak bileği enfeksiyonu, bademcik iltihabı, uykusuzluk, eklem zayıflığı ve üremi gibi hastalıklardan da muzdaripti. Son hastalık 1916’da, 40 yaşında London’un ölümüne neden oldu. Genel kanının aksine yazar intihar etmedi ama kötü beslenme ve alkol tüketiminin veya üreminin neden olduğu ağrıyı kesmek için aldığı morfinin dozunu kazara kaçırmasının kurbanı oldu.

***

Virginia Woolf (25 Ocak 1882- 28 Mart 1941)

Romantik ilişkilerini erkeklerle cinsel ilişkilerini ise kadınlarla kurardı

Önemli eserleri: Bayan Dalloway, Deniz Feneri, Kendine Ait Bir Oda


Edebi ölümsüzlük kaderine böylesine yazılmış çok az yazar vardır. Virginia Woolf’un soyağacı tek kelimeyle kusursuzdu. Babası saygın bir biyografi yazarı ve editördü. Vaftiz babası (Amy ve Robert Lowell’in büyüklerinden) Amerikalı şair James Russel’dı. Buna bir parça da saltanat tarihi katarcasına annesi, Marie Antoinette’in nedimelerinden birinin soyundan geliyordu. Woolf’un çocukluğunda evlerinden Henry James, George Eliot ve annesinin teyzesi, fotoğrafçı Julia Margaret Cameron gibi sanat ve edebiyat dünyasının çeşitli aydınları gelip geçti. Woolf manik-depresifti ve o dönemde henüz kimse bu rahatsızlığa aşina değildi. Çevresindekiler için o sadece ara ara delilik nöbetlerine yakalanan biriydi. Bir romanın sonuna yaklaştığında, kendi deyişiyle “çıldırıyordu”. Hastalığının manik safhasında biteviye konuşurdu. Bir defasında kırk sekiz saat aralıksız konuşmuştu.

Woolf’un içsel yaşamının sözü edilmeyen bir yönü de lezbiyenlikti. Erkeklerle romantik ilişkiler kurmuş olsa da, erken yaştan itibaren kadınları tercih ettiği açıktı. Ergenlik yaşlarında kendisinden on yedi yaş büyük, aile dostu Violet Dickinson’dan delice hoşlanmaya başlamıştı. Woolf Violet ile ilişkisini devam ettirmemiş olabilir ama daha ileride, Orlando romanına ilham veren Vita Sackville-West ile uzun süreli eşcinsel ilişkiye girmişti.

1910 yılında Woolf, Kraliyet Donanması’nın alenen aşağılanmasıyla son bulan meşhur “Dretnot Şakası”nın ardındaki altı kişiden biriydi (ve içlerindeki tek kadındı). Şaka Majestelerinin Gemisi Dretnot’un komutanını, “Habeş” (bugünkü Etiyopya) kraliyet delegasyonunun gemiyi denetlemeye geldiğine inandırmak üstüne kuruluydu. Woolf ile arkadaşları sahte sakallar, türbanlar takıp siyah boyayla makyaj yaparak kostümler kiraladılar ve şüphe uyandırmadan gemiye bindiler. Bu sahte Afrikalılar gemiden ayrılmadan önce bazı subayların göğsüne madalya bile taktılar. Ardından karaya dönerek oynadıkları oyunu İngiliz basınına açıkladılar. Olay deniz kuvvetleri hiyerarşisinde şaşkınlık yarattı. Bazı gazeteler şakacıların dava edilmesini önerdiyse de İngiliz halkı hoşgörülü
davrandı.

Kız kardeşi Vanessa’nın resim yaparken ayakta durmasından ilham alan Woolf, kariyerinin geç dönemlerine dek tüm yazılarını ayakta yazdı.

***

Franz Kafka (3 Temmuz 1883- 3 Haziran 1924)

Hastalık hastasıydı ve nüdistler kampında Mayolu Kafka olarak bilinirdi

Önemli Eserleri: Dönüşüm, Dava, Şato


Soyadınız sıfata dönüştüyse büyük bir yazarsınız demektir. Düşünsenize, Kafka olmasa bir şeyi nasıl “Kafkaesk” diye tanımlayabilirdik? Yazdığı kâbusumsu roman ve öykülerle bir çağın, bir toplumun ve evrensel bir yabancılaşma ile çaresizlik duygusunun nabzını tutan Kafka’nın özel yaşamı da Kafkaesk’ti. Yazar düzenli olarak Prag genelevlerine gidiyor, ayrıca barmen kızlar, garsonlarla biteviye tek gecelik ilişkilerin keyfini sürüyordu. Kafka seksten tiksiniyordu ve teşhisi konmuş bir Meryem ana /fahişe kompleksinden mustaripti. “Normal” evlilik hayatı fikri midesini bulandırıyordu. Kafka’nın genç yaştaki ölümüne kimse şaşırmadı. Hayatı boyunca migrenden, uykusuzluktan, nefes darlığından, romatizmadan, çıbandan, lekeli ciltten, saç dökülmesinden, göz bozukluğundan, hafif deforme ayak başparmağından, gürültüye karşı akut hassasiyetten, daimi halsizlikten, kaşıntıdan ve kimi hayali kimi gerçek, birçok rahatsızlıktan yakınmıştı. Kafka günlük jimnastikle ve doğal şifalara dayalı bir perhizle bu hastalıkların üstesinden gelmeye çalıştı. Zamanın modası nudist harekete de katıldı ve “Gençlik Pınarı” adlı bir sağlık merkezinde, giyimin tercihe bağlı olduğu kalabalıkların arasına karıştı. Ancak kendisinin üstündekileri çıkarmış olma olasılığı çok düşük. Yazar hem kendisinin, hem de başkalarının çıplaklığı konusunda son derece utangaçtı. Sağlık merkezindeki müşteriler ona “mayolu adam” diye hitap ediyordu. Kaldığı yerin önünde çıplak ziyaretçiler belirdiğinde Kafka hoşlanmadığı sürprizlerle karşılaşıyordu.

***

J. R. R. Tolkien (3 Ocak 1892- 2 Eylül 1973)

Karısı Tolkien’in arabasına binmezdi çünkü herkes kaçışsın diye ters yola girerdi

Önemli eserleri: Hobbit, Yüzüklerin Efendisi


Şöhret düşkünlüğü olmayan Tolkien, 1973’teki ölümüne dek hafif kaçık, İngiliz filoloji profesörü hayatını sürdürdü. Bugün o ve karısı, yazarın çok sevdiği Oxford’un yakınında, tek bir mezarda yan yana yatıyorlar. Mezar taşlarında da Tolkien’in Orta Dünya fantezilerinden biri için yarattığı kurgusal âşıklar Luthien ile Beren’in isimleri yazıyor.

Tolkien kendisi gibi fantezi yazarı C. S. Lewis (Ailce Harikalar Diyarında) ile uzun süreli bir dostluk sürdürdü. Oxford’dayken ikili ‘Inklings’ diye bilinen yazarlar grubunun üyesiydi. Grup haftada iki kez buluşur, tütün ve bira içerek üyelerin son eserlerini sesli okurdu. İlerleyen zaman içinde Lewis hem alkışlanan bir yazar, hem de dindar bir Hristiyan olarak Tolkien’e katıldı. Tolkien Lewis’i kendi dengi; “hem dürüst, cesur ve entelektüel -akademisyen, şair, düşünür- hem de “Yüce Tanrı yolunda sevgiyi bulmuş biri” olarak görüyordu.

Ancak aralarındaki güçlü bağa rağmen iki yazar birbirlerinin çalışmalarına pek yararlı olamadı. Tolkien Lewis’e “Yüzüklerin Efendisi” için yaratmakta olduğu bir karakteri anlattığında, Lewis pek destekleyici konuşmadı. “Yine mi lanet olası bir cüce!” diye haykırdı, bıkkınlıkla. Tolkien ise Lewis’in başyapıtı “Narnia Günlükleri”ni fena halde sıkıcı buluyordu. Tüm modern konforlara karşı güvensizlik besleyen Tolkien, otomobillerden nefret ederdi ve II. Dünya Savaşı başlangıcında da araba kullanmayı tamamen bıraktı. Doğrusu bu, komşuları için oldukça iyi bir haberdi. Diğer sürücüleri hiç umursayan, son derece pervasız bir şoför olan Tolkien, Oxford ana yolunda diğer araçlara çarpmasıyla ünlüydü. “Üstlerine bir gitsen, hemen çil yavrusu gibi dağılırlar!” derdi, trafiğe dalarken. Durum öyle kötü bir hal aldı ki Tolkien’in karısı onunla arabaya binmeyi bıraktı.

Tolkien’in horlaması bir ara öyle rahatsız edici bir boyuta ulaştı ki karısı ile sıra dışı bir uyku düzeni geliştirmek zorunda kaldılar: Karısı geceyi yatak odasında geçiriyordu, Tolkien ise banyoda. Uyku mekânı pek konforlu değildi belki ama sabahleyin duş almak kolaylaşmıştı.

***

J. D. Salginger ( 1 Ocak 1919-27 Ocak 2010)

Alternatif tıbbı benimsedi kendi idrarını içiyordu

En önemli eserleri: Çavdar Tarlasında Çocuklar


Dünya edebiyatının Sandy Koufax’ı olan Jerome David Salinger, ulaşılmaz, erişilmez ve iletişim kurulmaz olma yoluyla şöhreti arttırma sanatında uzun zaman önce ustalaştı. (Greta Garbo ve Howard Hughes da kendi zamanlarında bu şık yönteme başvurmuşlardı.)

Dünyanın en ünlü münzevi yazarı animatörlerin kralıydı. Salinger 1941’de, varlıklı patronları Batı Hint Adaları’na götüren lüks İsveç yolcu gemisi H. M. S. Kungsholm’de eğlence işleri müdürü olarak görev yapmıştı. Bu deneyimini daha sonra bir okyanus yolcu gemisinde geçen “Teddy” adlı kısa öyküsüne aktardı.

Salinger yirmili yaşlarının başlarında oyun yazarı Eugene O’Neill’in kızı Oona O’Neill ile birlikte oldu. Salinger iyi bir çift olduklarını düşünüyordu ama ne olduysa kendini Şarlo tarafından ekarte edilmiş buldu. Charlie Chaplin araya girmiş, genç Oona’nın ayaklarını yerden kesmişti. Çift aralarındaki otuz altı yaş farka rağmen kısa süre sonra evlendi. Öfkeye kapılan Salinger, Oona’ya, hayalinde canlandırdığı (Oona-Chaplin) düğün gecesini çirkin ayrıntılarla betimleyen ağır, haşin bir mektup yazdı.
Kızı Margaret’e bakılırsa Salinger, muhtemelen serinlemek için değil ama tıbbi nedenlerden dolayı, kendi idrarını içiyordu. İdrar terapisi Hindistan’da beş bin yıldan uzun bir süredir uygulanır ve tedavi edici bir yöntem olarak görülür. Ayrıca dişleri de beyazlatır.

Salinger’ın alternatif tıp alanından benimsediği tek perhiz yöntemi idrar içmek de değildi. Yazar aynı zamanda Scientology, homeopati, akupunktur ve Hristiyan Bilimi ile de ilgileniyordu. Ayrıca metal yansıtıcılarla donatılmış ev yapımı yatay dayanakları kullanarak, cildi koyu bir ton alana dek güneşleniyordu. Bir ara yaptığı makrobiyotik perhiz yüzünden rengi hortlak yeşiline döndü. Ailesine bakılırsa ağzı da fena halde kokuyordu.
Konu akupuntur olduğunda “Doktor” Salinger daha da tuhaf bir yönteme başvuruyordu. Geleneksel iğnelerden uzak duran yazar, (IKEA mobilyalarını bir arada tutan) küt tahta çivileri tercih ediyordu. Sonuç ise acı çekmekten öte bir şey olmuyordu. Kızı Margaret bu hissi “Deriye, ucu körelmiş kurşun kalem batırmaya” benzetmişti. Salinger oğlu Matthew’un nezlesini, bu sihirli çivilerinden birini çocuğun serçe parmak kemiklerine batırarak iyileştirmeye çalışmıştı. Oğlan acıyla çığlık attıysa da, babası hiç istifini bozmadı. Sadece, “Sen, annen ve kız kardeşin, hayatımda gördüğüm, ağrı eşiği en düşük insanlarsınız,” diye, çıkıştı. “Duyan da etine şarapnel saplandı sanır!”

***

Jean Paul Sartre (21 Haziran 1905-15 Nisan 1980)

Günde iki paket sigara ve birkaç pipo dolusu tütün içerdi

Önemli Eserleri: Bulantı ve Çıkış Yok


Timothy Leary’nin zihin üzerinde etki yaratan maddeleri 1960’ların karşı-kültüründe moda haline dönüştürmesinden çok önce, 1930’larda, Sartre bu maddelerle deneyler yapıyordu. İlk olarak 1935’te, dost edindiği bir tıp öğrencisinin gözetimi altında meskalin aldı. İlk başlarda maddenin etkileri oldukça hafifti ancak birkaç gün sonra Sartre giderek daha keyifli sanrılar deneyimlemeye başladı. Bunlardan birinde dev bir ıstakoz tarafından kovalanıyordu. Ayrıca orangutanlar, baykuş sembollü saat kadranı, dişlerini gıcırdatan evler de görmüştü. Tuhaf imgeler yıl boyu Sartre’ın yakasını bırakmadı. Yazar daha sonra psikedelik algılarının bir kısmını “Bulantı” romanına aktardı. Sartre sert uyuşturucularla deney yapmadığı zamanlarda eski gözdesini elden düşürmezdi: Nikotin. Yazar günde iki paket sigara ve birkaç pipo dolusu tütün içerdi. Bu miktar tütün delisi Fransa için bile fazlaydı; ulusal bir ikon içinse kötü. Fransız Milli Kütüphanesi, tütün reklamını yasaklayan yasa dolayısıyla Sartre’ın anısına, doğumunun yüzüncü yılında bastırılan posterden, yazarın elindeki sigarayı sildi.

Uyuşturucu aldığında gördüğü dev ıstakoz saldırısı imgesinden dolayı mıdır bilinmez ama Sartre deniz canlılarından, özellikle de kabuklulardan hayatı boyunca korktu. Yengecin kıskaçlarına yakalanma, ya da bir ahtapot tarafından tutulup deniz altına çekilme düşüncesi onun uykularını kaçırırdı.

Paylaş