VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
29 Ocak 2010 Cuma | Anasayfa > Haberler > Her hayat ayrı ama sanki aynı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Her hayat ayrı ama sanki aynı

Gazeteci yazar Berrin Karakaş son romanı ""Üç Noktalar Sarayı""nda okuru mistik, masalsı ve bilgece düşüncelerle oluşturduğu önceki kitaplarından farklı bir dünyaya götürüyor.

Fügen Ünal Şen

Sevgili okur, bir sorum var size: "Bir kitap seçerken sizinkine benzer bir hayatın hikâyesini okumak mıdır arzunuz?" Sizinkine benzer işte, hani hep bir "bırakıp gitme, yeniden başlama" hissi ile geçen günlerin anlatıldığı satırlar mı çeker sizi? Tıpkı sizinki gibi bir aile; anne, baba, kardeşler, onların eşleri, çocuklarıyla örülü öykülere mi vurgunsunuz?

Ya da hiç de sizinkine benzemeyen kahramanların peşinden mi sürüklenmek istersinizş Hani zaten bildiğiniz, yaşadığınız hayat yerine satırlar size yabancısı olduğunuz hayatları mı getirmelidir?

Ah bir de üçüncü seçenek var elbette, bir kitapta anlatılan sizinkine benzer hayatın alt yazısında hiç de bilmediğiniz yanlar bulsanız ya da o bambaşka dediğiniz hayatlarda ansızın kendi yaşamınız çarpılsa yüzünüze...

Yüreğiniz karışır mı?

Varsın karışsın; o karışıklık yepyeni bir güç verecekse size, değmez mi?

Berrin Karakaş"ın son romanı "Üç Noktalar Sarayı" bende bu duyguları uyandırdı. Bir yandan romanda anlatılan hayatları sular seller gibi biliyordum, bir yandan da yepyeni duygular, kızgınlıklar, sorular, çelişkilerle karşılaştım.
Karakaş"ı "Sidretü"l Münteha" üçlemesinin ilk kitabı "Sidre" ile 2004"te tanımıştık. Mistik öyküler metaforlar yaşatıyordu bize. 2005"te "Tül" geldi; gerçeklik çırçıplak karşımızdaydı, sarsıldık. Okur üçlemenin sonuncusu "Münteha" yı beklerken Karakaş, öyküden romana geçiş yaptı ve
2007"de "Hayalhane"yi, "Kendi içleriyle dolup taştıkça dışarıda kalanları" yazdı. Ve bu kez İstanbul"da yaşayan sıradan bir hayat süren, pek tanıdık bir ailenin gündelik koşturmasına, gel-gitlerine, ayakta kalma telaşına, ülkesi için duyduğu kaygılara tanığız. O ailenin bir ferdiyiz sanki o kadar bildik...

İÇSELLİĞİMİZLE YÜZLEŞME
"Üç Noktalar Sarayı"nın öyküsü tanıdık aslında... Büyük şehirde yaşayan memur emeklisi bir baba, ev hanımı anne, yetişkin çocukları ve gündelik hayatları... Geçim sıkıntısı, aile bireylerinin çatışmaları, bağlılıkları, sevgileri, anıları, eskiye duyulan özlem, bugünden memnun olmama, işten şikâyet etme hali, ikili ilişkilerde yaşanan güvensizlikler... "Berrin Karakaş"ın kitabını özel kılan ne?" diye soracak olursanız, "Yazarın satırlarında gündelik hayatın koşuşturması altında ezilen, sıkışıp kalan ruhlarımızı unutmamış olması. Olaylar kadar hatta belki de daha fazla olaylarda hallaç pamuğu gibi atılan duygularımıza da yer vermesi" derim. ‹çimizle, içselliğimizle yüzleşiyoruz.

Zaten Karakaş"ın diğer kitaplarında da psikoloji, kahramanların ruh halleri, gündelik hayatın altında kalan, unutulmuş gibi yapılan asıl yaşam, hep özel bir yere sahipti, işte "Üç Noktalar Sarayı"nı okurken o üstünü örttüğümüz duygularımız orta yere dökülüveriyor ve "İç içe geçmiş hayatları yaşarken bile aslında nasıl da yalnız olduğumuzu" düşünüveriyoruz.
En önemlisi ise kitabı okurken, kendimizi roman kahramanı gibi hissedebiliyoruz kolayca. Çünkü Karakaş"ın büyük bir şehirde (İstanbul), sıradan, sade bir hayat süren insanların gündelik yaşamlarını anlattığı satırlarda hepimizin hayatlarından izler saklı; e bu da bizi kahraman yapar değil mi?

Bir röportajında "Berrin gitti mutfağa, çay yapacaktı, üç saat düşündü, kapı çaldı..." gibi bir şey yazdığımda içimde bir sıkıntı oluyor, oyalanmak gibi geliyor. Daha derin şeylerle uğraştığımda "evet bir şey yaptım, oluyor" diyen Karakaş aslında tam da yukarıda söylediği ilk cümlenin romanını yazmış. Mutfakta çay yaparken kapı çalmış kitabında, o kadar yalın ve o kadar gerçek hayat, hepimizin hayatı... Ama tam da burada "Daha derin şeylerle uğraşma isteği" de devreye girmiş ve günlük hayatı anlamlandıran şiir tadında diyaloglar, bizzat şiirin kendisi ve içimizi, ruh durumumuzu apaçık ortaya koyan analizler eklemiş romanına. Elimize bizi apaçık gösteren bir ayna vermiş; böylelikle yalın bir hayatın altyazısını sunmuş bizlere...

Belki de o nedenle, kitaptaki ailenin babası Aydın Bey çok tanıdık, hükümetin "Üç çocuk yapın" önerisine itirazı çok içten. Eşi Süreyya Hanım"la bir dargın bir barışık, hezeyan dolu ilişkileri neredeyse her evde olan cinsten... Ya kızları... Üç kız kardeşin bir yandan birlikte, bir yandan kendi başlarına sürdürdükleri hayat da o kadar da yabancı gelmeyecektir size. Hatta acele bir kahve sohbeti için seçtikleri mekân dahi (Starbucks) gün içinde kaç kez önünden geçtiğimiz, kaç kez oturduğumuz yer; mekânlar, ilişkiler sanki bizim hayatımızdan.

KARAKAŞ"IN VAZGEÇİLMEZİ: ÖLÜM
Berrin Karakaş bir gazeteci. Çeşitli gazete ve dergiler için söyleşiler yapan, haber hazırlayan bir kişi, doğal olarak iyi bir gözlemci ve sosyal sorumluluk sahibi. "Üç Noktalar Sarayı"nda defalarca bilim adamlarının ısrarla ‹stanbul"da yaşanacağını söylediği depremden söz ederek belki de okuru deprem konusunda tetikte olmaya yönlendiriyor içten içe.
Burada daha önce hiç Berrin Karakaş kitabı okumayanlar için bir konuya dikkat çekmemiz gerek. Karakaş"ın neredeyse bütün hikâyelerinde ölüm yer alır. "Üç Noktalar Sarayı"nın son satırlarında da yine karşımızda ölüm var. Roman kahramanlarından birisinin ölümü... Ama tam da burada yazarın son kitabından bir an için uzaklaşıp ilk kitabına dönmek gerekiyor. Karakaş öykülerden oluşan "Sidretü"l Münteha" üçlemesi için kolları sıvamış ve Sidre ile Tül"ü yazmış, Münteha"yı sonraya bırakmış bir yazar. Sidretü"l Münteha ne demek diyenlere, "Nihayet, bitiş, son sınır" olarak açıklandığını söyleyelim.
Ölüm, yazar için korkulacak bir nokta değil, "Belki sidretü"l münteha da orasıdır. Olmak ile ölmek arasındaki yer. Keşke herkes "öleceğini bilerek" yaşasa bu hayatta... "öleceğini bilerek" yaşayınca bazı şeylerin değeri çok azalıyor, bazı şeyler daha fazla değerleniyor. Ölüm güzel bir şey, onu yeterince anlayana" diyen Berrin kitaplarına "ilahi sonu" koyarak okura ölüm üzerinden yaşamı ve yaşamı güzel kılma gereğini hatırlatıyor...

Sidretü"l Müntena nihayet, son, bitiş demekti hatırlayın peki Betül Karakaş"ın son kitabına ad olan "Üç nokta"nın sırrı ne dersinizş Yazım kılavuzu üç noktayı, "Bir şeyin devam ettiğini anlatır" diye tanımlıyor. Karakaş"ın sihri de tam burada başlıyor ve yazım serüvenine "nihayet, bitiş, sınır" temalarını işleyerek başlayan Karakaş son kitabıyla belki okura, belki, kendisine "Son diye bir şey yok. Her şey devam ediyor" diyor.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163