VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
20 Eylül 2010 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Her şeyi bir yerde bırakmış gerçek yolculuk
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Her şeyi bir yerde bırakmış gerçek yolculuk

Kitabı sadece Amerikalı bir kadının izlediği ruhanî kapılar, inançla bulunan çözümler biçiminde değil, bir kadının kendini arayışı biçiminde okumayı tercih ettim. Elizabeth Gilbert kusuruma bakmasın.

Önce Hillary Clinton’ın notuyla başlayalım: “Bu olağanüstü kitabı çok sevdim...” En az Bayan Clinton kadar etkili ve onun kadar ünlü Oprah Winfrey ise şöyle diyor kitap ve yazarı için: “Bugünlerde sokakta gördüğüm kadınların neredeyse hepsinin elinde ‘Ye, Dua Et, Sev’i görüyorum. Elizabeth’i programıma çıkarmak için oldukça sabırsızlanmıştım.” ABD’de Winfrey’in programına çıkmak demek kitabınızın kafadan on baskı daha yapması demek! Burada kitabın yazarı Elizabeth Gilbert’a mı imrenmek gerekiyor, yoksa Türkiye’de böyle bir programın olmayışına vahlanmak mı, tercihi size bırakıyorum.
Dünyada 8 milyon sattıktan sonra beyazperdeye de uyarlanan kitap derin bakışlı Julia Roberts’ı da yanına alarak yeni bir maceraya hazırlanıyor. Bir kadının değişimini anlatan kurgu, arka planda güzel, iç gıcıklayıcı mekânları da karşımıza çıkarmaktan geri kalmıyor. İtalya, Hindistan ve Endonezya fonda akarken düşlere dalmanız mümkün.
Otuzlu yaşlarında evliliği çöken bir insanın, geleneksel yaşamına dair olan her şeyi geride bırakıp içindeki sesi dinleyerek çıktığı gerçek bir yolculuğun öyküsü de denebilir kitaba. Özellikle biz kadınlara içimizdeki bilge sesi dinlememiz konusunda verdiği ipuçları kayda değer.
Otuz yaşında yazar bir kadın kocası ve evini New York’ta bırakmış, yeni bir hayata, hayallerindeki dilin başkenti olan Roma’ya gelmiştir. New York’taki yaşamıyla Roma’daki arasında dağlar kadar fark vardır. Parasız, pulsuz ve işsizdir. Buna karşın ısrarcıdır. New York’ta zengin bir yaşamın içinde bebek sahibi olmaya çalışan ve aslında bunu hiç istemeyen mutsuz evli bir kadınken, Roma’da sanki genç bir öğrencinin hayalperestliği ve yaşamı anlama telaşı içine bırakmıştır kendini. Yine de içinde tuhaf, doldurulamaz bir boşluk vardır.
Kitabın ortalarına doğru bu boşluğu doldurmaya aday farklı bir yolculukla burun buruna geldiğini görürüz kahramanımızın. Duaların, mistisizmin, inanç ve dengenin davetini keşfetmektir bu... Ancak bu buluşmadan önce yaşadığı o boşluğu bizlerle paylaşmakta sakınca görmez Gilbert. Depresyon ve yalnızlık konusunda verdiği samimi tarifi çok anonim ve insani bulduğumu belirtmeliyim. (Zaten bu samimiyet kitabın tümüne hakim; bu yüzden sanki kitap okumuyor biriyle dertleşiyor gibi bir hisse kapılıyorsunuz sayfaları çevirirken.)
O eski kentte, Roma’da, boşanmış bir kadın olarak yalnız başına yediği bir akşam yemeğinden sonra onu bulurlar: Eski dostları depresyon ve yalnızlık yanı başındadır.
“Sonra üstümü aradılar. İçlerimi keyifle donattığım tüm ceplerimi boşalttılar. Depresyon kimliğime bile el koydu; fakat bu onu her zaman yapar. Sonra yalnızlık beni sorguya çekmeye başladı. Ben de bundan korkuyordum çünkü bu bazen saatler bile sürebilirdi. Nazik fakat acımasızdır ve sürekli olarak hatalarımı vurgular durur. Bana bildiğim birkaç mutlu olma nedeni olup olmadığını sorar. Bu gece neden yalnız olduğumu-bir kez daha-sorar.”
Bu mutsuzlukla yüzleşmeyi ve ondan korkmamayı başardığı anda kendine farklı kapıların açıldığına tanık olmaya başlayacak ve bu yeni yaşamını kutsayan herkese kapılarını ardına kadar açacaktır Gilbert. Yeni bir aşk, bir şifacı, yeni diyarlar, yepyeni umutlar ve bunlarla birlikte gelen sonsuz bir ışık, mutluluk, esenlik...
“Dünyayı dolaştım, boşandım, sistemimden tüm sinir haplarını temizledim, yeni bir dil öğrendim, Hindistan’da birkaç unutulmaz dakika boyunca Tanrı’nın avucunun içinde oturdum, Endonezyalı bir şifacının yanında eğitim aldım ve yaşayacak bir yere şiddetle ihtiyaç duyan bir aileye bir ev satın aldım. Mutlu, sağlıklı ve dengeliyim. Ve evet, bu sevimli, küçük tropik adaya Brezilyalı sevgilimle birlikte yelken açtığımı söylemekten kendimi alamıyorum. İtiraf ediyorum, bu hikâye bir ev kadınının hayalindeki gülünç peri masalı sonlarına benziyor (belki benim yıllar önceki hayalimden bir sayfa bile olabilir). Yine de, tam bir peri masalı parıltısında kendimi kaybetmekten beni alıkoyan şey bu somut gerçektir, yaşadığım son birkaç yıl boyunca kemiklerimi tam olarak inşa eden bir gerçek... Bir prens tarafından kurtarılmamıştım; ben kendi kurtuluşumun yöneticisiydim...”
İşin esası bu tür kitaplara karşı biraz mesafeli duran okurlardanım. Bestseller fikrine karşı olduğum için değil. Bir kitabın çok satmasını, okunmasını gerçekten önemseyen biriyim. Ancak iş bununla bitmiyor. Bu işin de, her işte olduğu gibi belli kuralları var. Batı’nın son yirmi, otuz yıldır ruhanî olana yönelişi, hatta bu fikre yapışması -muhtemelen kapitalizmin o yok edici zulmünden sonra- hemen hepimizin tanık olduğu bir gerçek. Ancak ne yazık ki bu tür ruhanîlik ve mistisizmle beslenen sevgi sözcüklerinin, yarasa yarasa yine en çok kapitalizme yaradığını da biliyoruz. Bu konuda kafamızın berraklaşmasına yardımcı olacak Metis’ten çıkan yepyeni bir kitap var, sırası gelmişken onu da burada hatırlatmış olayım: Araştırmacı ve aktivist Katherine Gibson ve Julie Graham’ın “(Bildiğimiz) Kapitalizmin Sonu” adlı kitabı, söz konusu sistemi alt etmeye çalışırken nasıl sistemin ağına düştüğümüzü anlatıyor. Kısaca o ya da bu şekilde hepimizin düştüğü hâlleri...
Belki de bu yüzden kitabı sadece Amerikalı bir kadının izlediği ruhanî kapılar, inançla bulunan çözümler biçiminde değil, bir kadının kendini arayışı biçiminde okumayı tercih ettim. Hatta kitabı bu yüzden okuduğumu bile söyleyebilirim. Elizabeth Gilbert kusuruma bakmasın.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam