VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
24 Nisan 2012 Salı | Anasayfa > Haberler > Her uyarlamanın kendine ait bir ruhu var
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Her uyarlamanın kendine ait bir ruhu var

Kosta Rika’lı yönetmen Hilda Hidalgo, Marquez’ın “Aşk ve Öbür Cinler” isimli kitabından aynı isimle uyarladığı filminde gerçekçi bir film yapmak istediğini söylüyor.

Canan Hatiboğlu

Güney Amerika edebiyatı hikayeler konusunda oldukça zengin… Neden özellikle Marquez’in “Aşk ve Öbür Cinler”ini seçtiniz?

Aslında Marquez’i seçmedim. Hem nedensiz bir seçimdi, hem de bir nedenim vardı. Çünkü bu kitabı çok sevdim. Küba’da Marquez’le beraber bir çalıştaydık. “Bu kitap nasıl hala bir filme uyarlanmadı.” diye sordum. Çünkü okurken kitabın çok sinematik olduğunu düşündüm. Hem gözümde canlanan imajlar hem de diyalogların yazılma şekli sinemaya çok uygundu. Okurken kafamda bir filmi görebiliyordum. “Zaten yazarken senaryo tekniği kullanarak yazdım.” dedi. “Yapmak ister misin?” diye sordu. “Kim istemez, tabii ki!” diye cevap verdim. “O zaman yap” dedi ve şaka yapmıyordu.

Bir başka Marquez kitabı, “örneğin “Yüzyıllık Yalnızlık” olmaz mıydı?

Hayır, herhangi başka bir kitabını seçebileceğimi sanmıyorum. Çünkü orada beni çeken durumun ne kadar zor olursa olsun insanların birbirine âşık olabilme yetenekleriydi. “Yüzyıllık Yalnızlık” bir filme çekilemeyecek kadar güzel…

“Aşk ve Öbür Cinler”in bir yüzü de “büyülü gerçeklik” akımına bakıyor. Senaryonun yazımı zor oldu mu?

Evet, biraz büyülü gerçekçiliği var. Ama ben daha gerçekçi bir film yapmayı istedim. Bütün film boyunca filmi gerçekçi tutmaya özen gösterdim. Bazı sahnelerde rüyasal şeyler var. Büyülü gerçeklikten dolayı değil, konu nedeniyle kitabı sevmiştim. Beni etkileyen aşk hikâyesiydi. Kültür ve yaş nedeniyle birbirinden çok farklı olan iki insanın birbirlerini bulup birlikte büyümelerini anlatmasıydı beni kitaba bağlayan. Yasak bir aşk hikâyesi…

Uyarlama sırasında Marquez’in herhangi bir isteği oldu mu?

Çok açıktı benimle ve çok vericiydi bana karşı. Kitabının film haklarını bana verdiğinde hiç para talep etmedi. Çok büyük bir özgürlük verdi. Film bitmeden önce bana eleştirme hakkı vermedi. “Senaryoyu okumak istemiyorum” dedi. “İnanmıyorum sana” dedim. “Eğer senaryoyu göstermek istersen tabii ki okumak isterim. “ dedi. Senaryonun son versiyonunu gösterdim. Neredeyse üzerinde iki yıl çalıştım. Kendisi Mexico City’de yaşıyor, senaryoyu göstermeye gittim. Çok ilginç bir haftaydı… Çarşamba günü oraya vardım. “Bu gece okuyacağım, yarın gel” dedi. Ertesi gün aradığımda “Yarın gel, çünkü kitabı bir daha okuyacağım. “ dedi. Panikledim. Sonraki gün “Tekrar senaryoyu okumak istiyorum.” dedi. Bunlar bütün bir hafta sürdü. “Gitmem gerekiyor, artık ülkeden çıkacağım.” dedim. “O zaman gel, tamam” dedi. Çok beğendiğini söyledi. Birkaç öneride bulundu ama önerileri hep kelimelerin anlamlarıyla ilgiliydi. Güneş tutulmasından sonra rahibin söylediği bir cümle vardır. “Hala tutulmayı seyrediyorum” demiştim, “Tutulmayı gördüm” olarak yazmış. Benim için çok etkileyiciydi, çünkü on yıl önce yazdığı şeyleri hatırlıyor. En etkileyicisi, o kitabı yazarken o kelimeyi neden kullandığını hatırlıyor.

Peki izledikten sonra tepkisi nasıl oldu?

Filmi Meksika’da, filmin son kurgusundan önce izledi. Çok küçük bir gruba gösterildi. Marquez, ben, yapımcı ve kurguyu yapacak kişi izledik. Çok duygusal bir andı. Film seyrederken aklımdaki tek düşünce “Ya filmi beğenmezse?” oldu. Film bittikten sonra 20 dakika boyunca durdu. Bende yüzünü görmeye, hareketlerinden ve mimiklerinden beğenip beğenmediğini okumaya çalışıyordum. Sonunda “Hikâyenin çok iyi anlatıldığını düşünüyorum.” Dedi. Sonra tekrar nefes almaya başladım. Filmin sonunda “Kitabın özünü filmde gördüm.” Dedi ve hepimizi çok mutlu etti.

Edebiyat eseri uyarlamanın zorlukları neler?

Çok sevdiğim bir örnek var konuyla ilgili… Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” kitabı “Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah 5.30’da kalkmıştı.” diye başlar. Bir kitap için muhteşem bir başlangıç… Okuyucuyu hemen kitabın içine alıyor. “Kim onu öldürmek istiyor, ne zaman, neden öldürmek istiyor…” gibi sorularla hemen seni kitaba bağlıyor. Ama bu cümlenin gücü edebiyatta… Bu kadar kuvvetli bir cümleyi filme döndürmek için dış ses olarak dönüştürmediğiniz takdirde, geri dönüşler ya da ileri gidişler yapmanız gerekir. Öldürülme sahnesini başta gösterdiğiniz zaman bütün olayı bitirmiş olursunuz. Eğer bu resimleri filmin başına koyarsan cümlenin kuvvetini kaybedersin, filmle ilgili insanları çekecek her şeyi kaybedersin ama okuyucu olduğunda ve o cümleyi okuduğunda daha çok okumak istiyorsun. Tabii ki zaman zaman bazı kitapları filme çekmek için kullanabilirsin. Ama kitapta anlatılan edebi karakterlere âşık olduğun için bunu yapmamak gerekiyor. Her edebi eser filme çevrilemiyor.

Edebi uyarlamanın sınırlamaları ne olmalı? Hikâyeyi bütünüyle mi almalı yoksa özünü mü almalı?

İkisine de evet… Elbette, kitabın özünün alınıp ilme çevrilmesi daha mantıklı… Bazı çok garip durumlarda bazı kitapları tam tamına adapte edebiliyorsun. “Saatler” diye bir film vardı, orada bunu görmek mümkün. Kitabı okuduğum zaman bire bir uyarlandığını gördüm ve çok şaşırdım. Uyarlamaları seviyorum… Kitaptan filme, filmden müziğe, müzikten filme…. Çünkü her yeni çıkarılan işin kendine ait bir ruhu oluyor, orijinalin bir kopyası değil aslında.

Paylaş