VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
13 Mart 2014 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Herkesin bir kusuru olur benimkisi aşk!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Herkesin bir kusuru olur benimkisi aşk!

Şebnem Şenyener, yeni kitabı “Ölümün Şarkısı Özgürdür”de kendi katilini yakalıyor. Şenyener, edebiyat yolculuğunu anlattı.

ŞEBNEM ŞENYENER

Madem itiraf istediniz, öyleyse anlatayım: da şu an radyodan bir türkü çağırıyor, bakın, sanki benim yerime, benden önce cevabı yetiştirecek size; ... odam kireç tutmuyor/ kumunu karmayınca/ sevda baştan gitmiyor/ sarılıp yatmayınca/ gönül rahat etmiyor/ yare lâf atmayınca...
Zaten ben de tam bunu söyleyecektim. Türkü acele etmeseydi. Söyleyecektim ki: “Yüreği temiz, bileği kuvvetli, sözünün eri bir yakışıklı çıkar gelir günün birinde uzaklardan...” diyecektim. Çok uzaklardan. Gözlerinde çakır okyanus. Bir de Olivetti daktilo getirir hediye diye. Alır başından aklını genç kızın, gönlü kapılır, kaçar gider onun peşinden, bir daha dönmez gayrı, dolanır durur. Dolup taşan ruhunu başından geçenlere, gördüklerine, duyduklarına doldurur, mektuplara sıkıştırır, yükler yükler postalar, o daktilonun bütün tuşları tek tek dökülünceye kadar yazar da yazar.

Nasıl yazmasın? Hasret gidermenin tek yolu, o gözlere yeniden bakmanın, o yumuşak yanaklara tekrar değmenin, ellere dokunmanın, o gülüşü duymanın tek yolu yazmak, dünya aleme ilan etmek “o bir er ki...” demek. Yanlış hatırlamıyorsam gecenin geç bir saatiydi. Sanırım sonbahar ile kış arası bir tarih. Yağmur çiseliyordu. Queens’de bir Rum meyhanesinden çıkmıştık. İstanbul’da gün batımında Karaköy’den kalkan Üsküdar, Boğaz, Kadıköy vapurlarını seyrediyorduk. Hani martılara, rıhtıma vuran takalarda ızgara balık satanlara, işten eve koşuşturanlara bakıyorduk. Yağmur çiseliyordu. Çiseleyen damlalarla ilgili bir söz verdik birbirimize. Kara dalgalarla kabaran vahşi, kayalık bir deniz kıyısında, bir hayat kadar uzun, büyük, dolu dolu süren o yüce öpüşmeydi sebep. Tabii. Ne güzel yaz kokuyordu gece. Başımızda astronotların gökyüzü, yıldız dolu. Arka taraftaki baharat bahçesinden taşıyordu rüzgar kekik, fesleğen, rezene kokusunu. Yanılmıyorsam böyle başladım Kelime Krallığı’nın Harf Tapınağı’nda hizmete.
Hizmet ağır. Onu layığıyla anlatmaya gelince, orada takıldı kaldı kalem. Onun dışı kadar içinin de güzelliğini hakettiği gibi anlatmayı becerebilse kesin abartıyor sanılır, kıskanacaklara, o güzellikte biri yoktur diyeceklere meydan açılır. Onun insanlığından, niteliklerinden dem vurmaya yeltense, bunlara aşık olmuş diye kendini övüyor zanneder herkes. De yine onu düşünür düşünmez ne acı kaldı, ne korku, ne yorgunluk, ne mesafe. Yerimi Kraliçelerle bile değişmem, kalem de değiştirmez.

İşte bu yüzden kalbini açık açık ifade etmeye niyetlenip niyetlenip, tam yerine geldiğinde repliğini şaşıran beceriksiz oyuncu gibi dondu kaldı ortada. Ne komik, ne acıklı durumlara düştü. Orasını burasını kırdı, kanattı, çürüttü, saçını başını yoldu. Düşünüp taşınıp tam da yakıştırdığı büyük kelimeler, hani o kimi sevecen, kimi nefret dolu, kimi abartılı, kimi süslü püslü, kimi cayır cayır, orospusu da var, müptelası da var, orada kurtlu, çürük dişlisi de var ya o kelimeler, bilirsiniz, bazısı ne kadar açık saçıktır ama sımsıkı örter üstünü, kimisi kapanır sımsıkı örtünür saklanır ama apaçık ortadadır; öksüzü, hani ne oldukları konusunda hiçbir ipucu bulunamayanları, nasıl hecelenecekleri yolunda bir kuraldan yoksun, ait oldukları yeri büyük bir hışımla arayıp duran kelimeler, evet, hepsi ne oyunlar oynadılar ona. Yeri geldiğinde aklından çıkıp gidiverdikleri yetmiyormuşçasına. Her seferinde söylenmesi gerekeni bir türlü söyleyemedikleri için hayatın zenginliğine kaçtılar. Neler neler çıktı karşısına; Ne muhteşem hikâyeler; ne heyecanlı maceralar. Onları artık anlatabildiğince anlatmaya kalkıştı.

Hikâye pazarında ticarete böyle başladı. Daha ilk andan itibaren en sığ, en çiğ zamanlarında dahi, bütün zahmete değecek tek işin, daha önce yazılan şeyleri tekrarlamadan, yenilemeye ya da daha iyisini yapmaya kalkışmak yerine alışılmışın dışında, kuşkusuz kendine özgü kaşesiyle, denenmemiş bir çalışmayı aleladelikten hallice bir zarafet içinde sunmaktır diye düşündü. Açıkçası doğru, önemli ve yeni olmayan hiçbir iş okura layık değildir, vaktini almaya değmez, sevgiliyi hakkıyla ifade etmez fikriyle titredi. Heyecanlara, endişelere boğuldu. Ama ne yazarsa yazsın hep aynı şeyi, nereye baksa, nereye gitse gördüğü tek şey olan aşkını yazdı sonunda. Önce sevdiğini kazanmak uğruna binbir oyun çeviren reddedilmiş aşığın, “Bir Türk Casusu’nun Mektupları”nı yazdı. Ardından, herkesi rüyadan mahrum eden gülme salgınını duyurdu, senenin üç yüz altmış yedinci gününe bir aşk şarkısı “30 Şubat”la. Sonra “masum ve temiz bir aşkla kurtarılamadığı taktirde bir yıla kalmadan öleceğini” ilan eden Aşk Detektifi Simontaut ile tanıştı. Simontaut, “Dansözün Ölümü”nde aşkın yedi tül dansını soruşturdu. “Karakter Taciri”nde siyah beyaz altmış dört karede bir aşk oyunu kurdu. Yeni serüveni “Ölümün Şarkısı Özgürdür” de kendi katilini yakaladı. Sorunuzun ikinci kısmına, kitapta, Hakikat Yazıcı adıyla cevabı benim adıma o vermiş: “Elimde altın bir kupa dolusu şarap, hayatında kışı hiç tanımamış olan bu görkemli bahçede ağaçların ortasındayım. Yapraklarında taze güneş, serin serin esen rüzgarla pırıl pırıl, gölgeleri peş peşe takmış, bir o yandan bir bu yana sallayıp, kuşların şarkısına dans ettiriyor. Oturduğum yerden seyrettiğim okyanustan mis gibi bir huzur taşıyor buraya. Yazdığım her kelime için özel bir izin belgesi hazırlamakla meşgul bahçedeki hayaletler. Buranın bütün güzelliğinin, sefasının önüme serilme sebebinin yakınlarımı, dostlarımı, okurlarımı eğlendirmek olduğunu bir an dahi olsa unutmama mani olmak üzere görevde canla başla çalışıyorlar. Ama ben, üzerinde tek bir ağaç yetişmeyen, tek bir yeşil sap bitmeyen, kavruk, susuz toprakları düşünüyorum. O kadar batak, o kadar uğursuz, o kadar ketum ve hayırsız o topraklar neden yüreğimde böyle büyük yer kaptılar? Hafızamdan silinmez oldular? Evet, kalem. Sonunda sevgilinin her özelliğini, her bakışını, her gülüşünü, yanağını, kalbinin temizliğini, saflığını, düşüncelerinin güzelliğini her ayrıntısıyla ifade eden zengin, canlı, rengarenk büyüleyici o bahçede buldu kendini. Rüzgar sevgilinin sözlerini fısıldadıkça kulağına o yazdı. Evet, yazdım. Herkesin bir kusuru olur. Aşk kusura bakmaz derler, benimkisi aşk kusuru affola.

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam