VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ağustos 2015 Cuma | Anasayfa > Haberler > Heyecanlı bir musıki faslı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Heyecanlı bir musıki faslı

Cem Behar farklı dönemlerde kaleme aldığı sekiz makaleyi “Osmanlı/Türk Musıkisinin Kısa Tarihi” adlı kitapta biraraya getirdi. Kitap, Türk musıkisinin oluşma döneminden başlayarak günümüze değin musıki tarihini kuramsal ve biyografik olarak ele alıyor.

Murat Meriç


Son cümleyi başa yazayım: Yeni bir Cem Behar kitabı, her zaman heyecanlıdır. Okurken hem bir sürü yeni bilgi öğrenirsiniz, hem de ufkunuz genişler. Bugüne kadar yok sayılmış, ilgilenilmemiş, hor görülmüş Osmanlı/Türk Musikisini bize sevdiren isimlerden biri, belki de birincisi Behar. Külliyatı başlatan “Klâsik Türk Musıkisi Üzerine Denemeler”den (Bağlam Yayınları, 1987) bu yana, toplam dokuz kitaba imza attı Behar. Elimizdeki, mevzu üzerine yazdığı onuncu kitap ama neyse ki sonuncu değil…

“Osmanlı/Türk Musıkisinin Kısa Tarihi”, geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kitap, dört bölümden oluşuyor. İlki, sahiden tarih faslı. Dinlediğimiz, merak ettiğimiz musıkinin tarihini 1603’ten 1839’a getiriyor Behar. Bunu yaparken, şehirleşmeden devlet yapısındaki değişime, Osmanlı toplumunda olanları, musıkinin tarihiyle ilişkilendiriyor. Bir de milat koyuyor buna; öncekilerin yaptığı gibi, ortaçağ/Arap/Fars müzik geleneğine dayandırmıyor, onlardan kopartarak (ama ilişkisini kesmeden) ilerletiyor: “On altıncı yüzyılın sonlarına doğru, yani İstanbul’un fethinden neredeyse bir buçuk yüzyıl sonra, müzikte özgün bir Osmanlı İmparatorluk sentezinin oluşumuna, kimlik ve kişilik kazanmasına tanık olunuyor. Bugüne gelen belge ve tanıklıklar başkentin müzik geleneğinde önemli bir kırılma, bir yön değiştirme, bir kopuş olduğunu gösteriyor o dönemde.

Neresinden bakarsak bakalım, geleneksel Osmanlı/Türk musıkisinin tarihini belgeleriyle bugünden ancak dört ya da dört buçuk asır kadar öncesine götürebiliriz. Bugüne ulaşan geleneğin çerçevesi esas itibariyle o dönemde olus?ur.” Behar’ın şu cümlesi, “öncesi”ni ısrarla bu tarihe katmaya çalışanlara da bir yanıt: “Musıkimizin tâ Farâbî‘den bu yana kesintisiz, devamlı, izlenebilir ve teşhis edilebilir bir çizgi izlediği iddiası abartılı bir kültürel milliyetçilikten kaynaklanan ideolojik temelli bir yanılsamadan başka bir şey olamaz.”
Behar’ın üzerinde durduğu mevzulardan biri, musıkinin “notasız” oluşu ve sözlü aktarıma dayanması. Eserlerin, dilden dile / telden tele aktarılırken değiştiğini vurguluyor ve kimilerinin, arada unutulduğundan, “telâfisi mümkün olmayan biçimde” kaybolduğundan dem vuruyor: “ …bütünüyle sözlü olarak iºleyen bir müzik evreninde bazı eserlerin zamanla unutulup repertuardan tamamen düºmesi kaçınılmaz olmakla birlikte, bu kayıpların geleneksel Osmanlı/Türk musıkisi repertuarının genel hacmi üzerindeki etkisi günümüzde oldukça abartılmaktadır. Çünkü musıki dünyasında bir eserin ‘unutulma’ süreci rastgele değildir, aynı zamanda bir seçim ve eleme sürecidir. ( …) Eserler kus?aktan kuºağa aktarılırken gerek kiºisel gerekse dönemsel müzik üsl ûplarının izinin silinmiş olması müzikoloji ve müzik tarihi açılarından çok daha önemli bir kayıptır.”


Makalenin aslı İngilizce. Behar, kitaba alırken, çevirmekten öte, yeniden yazmış bunu. Okuduğunuz, sıkıcı bir tarih değil. Bilakis tarihi güzelleştiren bir üslupla yazılmış. Okurken, bir sonraki satırda ne yazdığını merak ederek ilerliyorsunuz. Bu, kitap için de geçerli: Diğer bütün Cem Behar kitapları gibi, hikâyesi bol bir kitap bu. Güzelliği burada.
“Mekân ve Üslûp” başlıklı ikinci bölümde, “geleneksel Osmanlı/Türk musıkisi icralarının üslûp ve tekniğinin iki temel niteliği”nden söz edilmiş: Müziğin mekân boyutu ve virtüozluk. “Oda”da yapılan müzik ve icracıları, bu bölümün eksenini oluşturuyor. Oda bahsinde, Ali Ufkî Bey’in Saray’daki günlük yaşamı anlattığı “Saray-ı Enderûn” adlı kitabında geçen bir cümleyi örnek olarak vermiş, Behar: “Musıkileri iki türlüdür; birincisi ev musıkisi veya bir oda içinde dinlenebilen musıkidir; dig?eri ise çok gürültülü, savaşta ve açık yerlerde dinlemeye uygun olan mehter müziğidir.” Minyatürlerden Darülelhan’a, musıkinin karşımıza çıktığı her şey ve her yer, tanıklıklarıyla bu makalelere girmiş.

Tanıdık makaleler aslında bunlar: Behar’ın, çoktan baskısı tükenen ufuk açıcı kitabı “Zaman, Mekân, Müzik - Klâsik Türk Musıkisi’nde Eğitim (Meşk), İcra ve Aktarım”dan (Afa, 1993) koparak buraya gelmiş.

Üçüncü bölüm, başlı başına, “geleneksel Osmanlı/Türk musıkisinin hiç kuşku yok ki en önemli bestecisi olan” İsmail Dede Efendi’ye ayrılmış. “Hakkında çok şey yazılıp aslında somut çok az şey bilinen” besteci hakkında, Behar’ın, “İstanbul Ansiklopedisi” için (NTV Yayınları) yazdığı bir ansiklopedi maddesi de var bu bölümde. Ama asıl enteresan makale, İsmail Dede Efendi’nin, Yenikapı Mevlevîhanesi ile “ilişki”sinin tarihini anlatan … Heyecanı, biraz da hiçbir yerde yayımlanmamış olmasından.

Su gibi ve merakla okuduğumuz bu “yeni” makale, İsmail Dede Efendi hakkında bilmediklerimizi gözler önüne seriyor. Kendi adıma, sanatçının, (çağdaşlarının aksine) musıki dışında bir “iş“le iştigal etmediğini, hayatı boyunca “Topkapı Sarayı‘nda Enderûn meşkhanesinde içoğlanlarına zaman zaman musıki hocalığı, II. Mahmud döneminde padişaha müezzinbaşılık ve musahiplik, saraydaki fasıl heyetlerinde hânendelik, Yenikapı Mevlevîhanesi’nde na’thânlık, âyinhânlık ve kudümzenbaşılık” yaptığını bu makaleden öğrendim. Bizim bildiğimiz “Hammâmîzâde” lakabının, “alelade”liğine uymayan, “Osmanlı‘da hiçbir zaman yerleşmemiş bir asilzâdeliği ima eden ve yersiz bir zadegânlık özentisi kokan bir ifade” olduğunu da.

Bugüne dek, daha ziyade Rauf Yekta Bey tarafından derlenen bilgiler ve Sadettin Nüzhet Ergun tarafından bunlara yapılan ilavelerle bildiğimiz İsmail Dede Efendi hakkında her türlü yeni bilgi, bizi şüphesiz heyecanlandırıyor. Behar’ın kitabı, sırf bu yüzden bile çok önemli. En azından, yeni bir biyografi yazılana kadar, elimizdeki en derli toplu kaynak diyebiliriz. Bestecinin, ayrıntılarıyla anlatılan Mevlevîhane hayatı, hem de dervişliğin sırlarına nail olmamızı kolaylaştırıyor.

Üstelik, bu fasıl, hikâyeler ve rivayetlerle desteklenmiş. İyisi mi, Behar’ın güzelim üslubuyla kaleme aldığı bu yazının sırlarını çözmeyi okura bırakayım, biraz ilgiyi artırmak adına, 1954’te sarf edilen, biraz da bu bölümün yazılmasına sebep Tanpınar cümlesini buraya alayım: “Yazık ki Dede’nin eserlerinin mukayeseli bir üslûp tahlili yapılmış değildir.”

Başta söyledim, yeni bir Cem Behar kitabı, her dem yeni heyecanlara gebe. Elinize aldığınızda su gibi okuduğunuz bir kitap bu. Sadece alakadar olanı değil, herkesi ilgilendiren bir kitap üstelik: Bugüne dek, kimi zaman ideolojik sebeplerle görmezden geldiğimiz Osmanlı/Türk musıkisi üzerine yazılmış en derli toplu metinlerden biri.


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam