VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Haziran 2014 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Hiç bitmesin tekrar tekrar yaşansın istenen ’Yaz’larımız
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Hiç bitmesin tekrar tekrar yaşansın istenen ’Yaz’larımız

“Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları” kitabıyla büyük bir okur kitlesi yakalayan ve bu başarıyı her kitabında sürdüren Kürşat Başar, en son on bir yıl önce “Başucumda Müzik”i yayımlamıştı. Bu yüzden yeni yayımlanan ve “Yaz” adını taşıyan yeni romanı merakla bekleniyordu.



Kürşat Başar, yeni romanı “Yaz”da Kıbrıs’tan İstanbul’a uzanan bir hikaye anlatıyor. Hayata peş peşe kayıplarla adım atan bir erkeğin, Murat’ın büyüme serüveni bu. Çocuk yaşta Kıbrıs’tan İstanbul’a göç eden, zamanla içine kapanan ve kapandığı bu dünyada kitaplarla teselli bulan Murat’ın... Bir de onun sarsıcı aşkının; Emel’le hikayesinin...

Ancak roman sadece bu aşkla sınırlı kalmıyor. Çünkü romanın geçtiği mekanlardan biri de yaşadığı travmaları henüz çok taze olan Kıbrıs. Kürşat Başar, Kıbrıs Olayları’na ve bugün süratle yok edilen geçmişin İstanbul’a da sık sık değiniyor. Romanın odağını ise en iyi “Yaz” anlatıyor. Yani “bitmesini hiç istemediğimiz eşsiz anlar ve hiçbir şeyin, hiç kimsenin sonsuza dek bizimle kalmayacağını anladığımız ayrılıklar mevsimi yaz..”

“Başucumda Müzik” yayımlanalı on bir yılı geçti. Neden bu kadar uzun bir ara verdiniz yazmaya?
“Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları”ndan sonra da 6 yıl ara vermiştim. İçimden gelmeyen, gerçekten yazmak istemediğim birşey yazmıyorum. Ayrıca her cümleyle, kurguyla fazlasıyla uğraşıyorum. Bu da zaman alıyor. Tabii bir ara, yabancıların kullandığı deyimle başıma “writer block” (yazar tıkanması) denilen şey mi geldi diye de düşündüm. Galiba her yazarın başına bir gün geliyor bu! Bir keresinde Ayla Kutlu, “Merak etme, ben de her kitabımdan sonra bir daha yazamayacağımı düşünürdüm” demişti.

Evet ama bu on bir yıl içinde pek çok yazar neredeyse beş, altı roman yayımladı. Onların bu kadar üretken olması sizi şaşırtıyor mu?
Hayır. Her yazarın kendi tarzı, yazın anlayışı var. Örneğin Hüseyin Rahmi Gürpınar, Orhan Kemal, Attila İlhan, Aziz Nesin, Selim İleri edebiyatımızın çok üreten yazarları... Belki benim çok değişik işler yapmamın da az yazmamda rolü var.

Tam da onu soracaktım. Gazetecilik, köşe yazarlığı, televizyon programcılığı, oyunculuk ve son yıllarda da müzikle uğraşınız ciddi biçimde devam ediyor. Bütün bunlara nasıl zaman buluyorsunuz veya daha açık sorayım neden bu kadar çok şeyle uğraşıyorsunuz...
Çocukluğumdan beri en çok sevdiğim iki şey, müzik ve kitaplardır. Bu ikisi hep benimle birlikte oldu. Gazetecilik, daha üniversite yıllarında başlayan bir uğraş. Daha doğrusu meslek benim için... Zaman içinde gazetecilik, dergicilik, radyo, televizyon derken medyada uzun süre farklı dallarda çalıştım. Ne zaman ki, yöneticiliği bıraktım, müzik için zaman doğdu. Ama bütün bunlar aslında biraz da rastlantı... Sevdiğim şeyleri yapmayı, farklı şeylerle uğraşmayı seviyorum. Bütün bunlar beni hem heyecanlandırıyor, hem yeniliyor, hem de zenginleştiriyor.



“Yaz”, aslında bir anlamda bir romancının kitabı. Kitapta yaşam felsefesi ağırlık taşıyor. Hem yazar hem felsefeci kimliğinizi düşünürsek bu bir biyografik roman diyebilir miyiz?
Aslına bakarsanız bütün kitaplarım biraz böyle... Hepsinde benden izler var. Ama tam anlamıyla biyografik romanlar diyemem. Elbette bu romanda, bunca yıldan sonra yazıyla, sözcüklerle, kurmaca dünyalarla tartışmamı, hesaplaşmamı yazmak istedim.

Roman Kıbrıs’ta başlıyor, geri dönüşlerle İstanbul’a geliyor. Bize 60’lı, 70’li yıllardan izlenimler taşıyor. Kıbrıs’la ilgili pek de bilinmeyen iki ayrı olayı, “kayıp otobüs”ü ve “Erenköy savunması”nı işlemişsiniz. Kıbrıs’ın sizin için önemi ne ya da neden böyle bir şey geldi aklınıza?
1974 yılında daha 10 yaşlarındayken Kıbrıs’taydım. Orada pek çok dostum var. Son yıllarda yeniden gittim ve bir dizi projesi için çalıştım. Pek çok insanla geçmişi konuştum. Bütün bunlar beni fazlasıyla etkiledi. Bu romanı yazarken dinlediğim bazı olaylar, gerçekten de hiç aklımda yokken bir yerden çıkıp geldi ve kitabın içinde yerini aldı.

Bilmeyenler için Erenköy savunması ve kayıp otobüs olayını biraz anlatır mısınız?
1964 yılında Larnaka Türk bölgesinde yaşayan ve yakındaki İngiliz üssüne çalısmaya giden 11 kişi bindikleri otobüsle birlikte kaybolur. Uzun yıllar, hiçbirinden tek bir haber alınamaz. 2006 yılında bölgede Birleşmiş Milletler gözetiminde yapılan bir kazıyla toplu bir mezar bulundu. böylece bu kayıp 11 kişinin Rum askerler tarafından öldürülüp buraya gömüldükleri anlaşıldı. Yine aynı dönemde Rumlar, Kıbrıs Türkleri’nin Türkiye’ye açılan tek kıyısı olan Erenköy’ü kuşatırlar. O dönemdeki anlaşma gereği Türkiye’nin adada yalnızca bir alay asker bulundurma hakkı vardır. Kıbrıslı mücahitler Erenköy’ü savunmaya çalışırlar. Bu arada Türkiye ve başka ülkelerde okuyan Kıbrıslı gençler de onlara yardıma giderler.

Roman, bütün bunların yanısıra aslında çocukluktan başlayan ve galiba hiç bitmeyen çok özel bir aşk hikayesini anlatıyor. Bir yandan da sürprizlerle ve iç içe geçmiş sarmal biçiminde bir anlatımla zaman içinde sürekli bizi savuruyor. Bu tekniği özel olarak mı kullandınız?
Her romanda yeni bir şeyler yapmaya, dilde, kurguda bana özel farklı bir şey yakalamaya çalışıyorum. Ama asıl olan, her romanın kendine özgü bir dili, üslubu oluşuyor, anlatıcı kişinin dünyasına göre biçimleniyor. Burada da öyle oldu.
Bütün çocukluğu yalnız ve kitaplar içinde geçmiş, gerçek dünyayı çok sonra tanımış, dışarıda olup bitenlere uzak kalmış “tuhaf” bir anlatıcı var kitapta. Biz olayları onun gözünden okuyoruz. Bu arada “hiç bitmeyen aşk” var mıdır? Ya da kalan, devam eden şey nedir?

Belki gerçek hayatta bitse de bizim için bitmeyen içimizde sürüp giden aşklar var. Belki daha çok, yaşanmamış, bir nedenle yarım kalmış aşklar bunlar...

Anlatım tarzının giderek basitleştiği, insanların bir çırpıda bir kitabı okuyup bitirmeye alıştığı bir dönemde ve bunca aradan sonra biraz eski Kürşat Başar kitaplarını hatırlatan bu tarz bir roman yazmak riskli değil mi?
Bilmem... Yazarken bütün bunları düşündüğümü söyleyemem. Okuyucunun nasıl algılayacağını, ne tepki vereceğini, sevip sevmeyeceğini asla bilemem... Ama bugüne kadar okur beni hiç yanıltmadı ve bazen çok uzun cümleleri, bazen çok karmaşık kurguyu rahatlıkla benimle paylaştı. Bence Türkiye’de gerçek kitap okurunun zevki ve edebi duygusu oldukça yüksek.

KİTAPTAN...

Ve tabii onu beklediğim saatler...
Çünkü çoğu zaman geleceğini söyler, gelmezdi. Odanın içinde, bahçede dolaşıp dururdum. Annesinden izin alamadı ya da misafirleri geldi gibi, kendimce bahaneler bulmaya çalışırdım.
Bazen birkaç gün ondan hiç ses çıkmazdı. O zaman ne yapacağımı bilemezdim. Gidip sormaya cesaret edemezdim. Belki de artık beni görmek istemiyor, diye düşünürdüm. Bir gün önce söylediklerimi, yaptıklarımı düşünüp kendimde suç bulurdum. Eğer süre uzarsa kendimce küser, oturup ona uzun bir mektup
yazardım.

Sonra birden bir sabah kapıda bisikletiyle, kısa şortu ve çizgili bluzuyla beliriverirdi. Ve tabii o gülümseyişi gördüğüm an herşeyi unuturdum. Yüzüme şöyle bir bakar, “Ben gelmesem beyefendinin sesi çıkmayacak, yoksa bana küstün mü?” derdi. O anda herşey silinip gider, o mektup yırtılıp atılırdı.
Annesiyle kışlık eve gitmişlerdi, biraz hastaydı, bir düğüne katılmaları gerekmişti ya da bir iki günlüğüne babası onları bir geziye götürmüştü.
Benim dışımda bambaşka bir hayatı vardı.
Çok ilgilenmez görünsem de farkındaydım. Daha o yaşta dünyanın birçok yerine gitmişti. Bir sürü arkadaşı vardı. Ben hayatının içinde bir yerde gizli bir oda gibiydim ve bir şeylerden kaçtığı, sıkıldığı zaman gelip anahtarıyla kapıyı açıyor, belki de kendisini rahat hissettiği bu odada oturmayı seviyordu. Ona hiçbir zaman nerede olduğunu, nereye gittiğini, neden birkaç gün kaybolduğunu sormazdım. Eğer isterse o anlatırdı. Bazen de hiçbirşey söylemezdi.

Anladığım bir şey vardı ki ona doğrudan soru sorarsanız cevap vermez, ama kendisi isterse bazen saatlerce siz sormasanız da anlatır.
Bir gün bisikletle dolaşırken onu, arkadaşlarıyla bir kafede otururlarken görmüştüm. Uzaktan neşeli kalabalığın, çalan müzikle bir şeyler yiyip eğlendiğini anladım. Belki de içlerinden birinin doğum gününü kutluyorlardı. Ertesi gün geldiğinde bana bundan söz etmedi. O zaman bir an için, ilk kez, aslında onun hayatında hiçbir yerim olmadığını hissettim.
Ama herşey öyle güzeldi ki, geçen zamanın içinde, sonra ne olacağını düşünmek istemiyordum.
Bir keresinde, “Bahçede oturalım,” dedi. Oturduk. Sessizce ağlamaya başladı. Gözünden yaşlar öylece akıyordu. “Seni üzen ne?” diye sordum ama cevap vermeyeceğini biliyordum. Sonra dedi ki, “Herşeyi olan bir insanın yine de mutlu olamaması ne garip değil mi?”Yüzünü öptüm. Bana baktı, eliyle yüzümü okşadı, “Sen herkesten ne kadar başkasın,” dedi, “dünya üzerinde böyle kalabilen bir başkası yoktur... Sen benim ruhuma iyi geliyorsun...”


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163