VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
30 Ekim 2013 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Hür olmanın yetmediği zamanlar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Hür olmanın yetmediği zamanlar

Geçtiğimiz yüzyılın en ateşli dönemlerinden birinde, Almanya’dayız. Bir imparatorluktan faşist bir yönetim biçimine geçişin eşiği diye tanımlayabileceğimiz kırılgan bir dönem, Weimar Cumhuriyeti var karşımızda.

Tegel Cezaevi’nin büyük kapısının önünde duruyordu. Hürdü. Daha dün, hükümlü giysisi içinde arkadaki patates tarlalarını çapalıyordu. Şimdiyse dışardaydı. Sırtında sarı bir yazlık pardösü vardı. Diğerleri içerde kalmıştı. Tarlada çalışmaya devam edeceklerdi. O ise dışardaydı. Hürdü.”
Bu satırlarla, böyle başlar “Berlin-Aleksander Meydanı”. Kahramanımız Franz Biberkopf’un özgürlüğe attığını düşündüğü adımla. Ancak satırlar ilerledikçe özgürlüğün aşılamadığı koşullar ve zamanlar olabileceğini anlamak hiç de zor olmaz. Dönem insanlık tarihini zorlayacak bir dönemdir ve özgürlüğün anlamı, cezaevindekiler kadar cezaevinin dışındakiler için bile çoktan satılığa çıkartılmıştır. Zihinlerin karmakarışık olduğu bir sürecin içinden geçilmektedir.

GEÇEN YÜZYILIN BAŞINDAKİ ÜLKE
Geçtiğimiz yüzyılın en ateşli dönemlerinden birinde, Almanya’dayız. Bir imparatorluktan faşist bir yönetim biçimine geçişin eşiği diye tanımlayabileceğimiz kırılgan bir dönem, Weimar Cumhuriyeti var karşımızda. Günümüzde bile mercek altına alınması gereken ve sayısız dersler çıkartılabilecek bir dönem. 1918-1933 yılları arasında, tuhaf gelgitleri açısından bakıldığında, Nazi iktidarına şu ya da bu şekilde eşik sunmuş olan Weimar Cumhuriyeti dönemi bir altüst oluşun da ara kesiti olarak rahatlıkla okunabilir.
İlk kez 1929 yılında okurla buluşan Alfred Döblin’in “Berlin-Aleksander Meydanı” adlı romanı tam da bu dönemde geçen, takip ettiğimiz satırlarda böylesi bir toplumu, çok kısa bir süre sonra nelerin beklediğini bizlere fısıldayan bir kitap. Esasen kitap, başka bir perspektiften, toplumun dışına itilmiş bir bireyin Berlin’in fon oluşturduğu bir mekânda yaşama tutunma çabaları biçiminde de okunabilir. Ancak kitabın en önemli davalarından birisi, hiç kuşku yok ki, anlatıldığı dönemin yarattığı çalkantılar ve bu çalkantıların birey üzerindeki sonuçlarıdır. Dolayısıyla Tegel Cezaevi’nden çıkan Franz Biberkopf’un başına gelenler; özgürlüğü arayan bir insanın öyküsünden çıkıp, savrulmakta olan bir toplumun bir insanı nasıl öğüttüğünü resmeden bir kurguya dönüşür. Bir insanın düşüşünü takip ederek bir toplumun düşüşünü de takip ederiz. Üstelik bu düşüşe eşlik eden devasa bir kültür de vardır.

GÖRKEMLİ BİR KÜLTÜR
Tuhaf ve savrulmalara açık bir geçiş dönemi olarak düşünebileceğimiz Weimar Cumhuriyeti akıllara durgunluk veren görkemiyle zengin bir kültürü içinde taşırken, tüm geçiş dönemlerinin getirdiği kırılganlığı da içinde barındırıyor, bu kırılganlığı artıran bir umursamazlığın sahne aldığı bir süreci de işaret ediyordu. Bu kırılgan, ne tarafa çekilirse o yöne akan süreç bittiğinde, yani cumhuriyet çöktüğünde, Almanya’nın yeni sahiplerinin, yani Nazilerin sergiledikleri sadece Almanya’nın değil dünyanın tarihini de sarsacak bir deprem anlamına gelecekti. Yaşanan binlerce sürgün ve bu sürgünden geride kalan boşluk, aynı zamanda insanlık adına çok derin bir çatlağın oluşmasını pekiştirecek ve bu çatlağın içine insanlıkla birlikte koca bir Alman entelektüalizminin de kayıp gitmesi kaçınılmaz olacaktı. Alman Nazizmi, ortalığa saçtığı ırkçılık, kan ve kül yetmezmiş gibi, sanat ve kültür hayatına, dahası gündelik yaşama getirdiği sıradanlık ve bayağılıkla da yeryüzüne farklı bir damga vuracaktı.
Bir yanda büyük bir sermayenin akışkanlığı, bir diğer yanda bununla işbirliğine giden çetecilik, mafya ve akıllara gelebilecek tüm diğer karanlık işlerden beslenen bir çark... Dönemin temel ruhu buydu aslında. Yahudilerin katledilmesi ise bu ruhun sapkınlık sınırlarında gezinen en uç noktadaki yansımasıydı. Ve aslında yaşanan tüm bu sürecin, kısacası neden-sonuç ilişkisine dayalı olguların hemen hepsinde 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan bir imparatorluğun izi, bu izin yarattığı kargaşanın hengâmesi vardı. Öyle bir hengâme ki sonunda topyekun insanlık kaybetti!
Döblin’in “Berlin-Aleksander Meydanı”, bu hengâmenin kendini belli etmeye başladığı Weimar Cumhuriyeti döneminde geçiyor, Nazizm sürecine pas veren yoz bir zaman dilimini anlatıyor. Nazizm’in ayak seslerinin işitildiği bir dönem de diyebiliriz buna. Ancak hemen belirtelim, bu zaman dilimi ve içinde gelişen olaylar, modernizmin karşısındaki insanın çaresizliklerini ve ezikliğini vermesi anlamında da çok önemli bir yerde duruyor.
Bu halet-i ruhiyenin yansıtılması esnasında yazarın kullandığı üslup, kitabı bir dönem kitabı olmasının ötesine taşıyıp zamanlar üstü bir yapıt haline dönüştürüyor. Sesler sözcüklerin, sözcükler kişilerin, kişiler mekânın, mekân zamanın akışkan bir parçası olabiliyor. Üstelik bu dönüşüm son derece kendiliğindenmiş gibi veriliyor. Anlatıcı değişiminin bu dönüşümde çok önemli bir payı var. Parçalanarak, geleneksel anlamda alışık olmadığımız kurgusal bir bütünlüğe erişen bir metin “Berlin-Aleksander Meydanı” ve bu teknik özelliği onu apayrı bir boyuta taşıyor.

KİTAP DİLİNDEN FİLME YANSIYANLAR
Yeni Alman Sineması akımının ve çağımızın en önde gelen yönetmenlerinden biri olan Rainer Werner Fassbinder kitabı filme çekerken kitaptaki bu eşsiz üslubu yansıtma konusunda çok özen göstermişti. Öyle bir oturuşta seyredilebilecek bir film değildi bu, keskin bir Avrupa eleştirisi külliyatı diyebileceğimiz upuzun bir destan çekmişti Fassbinder.
80’li yılarda televizyon için çekilmiş olsa da kesinlikle bir başyapıttı. Alışkın olmadığımız bir başroldeki Günter Lamprecht’e Hanna Schygulla, Barbara Sukowa gibi büyük ustalar eşlik etmiş ve kült bir yapımın altına birlikte imza atmışlardı.
Bir zaman yaratıp bu filmin DVD’sini bulup seyredin derim. Ama öncelikle kitabı okumanızı öneririm. Geçiş dönemlerinin nelere gebe olduğunu bir kez daha keşfetmeniz için...

Paylaş