VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
11 Ocak 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Huzursuz bir ülkenin huzurlu sanatçısı olamıyor
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Huzursuz bir ülkenin huzurlu sanatçısı olamıyor

“Yalnız Kaldınız Peyami Bey”, intihar eğilimli ve komadaki bir yazarın hikâyesi. Okur, ama özellikle de o ruh hâli içinde gezinen yazarı için zor bir metin. “Bazen ağır hislere esir oldum,” diyor Hamdi Koç; “O gergin yolculukta onunla birlikte adım atamazsanız anlatmayı denememelisiniz. Süreçte en kötüsü memleketin hâli oldu. Huzursuz bir ülkenin huzurlu sanatçısı olamıyor.”

BUKET AŞÇI GÜREL

Hamdi Koç, okumaktan keyif aldığım bir yazar. Arkadaşım da. Haftaya çıkacak yeni romanı “Yalnız Kaldınız Peyami Bey”in konusunu bilmesem de -çünkü yazdığını asla anlatmaz- yazım sürecine tanığım... Bu nedenle ömrümün bir kez daha hastanelerde geçen bir zaman dilimine denk gelmesine rağmen romanın yayınevine teslim edildiğini öğrenir öğrenmez hemen bir ön okuma kopyası istedim.

Açıkçası; iyi mi yaptım kötü mü, bilmiyorum. İyi yaptım çünkü bir Hamdi Koç romanı okudum. Kötü yaptım çünkü hasta yatağımda ağrılar ve kaygılar içinde o rüyadan bu rüyaya savrulduğum uzun gecelerime bir karabasan gibi çöktü roman. Nasıl çökmesin! Kahramanımız, karlı bir kış günü sokak ortasında öldüresiye dövülüyordu. Sonrasında biz onu Peyami Safa’nın, Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nden Dr. Ramiz’in olduğu bir tuhaf dünyada yarı ölü-yarı canlı hayatta kalma ya da kalmama mücadelesi verirken görüyorduk.
Hamdi Koç, bu dünyayı “rüyalar âlemi” olarak tanımlamaktan kaçınıyor. Ama hasta yatağında yatan biçare okuru olarak ben “öyle” diyorum. Çünkü uzun yıllar bedensel acıyla mücadele ederken uykunun sıcak kollarına ve rüyalara sığınmış biri olarak bu dünyayı hiç de edilgen bulmam. (Bunu isteyen Freudyen isteyen Jung’un ortak bilinciyle yorumlasın, keyfi bilir.) Hatta bir büyük ameliyatım sonrasında rüyamda bir şeyler kazanmıştım, uyandım ve “iyileştim” demiştim ki, sabah tüm tahlil değerlerim haklı olduğumu gösteriyordu. Bana göre gerçek hayat rüyaları ne kadar etkiliyorsa, rüyalar da gerçeği etkiler.

Neyse, her kitap ne yapıp edip okurunu bulur ya, bence komadaki kahramanımızın hikâyesi de geldi hasta yatağımda beni buldu. Hem onun dünyasında hem de benim dünyamda lapa lapa kar yağıp bir battaniye gibi üzerimizi örterken...

Vicdan azabıyla yola devam edilmez

“Yalnız Kaldınız Peyami Bey” bir gece Beyoğlu’nda saldırıya uğrayan bir yazarın koma hali... Ölümle yaşam arasındaki süreçte savunma mekanizmalarıyla bir rüyaya sığınıyor. Bu, Peyami Safa’nın dünyası. Bu yüzden doğal olarak önce “Neden Peyami Safa?” diye soracağım.

O hâldeki bir yazara sahip çıkmak için en çok Peyami Safa’nın sebebi var diye hissediyorum. Vicdan her şey. İnsan vicdan azabıyla yola devam edemez. Arınmak zorunda. Peyami Safa kendini hayata borcunu ödemekle yükümlü hissediyor. Bir de anlıyoruz ki, Peyami Safa bizim yazarımızın, onun sanatına ilgi duymuş, hakkında yazı yazmış olmasından memnun, onu takip etmekte. Tabii şunu hemen eklemeliyim. Peyami Safa’nın kendisinden değil bir genç yazarın hayalindeki Peyami Safa’dan bahsediyoruz. Yoksa bir Peyami Safa bugün nerede, ne yapıyor romanı yazmaya girişmedim. Sevebileceğimiz herhangi biri olabilir. Ya da bizi seveceğinden emin olduğumuz biri.

Peki, rüyadaki Peyami Safa ve dünyası mı?
Sığındıkları yere rüya demek, rüya âlemi demek orada yaşayan herkesin çabasına haksızlık olur. İki ayrı dünya diyelim. Ölüler âlemi, ruhlar âlemi belki. Hangisi olduğuna okur karar verecek. Yoksa sadece rüyaya sığınmak, bir yazar olarak, benim adıma kolaycılık olurdu.

Bu dünyaya edebiyattan başka isimler de konuk oluyor. Bunlardan biri de Dr. Ramiz. Neden Dr. Mithat’ı değil de onu seçtiniz mesela? Üstelik Dr. Ramiz sinir bozucu bir tiptir.

Orası eğer ruhlar âlemi ise ruhların da hâliyle ruh doktoruna ihtiyacı olur. Şaka yapıyorum tabii ama, asıl sebebi psikiyatr olması. O da Peyami Bey’in fikri olmalı. Belki karşısında sadece bir psikanalist değil, aynı zamanda güçlü bir karakter istedi.

“Yalnız Kaldınız Peyami Bey” başlı başına bir psikoloji ve gerilim romanı. Yani klasik formları da sonuna kadar taşıyor. Açıkçası çok zor bir kurguyu başarıyla gerçekleştirmişsiniz. Roman “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nun bir yorumu olduğu kadar, sokakta öldüresiye dövülen ve yaşamaktan vazgeçmiş bir yazarın, insanın koma ve iyileştikten sonra hayatla mücadele edememe süreci. Hem modern hem postmodern bir roman bu. Bu kurgu ortaya çıktığında korktunuz mu? “Eyvah” dediniz mi?
Sokaktaki dövülme hadisesi, umarım anlaşılıyordur, bir siyasi suikast girişimi. Fakat buna maruz kalan yazar zaten ölüm düşüncesiyle flört hâlinde ve siyasi bir suikastın hedefi olabileceğine inanmıyor çünkü kendisine saygısını kaybetmenin eşiğinde. Yaşamak istemeyen bir adam. Bunu da Peyami Bey anlayamıyor. Bu insanlar ve tanık oldukları, sürdürmeye çalıştıkları yaşantılar arasında bir ahlaki yaklaşım farkı olduğu kadar bir zaman ve boyut farkı da var. Bu da evet, bizi postmodern bir dünyaya yaklaştırıyor; ve yine evet, bu farklılıklar içinden hikâyenin inandırıcı bir şekilde devam etmesi şart. Kolay olduğunu söyleyemem. Klişelerden uzak durmak her zaman en titizlendiğim şey olmuştur. Postmodern roman bize yeni yollar açtı ama kendi adıma, içine girip teslim olacağım kadar hayranlık duyduğum bir yazı türü değil.







Kendimi serbest bıraktım

Koma sürecini, hatta ateşli bir hastalık halini ele almak edebiyat için çok bilinmeyenli, hatta bazı verilerin bilinmeyen kalması gereken bir denklem gibi. Çünkü roman kurgusu nasıl tutarlılık, konu dışına çıkmama gerektirirse ateş, halüsinasyon, ağrı ise tam tersini yapar insana. Hâlden hâle, rüyadan rüyaya, korkudan korkuya sürüklenir insan. Tüm bunları aktarırken nasıl bir metot izlediniz?
Bu sözünü ettiğiniz şey önemli, yani bazı verilerin bilinmeyen kalması. Bu da klişelerden uzak durma çabasının bir sonucu. Hiç değilse bir ölçüde öyle. Sonra her şeyi anlamanın imkânsızlığına da inanıyorum. Bazen insanın elinde kalan sadece bir histir. Sadece bir his. Kendimi de, o romanda yaşayan insanları da serbest bıraktım. Yaşadım dediğin şeyi yaşadığına inanıyorsan sorun yoktur. Nihayet, bu roman bir yanıyla bir bilinç romanı.

Ve elbette o ruh halinde nasıl gezindiniz? Gezinirken siz nasıl etkilendiniz? Yazarını yıpratacak türden bir roman olarak görünüyor “Yalnız Kaldınız Peyami Bey”.
Bazen ağır hislere esir olduğumu, olmak zorunda kaldığımı itiraf ederim. İntihar etmeye hazırlanan birinin ruh hâlini hissedemezsin, o gergin ruhsal yolculukta onunla birlikte adım atamazsanız, atamayacaksanız o anları anlatmayı denememelisiniz. Yine de en kötüsü, memleketin hâli oldu. Son yıllarda üst üste yaşadığımız felaketler. Hele 2016 korkunç bir seneydi. Huzursuz bir ülkenin huzurlu sanatçısı olamıyor.

Romanda uyku üzerine uzun ve özel güzellemeler var. Hatta “Aşktan da güzel” diyorsunuz. Uykunun sizin dünyanızdaki yeri ve yorumu nedir?
Uyku, daha doğrusu uykusuzluk en eski, en büyük kişisel sıkıntılarımdan biri. Belki bir Dr. Ramiz de bana lazım.

Roman kahramanının adını tıpkı “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nda olduğu gibi hiç duymuyoruz. Roman da onun ağzından anlatılıyor. Ancak kahramanımız ondan çok farklı. Öncelikle duygular konusunda. Hele hele karısıyla ilişkisi. Örneğin karısının öldürülebileceği tehlikesini bile umursamıyor. Neden karısına karşı umursamaz?
Bitmiş bir evlilik. Hepsi o. Peyami Safa’nın o şahane romanındaki çocuk ise bana hep saflığın simgesi gibi gelmiştir. Her okuyuşumda o dünyaya gidip o çocuk için bir şeyler yapma isteği duyarım. Gerçekten. Benim için yaşayan ve kendisine yardım edemediğimiz, içimizde yara olmuş bir delikanlı.

Zor mu yazarsınız? Yani sancılı mıdır süreciniz? Mesela bu romanı yazarken neler yaşadınız, neler hissettiniz?
Zor yazmıyorum ama yavaş yazıyorum. Günde yirmi saat masa başında oturduğum olmuştur. Ciddi söylüyorum. Ama ne kadar çalışırsam çalışayım en verimli olduğum gün bir paragraftan veya yarım sayfadan fazlasını yazamıyorum. Eh, bir de hayatın kendi talepleri var; gün oluyor, hiç masaya oturamıyorsun. Ama neyse ki sonunda roman yazılıyor, bitiriliyor. Bitirmek, oldu demek, artık elinden çıkarabileceğine kani olmak iyi bir duygu. Bu romanı yazarken demin sözünü ettiniz ya, yöntem sorunu beni uğraştırdı, aradığım ve bulunca tanıyacağımdan emin olduğum yöntemleri, çözümleri buluncaya kadar epey çaba sarf ettim. Bir de, yine az önce dediğim gibi, memleketin hâli. Hepimiz aynı hayatın parçasıyız. Üzülmemek, kahrolmamak mümkün değil.

Bir romanın en zor yeri neresidir? Nerede tıkanır, nerede masaya serilirsiniz?
Romanın özel olarak zor bir yeri yok. Hikâyeyi doğru kurmak önemli ama. Yanlış kurduğunu fark edince de her şeyi çöpe atıp yeni baştan başlama dirayetini göstermek. Sonrası anbean insanın kendisiyle yaptığı bir ikna mücadelesi.

Son soru; zamanı durdurmak için neden kar metaforunu seçtiniz?
Önce sevdiğim için. Sonra örtünün ta kendisi olduğu için.


Peyami Safa nasıl roman kahramanı oldu?

Biraz daha Peyami Safa üzerinde duralım. Peyami Safa edebiyatımızın tartışmalı bir ismi. Hem çok iyi bir yazar hem de insanları ispiyonlayıp hapse gönderecek kadar da kötü bir insan. Sizin ona karşı hisleriniz nedir?


Peyami Safa’yı bir roman kahramanı yapan da bu. Yeterince kusurlu bir birey olması. Hayatta bir gazeteci olarak çok can yakmış. Polemikçi, kavgacı, kindar. Ama işte hayat, bu hayatta ölmekle bitmiyor. Bunun bir de yarını var. Geriye dönüp bakılmak var. Daha fenası, geriye dönüp kendine bakma, kendini gözden geçirme ihtimalin var. İçin rahat olacak mı hâlâ? “Yine yaşasam yine aynı şeyleri yapardım,” diyecek misin? Yoksa o muazzam kelime senin de kanına mı girecek, “keşke” kelimesi. Ben basit bir ilke gereği, aynı zamanda gazetecilik de yapan bir romancının gazeteciliğine itibar etmem ama sadece ilke gereği. Yani, o romancının o işi geçim derdinden ötürü yapmakta olduğunu düşünürüm. Siyasi düşünce ise tıpkı sanatsal düşünce gibi başlı başına bir terbiye, bir eğitim. İnsanın siyaseten doğru düşünememesi çok kolay çünkü doğru ya da nasıl söyleyeyim, insancıl mı demeli bilmiyorum; içgüdüleri, öfkeleri, önyargıları temizleyerek işe başlamak ve daha iyiyi bulmak konusunda kararlı olmak lazım. Siyaset ve onun yazarı olarak sahip olman gereken ahlak apayrı bir disiplin. Tanpınar da mesela, o güzel romanların yazarı, bakıyorsun abuk sabuk makaleler yazmış siyaset hayatımıza dair. Hatta yanlış hatırlamıyorsam, o da Menderes hakkında idam çığırtkanlığı yapmış. En iyisi, bu insanların romancılık dışındaki kişiliklerini görmezden gelmek.

(Yalnız Kaldınız Peyami Bey/ Hamdi Koç/ Can Yayınları)

Paylaş

Mungan’ın odaları Murathan Mungan’ın edebiyatıyla tanışmam eve kapanıp günlerce Dostoyevski, Albert Camus, Kafka okuduğum üniversite yıllarına rastlar.

Devam
15 Şubat 2017 Yıl : 12
Sayı : 156