VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
20 Ocak 2010 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > İçimde o kadar ses var ki bazen gürültüden uyuyamıyorum...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İçimde o kadar ses var ki bazen gürültüden uyuyamıyorum...

Hugo Chavez'in Obama'ya hediye ettiği Latin Amerika'nın Kesik Damarları kitabının yazarı Eduardo Galeano ile konuştuk.

Buket Aşçı





Eduardo Galeano, ne popüler ne de çok satan bir yazar oldu. Üstelik bunu hiç istemedi. Ancak Venezüella Devlet Başkanı Chavez, Obama’ya “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” kitabını hediye edince bir anda bestseller listelerinin gözbebeği oldu. Tüm sistem karşıtlığına rağmen... Bu yüzden kendisiyle yeni kitabı “Aynalar”dan hareketle saygı gören duruşunu, insan vicdanını ve Obama politikalarını konuştuk.

“Aynalar” adlı kitabınızın alt başlığı “Neredeyse Evrensel Bir Tarih” bu ifadeyle ne demek istediniz?
Evrensel bir tarihin mümkün olmadığını, benim yazdığım tarihin, bana çok ukalaca gelen bu tür bir iddiasının olmadığını belirtmek istedim. Buradaki “neredeyse” sözcüğü, içinde bir parça mizah barındıran bir alçakgönüllülük ifadesi.

“Aynalar” kısa metinlerden oluşuyor. Bu parçaların ortak teması nedir? Başka bir deyişle, aynalara baktığımızda orada ne görmemiz gerekiyor?
Gökyüzündeki gökkuşağından daha çok renge ve parıltıya sahip olan yeryüzündeki gökkuşağının oluşumuna yardımcı olmaya çalışıyorum. Bizim olduğumuzu söyledikleri şeyden çok daha fazlasıyız biz, ama bize öylesine çok zarar vermiş olan ve hâlâ vermeye devam eden maçizm (maçoluk), rasizm (ırkçılık), militarizm, elitizm (seçkincilik) ve diğer izm’ler tarafından oramız buramız kesilip sakat bırakıldık ve bırakılmaya devam ediyoruz.

Bu metinleri yazarken ölçünüz neydi? Bir ülke, bir olay ya da bir kişi hakkında yeni edindiğiniz bir bilgi mi, aradığınız bir görüş açısı ya da bir ahlak ilkesi mi, yoksa bunların dışında bir şey mi?
Hikâyeler beni buluyorlar, kitaplar beni yazıyorlar. Bu hikâyeler havada, sokakta, belleklerde, ben neredeysem oradalar; onlar omzuma hafifçe dokunup bana şöyle diyorlar: Kötü biri olma, beni anlat, ben anlatılmayı hak ediyorum. Ve kitaplar beni yazıyorlar, çünkü bu hikâyeler, günün birinde ortaya çıkıp kendilerini kitap halinde başkalarına sunmadan önce, benim içimde, kendilerine özgü bir biçimde, kendilerini yazmakta ve kendi kendilerine oluşmaktalar; kitabın ismine varıncaya kadar her şeyi onlar bana dikte ettiriyorlar. Benim içimde birçok ses var; bunlar bugüne kadar dinlenilmemiş ama dinlenilmeyi hak eden sesler. O kadar çok gürültü yapıyorlar ki, bazen uyuyamıyorum.

AZ SÖZÜN DEĞERİ...
Bu kitapta “çok önemli” olaylar ve kişiler “kısa” metinler halinde kaleme alınmışlar. Bundaki amaç ne?
Az sözle çok şey anlatmak. Bir şey söyleme ihtiyacından doğmamış bütün sözcükleri ortadan kaldırmak. Yağları yok edip geride sadece et ve kemiği bırakmak. Parasal enflasyon Latin Amerika’ya çok zarar veriyor, ama ondan daha çok zarar veren sözsel enflasyon.

“Aynalar”da -diğer kitaplarınızda da olduğu gibi- kendinize özgü bakış açınızla, sorgulanamaz olarak kabul edilenler de dâhil olmak üzere “kutsal değerlere” karşı şüpheci bir yaklaşımın gerekliliğini vurguluyorsunuz. Sizin kutsallarınız nelerdir? Siz neyi kutsal olarak değerlendiriyorsunuz?
Geçen gün çok kötü bir ruh hali içindeydim. Morgan’ım ölmüştü; köpeğim, en yakın dostum, deniz kıyısındaki yürüyüşlerde bana eşlik eden yoldaşım, Morgan. Ve üzüntülerin en derinine gömülmüş bir haldeyken, en fazla iki ya da üç yaşındaki bir kız çocuğuyla karşılaştım. Evimin yanındaki patikadan hoplayıp zıplayarak geliyor ve bir yandan da, merhaba çiçekçik, iyi günler çiçekçik diyerek çiçekleri selamlıyordu. Sonra şarkı söyleyen kuşları dinlemek için bir ağacın altında durdu ve kuşların şarkısı sona erince onları alkışladı. Benim için o çiçekçikler, kuşların o şarkıları, doğayla sohbet etmeyi ve şarkıcıları kutlamayı bilen o küçük kız kutsaldır. Bu yaşa geldiğimizde hepimiz pagan oluyoruz. Ben küçük çocuklardan çok şey öğreniyorum.

Siz “dünyadaki mevcut sisteme ikna olmamış” kişilerden biri ya da onun önde gelen karşıtı olarak kabul ediliyorsunuz. Sizin sistemle barışık olmamanızın başlıca sebebi nedir?
Diğer birçok sebebin yanı sıra bunun en önemli nedeni bu sistemin bizi diğer insanların birer rakip, birer düşman, birer tehdit (ama asla bir ümit kaynağı değil) olduklarına inanmaya zorlaması. Diğerlerine güvenmemeye, onlardan korkmaya ve bunun bir sonucu olarak da, bizi çevreleyen ve korkunç şeylerin yanı sıra birçok muhteşemliği de barındıran dünyayı tanımamaya mahkûm olarak, bir korku diktatörlüğünde yaşıyoruz.

Sizin de dikkat çektiğiniz gibi, büyük şirketlerin, tekellerin çalışanlarına haklarını ya da bir sendikaya üye olma iznini vermeye niyetleri yok. Öte yandan bu çalışanlar hâlâ onların en büyük müşterileri arasında olmayı sürdürüyorlar... Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çalışanlar bugüne kadar olduğu şekilde davranmaya mecburlar, zira hayatta kalabilmeleri aldıkları maaşlarına bağlı. Esas vahim olan şimdi bütün dünyanın bu başarılı modelleri, yani sendikal hakları yok sayarak iki asırdan fazla bir tarihi olan işçi mücadelesini çöpe atan büyük şirketleri taklit etmesi.

SÖZCÜKLER MASUM DEĞİLDİR
“Sınıf çatışması”, “emekçi” gibi sözcükler bir süreden beri dünyanın her tarafında kullanımdan kalkmış durumda. Günümüzde “medeniyetler ya da kültürler çatışması”, “dinler arası diyalog”, “demokrasi bilinci” gibi kavramlar artık daha popüler hale gelmiş durumdalar. Sizin düşüncenize göre, bu kavram değişikliği samimi, doğal bir şey mi? Yoksa bu kavramlar ABD’nin yeni dünya düzeni planlarının (Irak Operasyonu, “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi) birer parçası olarak mı üretildiler?
Sözcükler masum değiller. Zamanımızın sözlüğü yalan söyleyerek işleyen, ne yaptığını söyleyen ne de söylediğini yapan bir sistemin emirlerine boyun eğiyor. Dile yapılan ihanetlerin en kötülerinden biri “uluslararası topluluk” gibi güzel bir deyimin bugün bir generaller ve bankerler kulübüne indirgenmek suretiyle yozlaştırılması.

Futbol sizin tutkunuz. Oysaki birçok entelektüel için futbol gereksiz bir alışkanlık. Ancak görünüşe bakılırsa bu Latin Amerikalılar için geçerli bir düşünce değil. Siz ve diğer Latin Amerikalı insanlar için futbolun anlamı nedir? Futbolu algılama, hissetme ve yaşama konusunda Latin Amerika’yla dünyanın geri kalanı arasındaki fark nedir?
Futbol evrensel bir tutku ve bunun bir nedeni olmalı. Oynama zevkini yasaklayıp kazanma mecburiyetini getiren futbolun patronlarına rağmen varlığını sürdürmesini sağlayan olağanüstü güzelliği bu nedenlerden biri olabilir. Ben futbolcu olmayı isterdim. Yazar olmak zorunda kaldım, çünkü işe yaraması mümkün olmayan bir tahta bacaktım. Ayrıca entelektüellerin futbolu küçümseyen düşüncelerini hiçbir zaman paylaşmadım; onlar insanlığı seven ama insanlardan nefret eden kişiler.

OBAMA KENDİ YEŞERTTİĞİ UMUTLARA İHANET EDİYOR
Bugünlerde muhtemelen her yerde karşınıza çıkan bir soru: Chavez’in Obama’ya “Latin Amerika’nın Kanayan Damarları” adlı kitabınızı hediye etmesini nasıl karşıladınız?
Bana sembolik bir jest olarak göründü ve çok minnettar kaldım.

Bu olaydan sonra kitabınız çoksatarlar listesinde yerini aldı. Oysaki siz “pazar kurallarını” dikkate alarak yazan ve çoksatar bir yazar olma peşinde koşan bir kişi değilsiniz. Bu durum kapitalizmin her türlü değerden kendisine menfaat sağlayabildiğini gösteren örneklerden biri belki de. Kapitalizme katkıda bulunmadan yaşamanın imkânı var mı acaba?
Değeri ve fiyatı hiçbir zaman birbiriyle karıştırmadım. Büyük bir İspanyol şair, Antonio Machado, bir keresinde şöyle yazmıştı: “Bugün her kara cahil değeri ve fiyatı karıştırıyor.” Değerlerin fiyatı değil, fiyatın insanların ve nesnelerin değerini belirlediği tersine dönmüş bir dünyada yaşıyoruz. Bu edebiyatta da böyle: Bir kitabın çok satması, az satması ya da hiç satmaması o kitabın değeriyle alakalı bir şey değil. Kafka öldüğünde neredeyse hiçbir eseri basılmamıştı. Kendi ailesi bile onu okumuyordu.

Obama hakkında ne düşünüyorsunuz? Siyahların, dışlananların, ezilenlerin sesi mi, yoksa bütün özelliklerine rağmen görmeye alıştığımız diğer ABD başkanlarından biri mi?
Gazetecilik ve yaşam konusundaki bir üstadım gençliğimde bana şöyle demişti: “Lütfen unutma, şunu asla unutma: Telafisi olmayan bir tek günah vardır ve o da umutlara karşı işlenen günahtır.” Obama savaş bütçesini (buna anlaşılmaz biçimde savunma bütçesi deniyor) artırınca kendisinin yeşerttiği umutlara karşı günah işliyor. Ve Nobel Barış Ödülü’nü alırken savaşı öven bir konuşma yaparak yine aynı umutlara ihanet etti.

Doğu ve Güney olmak üzere dünyanın yarısı yoksul ve bu bölgeler aynı zamanda demokratik bir rejimle yönetilmeyenler ülkeler. Batı ve Kuzey bu ülkelere sürekli olarak “nasıl demokratik olunacağını” anlatıyor, ancak varlık paylaşımından ya da ekonomik adaletten pek söz eden yok. Ya da hiç kimse “sendikal hakların, örgütlenme özgürlüğünün demokrasinin olmazsa olmazı olduğunu” dile getirmiyor... Batı dünyasının bu tutumunu nasıl değerlendirmeli?
Bu, yıllar ve asırlar boyunca bir imparatorluktan diğerine aktarılarak günümüze kadar ulaşan bir sömürgecilik mirası: Zengin ülkeler yoksulları demokrasi konusunda imtihan ediyor; kudretli ülkeler güçsüz ülkelerin doğru davranıp davranmadıklarına ve eğer kötü şeyler yapmışlarsa bu yüzden işgal edilmeyi hak ettiklerine karar veriyor. Bu eşitsizlik birbirimizi görmemize engel oluyor. Kuzey güneye karşı kör, güneyse kuzeyin kendisine sattığı yalanları alıyor. Yukarıdan baktıklarında hepimiz birer cüceyiz. Aşağıdan bakınca onların hepsi birer dev.

 Latin Amerika Latin Amerika'nın Kesik Damarları

Eduardo Galeano

Detay için tıklayın

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163